Make your own free website on Tripod.com

KOSE YAZARLARI_30Haziran2003

Bosna'ya dikkat

SARAYBOSNA yaralarını sarıyor ama hala kaygılar var. Etnik adacıklara parçalanmış karmaşık sistem iyi işlemiyor, etnik milliyetçilik dişini göstermeye devam ediyor.

Mostar tipik bir örnek... Kanuni'nin 1566'da yaptırdığı tarihi Mostar Köprüsü, 1992'de Sırp topçusu tarafından tuzla buz edilmişti! Şimdi BM'nin onayıyla Türkiye tarafından yaptırılıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu "taş koyma" törenine katıldı.

Hırvatlar çeşitli engellemelerle Mostar Köprüsü'nün inşasını üç yıl geciktirmiş! Hala bir yığın engeller çıkarıyorlar.

Poçiteli, camilerle bir Boşnak şehri, ama Hırvatlar dağın tepesine 30 metre yüksekliğinde dev gibi bir haç dikmişler!

Ve Hırvatça yazılı bir anıt:

"Yüzlerce yıldır Hırvat toprağı olan bu topraklarda 7 Haziran 1992'de hayatlarını kaybeden Hırvat askerlerinin anısına!.. 7 Haziran 1995"

Halbuki Boşnak toprağı! İç savaşta Boşnakların en çok şehit verdiği bölgelerden biri! Ve Bosna Hersek Cumhuriyeti'nin bu toprağında Hırvat bayrağı dalgalanıyor!

***

BOŞNAKLAR ise Bosna Hersek Federasyonu'nu korumaya, iktisaden ve siyasi ilişkilerle güçlenmeye çalışıyorlar.

Çeşitli ülkelerle, bu arada Türkiye ile serbest ticaret anlaşmaları olmadığı için, Hırvatistan'a adeta muhtaçlar! Alman sermayesi güçlü.

Saraybosna'daki tek Türk bankası olan Ziraat Bankası'nın Genel Müdürü Öznur Özenir diyor ki:

- Türk olduğumuz için Boşnaklar bize güveniyor. 17 bin elit müşterim var. 1997'den beri 10 milyon mark kar ettim! Yeni şubeler açmak için Ankara'dan para değil, yetki istiyorum! Alman bankası Wolksbanks zarar ettiği halde, 7 şubesi ile Alman devleti tarafından ayakta tutuluyor!

Kültürel faktör... "Bonsa Sema Eğitim Kurumları" adlı özel Türk okularının müdürü Fatih Gürsoy diyor ki:

- İlk internet kafeyi biz açtık. 4 okulumuzda 630 Boşnak, Sırp ve Hırvat öğrenciye Türkçe ve İngilizce eğitim veriyoruz. Uluslararası matematik ve bilgisayar yarışmaları için Tokyo ve Washington'a Bosna Hersek'i temsilen bizim öğrencimiz gidecek. Okulumuz çok ilgi görüyor, sonbaharda beşincisini açacağız!

Sordum, şimdiki büyükelçi Bayan Sina Baydur, bu Türk okullarına ilgi gösteriyormuş.

***

SARAYBOSNA ve Tuzla üniversitelerinde "Türk Dili ve Edebiyatı" bölümleri var. Öğretim üyeleri Türkiye'den: Yardımcı doçentler Hamit Pehlivanlı, Ertuğrul Yaman ve Hüseyin Yorulmaz... Entelektüel düzeyleri de çok yüksek akademisyenler...

İlk geldiklerinde Türkiye büyükelçisi olan bay onları soğuk karşılamış:

- Atalarınız beş yüz yılda Türkçe öğretememiş, şimdi siz mi öğreteceksiniz!

Cahil bir "monşer" tipiydi anlaşılan!

Ve, "İran Kültür Merkezi" yedi yıl önce açılmış, "Türk Kültür Merkezi" yeni açıldı!

Halbuki ne kadar da yakınız! Boşnakçada beş bin tane Türkçe kelime var: Peşkir, çarşı, kuyumcu, kundura gibi...

Bosna Hersek, 2007'de AB üyesi! AB'ye giren ilk ay yıldız, Boşnaklarınki olacak! Boşnaklardan daha yakın dost bulabilir miyiz Avrupa'da?!

Türkiye hem iktisadi kurumlaşma hem kültürel ilişkilerde Bosna Hersek'e çok özel destek vermelidir.

t.akyol@milliyet.com.tr

Ayşe ARMAN

Ben yunuslarla yüzdüm

e-posta

Senin başına ne geliyorsa meraktan geliyor!

Yani neden her şeyi merak edersin? Neden tamam dersin. Bu da, eksik kalsaydı. Ama hayır, sen istedin. Sordular. Bayılırım dedin, ölürüm dedin. Sabahı zor ettin. Ve geldin. İşte havuz karşında. Onlar da içinde. Hazır ve nazır seni bekliyorlar: Alisia ve Suera.

Sen de salak salak onlara bakıyorsun...

- Hadi gir suya. Korkuyor musun yoksa?

- Yoo korkmuyorum. Da... Nasıl desem, biraz büyük görünüyorlar.

- Öyleler zaten. Her biri 180 kilo...

- Biri şey olmayacak değil mi? Birini ısırdıkları görülmemiş değil mi? Çok kocamanlar da.

- Saçmalama! Gireceksin suya. Dokunacaksın onlara. Ve acayip mutlu olacaksın.

- Madem buraya kadar geldik, kırmayayım sizi...

***

O koskoca havuza giriyorum.

Amma da soğukmuş su! 19 derece. Hemen yanıma geliyorlar. Aslında son derece sevimli görünüyorlar. Ama her şeyin bir ilki var hayatta. Biraz korkuyorum.

Yalan! Ben üç buçuk atıyorum.

Bismillah deyip, hafif tedirgin, sağ elimi uzatıp, dokunuyorum.

Aman Allahım bu nasıl bir tendir?

İpek desem değil. Parmaklarım, elimin altındaki canlının üzerinde hem kayıyor hem kaymıyor. Hem sert hem yumuşak. Bugüne kadar dokunduğum hiçbir şeye benzemiyor. Tarifi yok yani. Eşsiz, benzersiz.

Ve çok saçma, insanda alışkanlık yapıyor. Bir kez dokununca sürekli dokunmak istiyorsun. Sadece ellerinle değil, bütün bedeninle ona yakın olmak, değmek, sarılmak, öpmek, okşamak, bacaklarını dolamak...

Hatta mümkünse üstüne çıkmak.

İçimden bir şey yükseliyor!

Sevinç bunun adı, mutluluk bunun adı. İyi ki bu havuza girdim, iyi ki onlara bu kadar yakınım! Korkum tamamen geçiyor. Gülmeye, suda kıkırdamaya, hatta kahkahalar atmaya başlıyorum. Etraftaki insanları unutuyorum; herkes, her şey yok oluyor, dünyada onlar ve ben varız. Konuşuyorum: ‘‘Aşkım, bebeğim, bu nasıl bir güzelliktir, ben sizi neden daha önce keşfetmedim?’’ Ben resmen onları içime sokmak istiyorum, hatta eve götürmek. Ne olur ki, uçağa biner, gideriz. Havuz da yaptırırım, bir Rus bakıcı da tutarım, her gün 15 kilo istavrit de veririm. Bundan sonra da sadece onlar için çalışırım. Hayat boyu kazandığım, kazanacağım bütün parayı onlara harcarım. Gerekirse banka kredisi bile alırım. O kadar sevgi dolular ki, kedimle de iyi anlaşırlar. Tuhaf sesler çıkarıyorlar, onlar da benimle konuşuyor: ‘‘Mahzuru yoksa biz bu havuzda kalacağız, hayatımızdan memnunuz’’ diyorlar. Peki , hay hay siz nasıl isterseniz! O halde, ben sık sık gelir, sizi ziyaret ederim.

Pek çok canlı gıdısının okşanmasından hoşlanır. Kedim ölüyor mesela, hemen sırt üstü yatıyor, göbeğini açıyor. Belki onlar da sever. Deniyorum. A bayılıyorlar! Bakar mısın, şu Suera'ya, gıdısını okşayınca o koca cüssesiyle nasıl yan yatıyor. Suyun dışında kalan gözüyle bana nasıl şefkatli bakıyor. Beni daha çok sev, daha çok sev diyor. Gözlerini öpmek istiyorum. Oysa bugüne kadar sadece sevgilimin gözünü öpmek istiyordum! Tutmayın beni, mutluluktan ölmek istiyorum! Ben bu havuzdan asla çıkmak istemiyorum, onlardan ayrılmak istemiyorum. Sonra, birilerinin ‘‘Sırtındaki yüzgeci tut!’’ dediğini duyuyorum. Ve denileni yapıyorum.

İşte başlıyor...

Havuzun bir ucundan diğer ucuna yüzüyor, ben de onunla birlikte, dünyanın en acayip, en mutluluk veren şeyi bu, ama adı yüzmek değil, başka bir şey, o sanki uçuyor, suya bir girip bir çıkıyor, okyanuslardaki gibi...

Ve nasıl hızlı, nasıl estetik...

O sanki dans ediyor...

Mest oluyorum.

Bir daha, bir daha...

O yüzgeci hiç bırakmak istemiyorum.

Antalya'dan İstanbul'a kadar yüzelim. Ya da beni nereye götürmek istiyorsa oraya gidelim.

Hayatta aşık olabileceğim bir canlı daha bulduğumu fark ediyorum.

Yani erkeklerden ve kedilerden sonra...

Yunuslar.

Gerçekten olağanüstü onlar.

***

Yolunuz Antalya'ya düşerse Antalya BeachPark'a gidin. Düşmese de gidin, tamam mı? İçinde 84 farklı işletme ve 13 ayrı plaj var. Hani o Konyaaltı denilen yer var ya, orada. Ben çok şaşırdım çünkü Konyaaltı çok değişmiş. Bambaşka bir yer hale gelmiş. Neydi o eski hali? Şimdi öyle mi? Neyse işte, BeachPark'a gidin ve deyin ki, ‘‘Burada bir Dolpinland varmış. Ben yunuslarla yüzmek istiyorum!’’

Ama çok ucuz değil haberiniz olsun.

5 dakikası 60 dolar.

Fakat her şeye değiyor.

İnsan sevindirik oluyor.

Nasıl pozitif enerji doluyor.

Zaten yunuslar tüm dünyada boşuna terapi amaçlı kullanılmıyor.

Aslında ben siz yunuslar hakkında daha başka şeyler de anlatmak isterdim.

Ama biliyor musunuz, biraz sonra Suera ve Alicia gösteri yapacak, ben de onlara söz verdim, mutlaka gelip sizi izleyeceğim dedim, hadi bana eyvallah, sizi satıyorum, yunuslarıma gidiyorum...

(BeachPark'la ilgili bilgi almak için: 0212 292.25.80)

Cüneyt ÜLSEVER

Vurun bürokrata!

e-posta

MESUT Yılmaz ve Cumhur Ersümer Yolsuzluk Komisyonu'nda verdikleri ifadelerde, kendi elleriyle seçtikleri, emirlerinden katiyen çıkmama kıstası ile seçilmiş bürokratları suçladılar. İnkár edemedikleri suçları onların üzerine attılar.

Mesut Yılmaz daha ileri gitti, iktidarı sırasında haklarında hiçbir önlem almadığı işadamlarını suçladı ve onlar tarafından tarihimizde belki de ilk kez ‘‘yalancı’’ sıfatına layık görülen eski başbakan oldu.

Bu da yetmedi, tüpgazcıların doğalgazcılara karşı komplo kurduğunu iddia edince tüpgazcılar eski Başbakan'ı paralı ilanlarla kınadılar.

Geçen hafta bunlar yaşanırken, zamanında yargılanmış, uzun uğraşılardan sonra beraat etmiş bir bürokrat, eski TMO Genel Müdürü Ahmet Özgüneş'ten bir mektup aldım.

Mektubun bazı bölümlerini yayınlıyorum:

* * *

‘‘Sayın Demirel 1991 yılında, insanlarımıza, yolsuzluklarla mücadele sözü vererek iktidara geldi. Ancak iktidara gelmekle birlikte küçük bir problemle karşı karşıya kaldı.

1) Topluma yolsuzluklarla mücadele edildiğini göstermek ama bunu yaparken politikacıları bu işe bulaştırmak gibi kötü(!) bir geleneği başlatmamak,

2) durup dururken de sistemin nasıl çalıştığını toplumun gözleri önüne sermemek gerekiyordu.

Demokrasilerde çare tükenmezdi, bunun da çaresi bulundu; kamuoyunun tanıdığı ama sistem dışında olan devlet yönetimleri vardı, bunlar mahkemeye verilebilirdi. Bunların arasında zamanın TMO yönetimi de vardı. Açılan davalardan beraat ettik ama yıllarca üzüntü çektik. Başkalarını bilmem ama bu süreç bana çekilen üzüntülere değecek iki şeyi öğretti:

1) iyi çalışan bir hukuk sisteminin ne kadar önemli olduğunu,

2) hukuk sistemimizde tarihimizden gelen problemlerin varlığını...

* * *

(...) Türkiye ekonomik ve sosyal olarak geliştikçe toplumu bir kaos duygusu sarıyor, hırsız uğursuz takımı öne geçiyor, ekonomik kalkınma aksıyor; özetle toplum şiddetle arzuladığı refah ve huzura doğru gidemiyorsa bunda hukuk sistemimizin aksaklıklarının payı sanıldığından çok daha fazla. Avrupa Birliği'ne katılma süreci ile birlikte eksikliklerimizin hukuk sistemimizde yoğunlaştığını görmedik mi? Bu süreç geliştikçe bazı kanunlar çıkarmanın yeterli olmadığını, kanunlarımızın, yönetmeliklerimizin, hukuk uygulamalarımızın artan şekilde sorgulanacağını göreceğiz ve umulur ki çağdaş bir hukuk sisteminin önemini ve mutlaka kurulması gereğini anlayacağız.’’

Doğan HIZLAN

Ünlü coğrafyacı Erol Tümertekin'in telefonu

e-posta

EROL TÜMERTEKİN telefonla sizi arıyor dediler.

Hemen bağlayın, dedim, coğrafya denince adını hemen anımsadığım adlardan biridir.

Cöntürk sessiz sedasız aramızdan ayrıldı yazım (27 Haziran 2003 ) üzerine beni arama gereği duymuş.

Ünlü bir bilim adamının beni okumasına sevindim.

Erol Tümertekin, Hüseyin Cöntürk'ün kuraklık konusunda birlikte yaptıkları çalışmalardan söz etti.

Cöntürk'ün iyi bir mühendis olduğunu bilirdim ama ben onun edebiyat eleştirmenliği yanıyla ilgileniyordum.

Hocaların hocasının verdiği bilgiler benim kütüphane araştırmamla örtüşüyordu.

Başım sıkıştıkça aradığım Beyazıt Devlet Kütüphanesi Müdürü Şerafettin Kocaman'dan, Hüseyin Cöntürk'ün eserlerinin bir bibliyografyasını rica etmiştim, bildiğim beş kitabından başka yapıtları olup olmadığını öğrenmek istiyordum.

Telefonda şu soruyu sordu: Kocaman, siz kütüphaneye gelinceye kadar hepsini çıkaralım mı? Kitapların sayısı on beşi aşıyordu.

Mühendislikle, iklim çalışmalarıyla ilgili kitapları olduğunu ilk kez o gün öğrendim.

Erol Tümertekin'in doçentlik tezi kurak bölgeler üzerineymiş. Kurak bölgelerde yağışlarla ilgili araştırmaların önemini anlattı.

Kuraklıkta belli periyodlarla geri dönüşler olurmuş, tarım sigortaları açısından bu çok önemliymiş.

Türkiye'de istatistik analizlerini coğrafyaya sokmuş Hüseyin Cöntürk.

Bir coğrafyacı ve bir mühendis.

Bana Hüseyin Cöntürk'ün bilim adamlığı yanını da anlattı. Kurak tarım konusunda mutlaka bir adı da anmalıyız, dedi. Emin Çölayan'ın babası Ümran Çölaşan'ı.

* * *

EROL TÜMERTEKİN'in coğrafya üzerine söylediği bazı sözleri yazdım.

Coğrafyadan mezun olduğu gün şu sözü ilke edinmiş:

‘‘Coğrafya elle değil, ayakla yapılır.

Jeolojinin kucağına oturmadım, coğrafyanın insan bilimi olduğunu gördüm.’’

Kimdir Erol Tümertekin?

23 Temmuz 1926'da İstanbul'da doğdu. 1948'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Enstitüsü'nden mezun oldu. 1964'te profesörlüğe yükseldi.

ABD'de iklim dalgalanmaları üzerine çalıştı.

Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi'nde (Cilt: 7, s. 308) şu cümleyi mutlaka okuyun:

‘‘Çağdaş yöntembilimle ele alınan yeni konuların Türkiye coğrafyacılığında yerleşmesi Tümertekin'le başlamıştır.’’

Çalışmalarının toplamı; 29 kitap ve 114 makale.

Tümertekin, halen çeşitli üniversitelerde hocalığını sürdürmektedir.

İstanbul'da yaşayanları ilgilendiren bir kitabından söz edeceğim; İstanbul, İnsan ve Mekán (Tarih Vakfı Yayınları)

‘‘Kitapta; İstanbul'u sanayi mekánları, merkezi iş alanları ve nüfus açısından işlemiştir. Bu çalışmalar, İstanbul'un can damarını oluşturan ekonomik faaliyetlerin bir şehrin geçirdiği dönüşümlerde ne kadar önemli bir faktör olduğunu gösteriyor.

* * *

EROL TÜMERTEKİN'in duyarlığına, ilgisine teşekkür ederim.

Hüseyin Cöntürk'ün bir başka yanını okurlarıma iletmemi sağladığı için.

Bir portre

Cüsseli, uzunca boyluydu. Yuvarlak gözlükleri ve piposu vardı. Bir akşam havaalanından Lubliana terminaline gelen otobüsten indiğim zaman karşılaştım onunla. Otobüsün şoförüne Altan adında bir Türk yolcuyu soruyordu.

- Benim, dedim.

En geniş protokol gülücükleriyle el sıkıştık.

Benim çantaya nazikçe yapışmak istedi.

- Olmaz, dedim.

Israr etti.

- Yok, dedim, olmaz.

Hemen kavradım çantayı.

Terminalden on beş yirmi adım ötede park edilmiş yeni bir Fiat arabası vardı. Bagajı açtı. Koyduk çantayı içine. Yanına oturdum. Gazladı. Pek ustaca olmasa da, süratli araba kullanıyordu.

Otelin holünde birer kahve içtik. Ertesi gün cumartesiydi.

- Öğleden sonra saat ikide gelirim, dedi.

- Beklerim, dedim.

- Bonne nuit.

- Bonne nuit.

Ayrıldık.

***

Ertesi gün tam ikide geldi. Hava kapalıydı.

- Şehri isterseniz yaya dolaşalım, dedi.

- Peki, dedim.

Yürümeye başladık.

- Burası şehrin meydanı.

- ....

- Burası üniversite.

- ....

- Bunlar eski binalar. Stilleri bozulmasın diye, hangi renge boyanacaklarını dahi belediye tespit ediyor.

- ....

- Bu iki yüz yıllık bir çeşme. Kışın donmasın diye, etrafını tahtayla çevirdiler.

- ....

- Bu su Sava'nın bir kolu.

- ....

- Burası Ticaret Odası.

- ....

- Sizi, şehri tepeden görecek bir yere götüreyim mi?..

- Memnun olurum, dedim.

Tekrar arabanın yanına döndük. Ağaçlıklı yollardan bir tepeye çıktık. Ustura gibi bir soğuk vardı.

- Üşüyor musunuz, dedi.

- Hayır, dedim.

Arabayı kullanırken boyuna pipo içiyordu. Ben sigara ikram ettikçe, pipoyu bırakıyor sigara içiyordu. Kaç sigara ikram ettiysem, bir tanesini bile atlamadı.

Tepede devrim müzesi vardı.

- Müzeyi görmek ister misiniz, dedi.

- İsterim, dedim.

Girdik müzeye. Makedonyalı arkadaşım Celal de, bizimle beraberdi. Müzenin kapısındaki memura yaklaştık. Slovenyalı, Celal'e bir şeyler söyledi. Celal cüzdanına davrandı.

- Müzeyi gezme parasını siz mi vereceksiniz, ben mi vereyim, demiş.

Ben Celal'in elini tuttum:

- Bırak ben vereceğim, dedim.

Cumartesinin programı da müzeden çıkınca bitti.

***

Pazar sabahı saat onda geldi pipolu dostumuz. Bled gölüne gidiyorduk.

- Herkes bir saatte gider, ben yarım saatte giderim, diyordu.

Her sigara çıkarışta bir tane de ona uzatıyordum.

- Mersi, diyordu. Sağ elini uzatıp çabucak alıveriyordu.

Göl kenarındaki otellerden birine girdik.

- Bir şey içer misiniz, dedi.

- Yok, ben ikram ediyorum, dedim.

- Peki, dedi.

Sonra bir köye uğradık. Köyün küçük lokantasında birer kadeh içkiyle, köyün özelliğinden olan bir çeşit erimiş yağlı et patesi getirdiler. Celal ete elini sürmedi. Ben, ayıp olmasın diye, iki yudum alır gibi yaptım. Pipolu dostumuz tabağı iştahla bitirdi. Lokantadan çıkarken Celal önüme geçti:

- Yok, dedi, hesap benden.

***

O akşam yeni arkadaşımız evine davet etti bizi:

- Ben bekarım, onun için yiyecek bir şey yok, kusura bakmazsınız, dedi. Evim de pek konforlu değildir.

Evi eski eşya ile doluydu. Buna bekarlığın kalenderliği de eklenmişti. Bir tarafta yanmayan koca bir çini soba duruyordu. Bir tarafta çökük bir divan, bir tarafta cilası dökülmüş bir büfe vardı.

Bize çektiği filmleri gösterdi. Hep bir kadınla dağlara çıkıyor kayak yapıyordu. Filmler değişti, kadın değişmedi. Sonra:

- En yeni filmim bu, dedi. Yeni film de kadın da değişmişti. Bu farkı kendi belirtti:

- Ötekini değiştirdim, dedi.

Tabancasını gösterdi. Alman Valter'iydi. Avusturya'dan aldığı dürbünlü 32 kalibrelik otomatik tüfeğini gösterdi. Sustalı çakısını gösterdi. Teybinde Napoliten şarkılar çalıyordu.

Benim gözlerim büfedeki üst üste yığılmış oyuncak uçaklara gitmişti. Yüzlerce oyuncak uçak karmakarışık duruyordu.

- Bunlar ne, dedim.

- Ben yapıyorum, dedi.

Kutu içinde uçak parçaları alıp monte ediyordu. Çekmeceleri çekti, henüz monte edilmemiş kutu içindeki parçaları gösterdi. Dedesi Beyaz Rus'muş. Sovyet devriminde kaçmış. Büyük amcasını Almanlar kurşuna dizmişler.

***

Ertesi gün çalıştığı yeri de gördüm. Merdiven altına benzer küçücük bir odası vardı. Burada çalışıyor, pipo içiyor, bir kadınla geziyor, kayak yapıyor, film çekiyor ve oyuncak uçaklar monte ediyordu. Bazen de bizim gibi yabancılara Enternasyonal çalıyordu pikabında.

Not: 36 yıl önce yazılmış bir yazı. "Akşam"dan...

c.altan@prizma.net.tr

Hükümete yanıt

Topluma kazandırma yasa taslağını açıklayan hükümete yanıt erken geldi.

Taslak henüz tasarı haline bile gelmeden PKK-KADEK sözcüleri yapılacak düzenlemeye sert tepki verdiler.

O kadar ki, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun açıkladığı taslağı bir "savaş ilanı" olarak nitelediler.

Yayımladıkları bildiriyle yedi maddeden oluşan yeni taleplerini açıkladılar.

PKK - KADEK yöneticilerinin talepleri özetle şöyle:

Ceza indirimi öngören bu tür düzenlemeler yerine, Apdullah Öcalan'ı da kapsayacak şekilde genel siyasi af ilan edilmeli ve siyasete girme olanağı tanınmalı.

Kürtçe eğitim ve yayın konusunda uygulamaya geçilmeli, ilkokullarda Kürtçe eğitim olanağı da sağlanmalı.

Yerel yönetimler güçlendirilmeli, sağlık ve kültür hizmetleri yerel yönetimlere bırakılarak demokrasi derinleştirilmeli.

PKK - KADEK bildirisinden önce DEHAP Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da bir basın toplantısı düzenleyerek, taslağın yetersiz olduğunu, genel siyasi af ilan edilmesini ve siyasi hakların iade edilmesini talep etti.

Yine PKK - KADEK sözcüleri, Türkiye'nin komşu ülkelerle anlaşarak, Irak Savaşı sonrasında bölgede öne çıkan Kürt hareketini bastırmayı hedeflediğini belirttiler. Bu yaklaşım karşısında da kendilerine "onur savaşı" düşeceğini ama yine de 1 Eylül'e kadar uzlaşma için bekleyeceklerini ilan ettiler.

Bu durum gösteriyor ki, önümüzdeki dönemde hükümet genel siyasi af talepleri ve baskısıyla karşı karşıya kalacak. AB bağlamında seri olarak hazırladığı reform paketleri de yeterli görülmeyecek.

Bir süre sonra genel siyasi af talebinin AB üyesi ülkelerce de gündeme getirilmesi sürpriz olmaz.

Hükümet AB'ye giriş için ev ödevi olarak nitelenen Ulusal Program'ı revize etti. Yasa paketlerini de çıkarıyor.

Talep sahiplerinin amacı ise Türkiye'deki farklılıkları kamu alanına taşımak ve yaymak. Yapılan bazı hukuki düzenlemelerin fiili sonucu kuşkusuz bu olacak.

Artık bu noktada AKP'nin ve hükümetin siyasi tavrını da netleştirmesi gerekiyor.

Hükümet PKK - KADEK tarafından dillendirilen bu talepleri "muhatabımız değiller" diyerek karşılık vermeyebilir ama bir süre sonra aynı talepler AB tarafından gündeme getirilirse o zaman ne diyecek?

AKP'nin ve hükümetin siyasi tavrını belirlemesi bu açıdan önemli.

Başbakan Erdoğan, kırmızı çizgiler olarak nitelediği üç yaklaşımını açıkladı: Dincilik yapılmayacak, ırkçılık yapılmayacak, bölgesel milliyetçilik yapılmayacak...

Tam da Türkiye'de yapılanı açıkladı, aslında...

Türkiye'de üçü de yapılıyor ve yasallaştırılması isteniyor.

Hükümetin siyasi tavrını netleştirmesi bu bakımdan önem taşıyor.

fbila@milliyet.com.tr

Erdal SAĞLAM

Sıra kayıt dışı ile mücadeleye geldi

e-posta

MALİYE Bakanı Kemal Unakıtan, ‘‘Sıranın kayıt dışı ekonomi ile mücadeleye geldiğini’’ söyledi.

Vergi Barışı projesi ile Maliye'nin uzlaşma ve iyi niyetini gösterdiğini kaydeden Unakıtan, vergide asıl olanın ekonominin tümüyle kavranması olduğunu belirterek, aksi takdirde vergisini verenlerin cezalandırıldığını söyledi. Unakıtan, ‘‘Vergide adil olmak için kayıt dışı ekonomi ile mutlaka mücadele edip, verginin tabanını genişletmek zorundayız’’ dedi.

Unakıtan bu amaçla bir dizi önlem alındığını, gerek mevzuat değişikliği, gerekse de denetimlerle kayıtdışının üzerine gidileceğini söyledi.

Unakıtan, Başbakanlığa geçen hafta gönderdikleri bazı yasa değişikliklerinin bugün yapılacak Bakanlar Kurulu'ndan çıkarılacağını kaydetti. Bu değişiklikler ile kredi kartı sözleşmelerindeki vergi sorununun çözüleceğini, bu tür sözleşme ve poliçelerin Damga Vergisi'nden muaf tutulacağını belirten Bakan, bu yolla vergi yükü nedeniyle resmi yapılmayan sözleşme ve poliçelerin de resmi olarak düzenleneceğini söyledi.

Aynı kanun değişikliği ile trafik cezalarının bile POS cihazlarından, kredi kartıyla ödenebilmesine imkan tanındığını kaydeden Unakıtan, böylece kayıt içine alma konusunda bir adım daha atılmış olacağını söyledi.

Unakıtan'ın kayıtdışı ile mücadele konusunda çok önem verdiği tedbirlerden biri de, ödemelerin bankacılık sistemi içine alınacağı bir düzenleme. Unakıtan, bugün konuyla ilgili tebliği Başbakanlığa sunacaklarını belirterek, bu düzenlemenin 1 Ağustos'tan geçerli olmak üzere, önümüzdeki hafta Resmi Gazete'de yayımlanarak, yürürlüğe gireceğini söyledi. Bu sistemin vatandaşlık numarası ile entegre edilerek, harcama ve gelirlerin daha rahat takip edilebileceğini kaydeden Unakıtan, bu tebliğ değişikliğinden çok önemli katkılar bekliyor.

HAMİLİNE ÇEK KALKACAK

Unakıtan, kayıt dışı ile mücadele için önümüzdeki dönemde ‘‘hamiline çek uygulamasının da kaldırılacağını’’ söyledi. Unakıtan, Adalet Bakanlığı ile de eşgüdüm içinde bu düzenlemeyi yapmakta kararlı olduklarını söyledi. Çeklerin sadece nama yazılı olmasıyla, yani muhatapların açıkca belli olmasıyla, bütün işlemlerin Maliye Bakanlığı tarafından görülebilmesini sağlayacağını kaydeden Unakıtan, eşanlı olarak, şu anda İhale Yasası'yla ilgili sıkıntı yaşadıkları, bilgisayarlaşma projesinin ikinci aşamasını da, acil olarak uygulamaya koymayı planladıklarını vurguladı.

Bakan, ‘‘Gelir İdaresi'nin Yeniden Yapılandırılması Projesi’’ kapsamında vergi dairelerinin kağıda boğulmaktan kurtarılacağını, bunun yerine stratejik işlerin yapılacağı, denetimlerin daha sıkı ve değişik yöntemlerle yapılmasını sağlayacak bir mekanizmanın kurulacağını ifade etti.

ÖDEMEYEN KORKACAK

Vergi Barışı'nda bugün 3. taksit ödemelerinin son günü olduğunu hatırlatan Unakıtan, mükelleflerin ödemelerini zamanında yapmaları ve önceden ödemeye yönelip indirimden yararlanmalarını önerdi. Unakıtan, ödemeyenlerin sıkı takip edilip, gerekli müeyyidelerin uygulanacağını söyledi. Herkesin kazancıyla orantılı vergi ödemesinin şart olduğunu kaydeden Unakıtan, vergi kaçıranların karşılarında Maliye'yi bulup, ağır cezalara çarptırılmasının gerekli olduğunu kaydederek, ‘‘Maliye'nin vergi kaçıranlara karşı takınacağı acımasız tavrın örneklerini yakında herkes görecek’’ dedi. Unakıtan böylece bazı izlerin sürüldüğü işaretini verdi.

 

 

İstanbul Finans Merkezi için Konsey kurulacak

 

MALİYE Bakanı Kemal Unakıtan, İstanbul'u finans merkezi haline getirmek konusunda da kararlı gözüküyor. Unakıtan, İstanbul'un Ortadoğu'nun finans merkezi haline getirileceğini ifade etti. İstanbul'un finans merkezine nasıl dönüşeceği konusunda herkesten görüş alacaklarını kaydeden Unakıtan, ‘‘İstanbul'un finans merkezi haline getirilmesi amacıyla Vergi Konseyi benzeri bir konsey kurmayı planlıyorum’’ dedi. Unakıtan, bu konseyde sadece bankacıların değil, finans kesiminin diğer temsilcilerinin de bulunacağını, ilgili her kesimden birer temsilcinin bulunduğu ‘‘bir beyin takımı’’ oluşturulacağını söyledi. .

 

5 milyar lirayı aşan her işlem bankadan geçecek

 

MALİYE Bakanı Kemal Unakıtan'ın bugün Başbakanlığa göndereceği, hafta içinde yayımlanması beklenen tebliğ, 5 milyar liranın üzerindeki bütün ödeme ve tahsilatlar için bankadan işlemin gerçekleştiğine ilişkin belgenin aranmasını öngörüyor. Bu uygulama 1 Ağustos'tan itibaren geçerli olacak.

Tebliğde düzenlemenin amacı ‘‘ticari işlemler ve finansal hareketlerin taraflarının izlenmesi ve vergiyi doğuran olayların mali kurumların kayıt ve belgeleri yardımıyla tesbit edilmesi’’ olarak belirtiliyor.

Kapsam ve uygulama şöyle düzenleniyor: ‘‘Birinci ve ikinci sınıf tüccar, kazancı basit usulde tespit edilenler, defter tutmak zorunda olan çiftçiler, serbest meslek erbabı ile vergiden muaf esnafın kendi aralarında yapacakları ticari işlemleri ile nihai tüketicilerden mal veya hizmet bedeli olarak yapacakları 5 milyar Türk Lirası'nı aşan tahsilat ve ödemelerinin, 1 Ağustos 2003 tarihinden itibaren banka veya özel finans kurumları aracı kılınarak yapılması ve bu kurumlarca düzenlenen dekont veya hesap bildirim cetvelleri ile tevsiki zorunludur. Tespit edilen tutarın altında kalan tahsilat veya ödemelerin banka veya özel finans kurumları aracılığıyla yapılması ihtiyaridir.’’

Tebliğde ayrıca ‘‘Tespit edilen tutarın üzerinde kalan işlemlerin tevsik zorunluluğundan kaçınmak amacıyla parçalara ayrılması kabul edilmeyecek, aynı günde aynı kişi veya kurumlarla yapılan işlemler tek bir ödeme veya tahsilat kabul edilecektir’’ denildi.

Tebliğde ‘‘Tahsilat ve ödemelerinde banka veya özel finans kurumlarınca düzenlenen belgelerle tevsik zorunluluğuna uymayan mükelleflere her işlem için usülsüzlük cezası kesilecek’’ denilerek, caydırıcı ceza getiriliyor.

Taşları yerinden oynatmak...

Geçtiğimiz hafta Washington'da temaslar yapan TBMM heyetinde, gerek soyadı, gerekse açıkladığı görüşler itibariyle ABD'li muhataplarının en fazla ilgisini çekenlerden biri AKP'nin İstanbul Milletvekili İbrahim Özal'dı.

ABD Kongresi'nin ağır toplarından ve Rum lobisinin en etkin sözcülerinden sayılan Maryland Demokrat Senatörü Paul Sarbanes, TBMM heyeti ile görüşmesi sırasında sekizinci cumhurbaşkanı Turgut Özal'ı an ve İbrahim Özal'a "Amcanız, zamanında bana 'Türkiye'nin önünü tıkayan en büyük taş Kıbrıs'tır' demişti" diye seslendi.

Aile mesleği siyasetin 38 yaşındaki, elektrik mühendisliğinden gelme mensubunun yanıtı, Washington'daki bütün karar alıcıların Ankara'dan duymayı istediği türdendi: "İşte şimdi biz de, o taşı küçültmeyi umuyoruz."

İbrahim Özal, Kıbrıs konusunda AKP liderlerinin de paylaştığı, ancak hükümet üyelerinin son dönemde dile getirmedikleri bir yaklaşımı Washigton'da birkaç ayrı ortamda tekrarla.

Bir toplantıda ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ile Avrupa Birliği'nin Washington Temsilciliği'nden birer yetkili, birbirleri ardından Kıbrıs'ta çözüm ile Türkiye'nin AB üyeliği arasında teknik olarak bir koşulluluk ilişkisi olmasa da, siyasi bazda güçlü bir bağ olduğunu hatırlatınca, İbrahim Özal, "kişisel görüşü" olduğunun altını çizerek iki temel yaklaşım açıkla.

Birincisi, Türkiye ile AB arasındaki ilişki ne yönde gelişirse gelişsin, Kıbrıs'ta bir çözümün, Türkiye'nin AB kapısındaki konumundan bağımsız olarak ve daha fazla ertelenmeden sağlanması gerekliliği.

İkincisi, Kıbrıs'ta çözüm konusunda, özellikle ve öncelikle, adalıların sesinin ve tercihlerinin belirleyici olması zorunluluğu.

Bir ABD'li yetkilinin bize daha sonra, "Cesaretlendirici bulduk" diye yorumladığı bu yaklaşımların AKP hükümetinin politikasına dönüşebilmesi, Washington'ın dileği. Bush yönetimi, üçüncü Annan Planı'nı baz alacak bir çözümün mümkün ve son tahlilde sadece Kıbrıs Türkleri'nin değil, Türkiye'nin de çok yararına olacağına inanıyor.

Bir yandan, KKTC halkının bu yılki seçimlerde, çözümden yana güçlü bir mesaj vereceğini uman ABD'li yetkililer, bir yandan da Kıbrıs'ta çözümü kolaylaştırıcı politikaların, Ankara - Washington ilişkilerine doğrudan ve çok olumlu etki yapacağını her fırsatta hatırlatıyorlar.

Önemimizin kararı...

1 Mart'taki tezkere şokunun sarsıntısını hala tam anlamıyla aşamamış olan Türk - Amerikan ilişkilerinin bundan sonra nasıl bir seyir izleyeceğinin yanıtını arayan herkes, Washington'daki yetkililerden aynı karşılığı alıyor: "Bunun kararı size ait."

Bush yönetiminin Türkiye politikasını birinci derecede belirleyen isimlerden biri, geçen hafta, Ankara'nın bu kararının ne anlama geldiğini çok çarpıcı ifadelerle anlattı.

Yetkiliye göre, esas mesele, Türkiye'nin önümüzdeki bir yıl içinde, önündeki fırsatları iyi kullanıp kullanamayacağında, sorunları çözücü yönde kararlar alıp alamayacağında.

Soruyu "ABD gözünde önemimiz azalıyor mu" diye sormanın ya da "Ne olursa olsun Türkiye'nin önemi kaybolmaz, ABD bizi gözden çıkaramaz" diye avunmanın anlamsızlığını ortaya koyan şu sözler önemli:

"Türkiye'nin önemi her halükarda sürecektir. Bizim açımızdan mesele, Türkiye'nin öneminin, önündeki engelleri başarıyla aştığı ve fırsatları iyi değerlendirdiği için mi, yoksa bu engellere takıldığı ve fırsatları kaçırdığı için mi süreceğinde? Bu sorunun yanıtı bizce hala belli değil. Türkiye, ortak güvenlik sorunlarını birlikte aşabileceğimiz bir ülke mi, yoksa halinden sürekli kaygı duyduğumuz bir ülke mi olacak?"

Bu sorunun ABD yetkilileri tarafından bugün soruluyor olması, Irak krizinin Washington'da yarattığı güvensizliğin, kolay aşılmayacağının göstergesi. Ancak meseleye "fırsatları kullanmak, engelleri aşmak" bazında baktığımızda, Bush yönetiminin kafasındaki soru işaretlerinin nasıl giderilebileceğinin somut ipuçlarını da görebiliyoruz.

Washington'ın listesi...

ABD'li yetkililer, Türkiye'nin IMF destekli iktisadi reformları gevşetmemesi ve demokratikleşme adımlarını, alelacele çıkarılmış yasalarda bırakmayıp iyice sindirerek ve eksiltmeden hayata geçirmesine birinci derecede önem veriyorlar. İktisadi ve siyasi reform uygulamasının aksamaması, Türkiye'nin ayakta durabilmesi için "olmazsa olmaz" sayılıyor.

Bu temel beklentinin yanısıra Washington'ın son dönemde giderek daha vurgulu biçimde gündeme getirdiği açılım beklentilerini üç ana başlığa toplamak mümkün:

"Kıbrıs, Ermenistan ve geniş kapsamı içinde Ortadoğu."

Türkiye'nin, Kıbrıs'ta çözüm için elinden geleni yapmadığı inancı Brüksel ve Washington'da ortak. Kıbrıs'ın AB üyeliği bazında meseleye bakanlar, KKTC ve Türkiye'nin önünde, Mayıs 2004'te kapanacak bir fırsat penceresi görüyorlar. Gözler, Ankara'daki hükümetin taşları yerinden oynatıp oynatamayacağında...

Benzer bir merak, Türkiye'nin Ermenistan politikası için de geçerli. Washington'ın son dönemde Türk yetkililere ısrarla ilettiği beklentisi, Ankara'nın Ermenistan'a yönelik yeni bir stratejik vizyon geliştirmesi ve bunun ilk göstergesi olarak da sınırı açması.

Bu konuda, geçen hafta Washington'daki TBMM heyetine başkanlık eden AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Reha Denemeç'in "Ermenistan'la ilişkilerin normalleşmesi lazım. Ticaret bunda mutlaka önemli rol oynayacaktır" sözleri, ABD'li yetkililerce "umut verici" bulundu. Bu kapsamda konuşulan ve atılması halinde olumlu ses getirecek adımlardan biri de, Ani Antik Kenti'nin ziyarete açılması.

Gelelim sınırları genişleyen Ortadoğu'ya...Bir yandan İsrail - Filistin barışı yönünde son bir haftanın getirdiği son derece önemli gelişmeler, bir yandan ABD'nin, Tahran başta olmak üzere bölge başkentlerinden teröre giden desteği durdurma kararlılığı... Gelişmelerin hızı ve yoğunluğu, Ankara'nın, Ortadoğu'yu gözünü kırpmadan izlemesini ve bölgede barıştan yana, teröre karşı somut ve tutarlı politikalarla sürekli devrede olması şart koşuyor.

Yukarıda "Türkiye'nin önemi öyle mi sürecek, böyle mi" dediğini aktardığımız ABD'li yetkili, demokratik reformlar, Kıbrıs ve Ermenistan'ı içeren beklentiler listesini, "Stratejik ilişkimizi, bölgesel işbirliği bazında derinleştirebilecek miyiz" sorusuyla sürdürüyor, "Hem İsrail - Filistin barış çabasında, hem de 11 Eylül'ün belirlediği yeni gerçeklikler kapsamında, Büyük Ortadoğu'nun geleceği için işbirliği yapabilecek miyiz?"

***

23.06.2003 tarihli, "Tamirat başladı.." başlıklı yazımın ilk bölümünde, bir

Türk siyasetçisine atfen yer alan değerlendirmenin ilk cümlesi, "AKP hükümeti, hemen her alanda (askerin siyasi) nüfuzunu geriletme yolunda adım atıyor" olmalıyken, parantez içindeki bölüm eksik yazılmıştı. Düzeltir, özür dilerim.

ycongar@erols.com

Erkan ÇELEBİ

‘Estonya’da arsa al köşeyi dön’ zinciri

e-posta

THE Landinvestors Society adlı şirket, ‘‘Volkswagen'in Estonya'da yapacağı yatırımın tüyosunu aldım’’ diyerek, yatırımın yapılacağı arsayı Türkler'e pazarlıyor.

Dolar bazında yüzde 120 kár vaadiyle pazarlanan arsa, Türkler'ee 3 bin ile 30 bin dolar arasında değişen paylarla satılıyor. Buna karşılık, sadece şirkete ait bir katılım belgesi veriliyor.

THE Landinvestors Society adlı bir İngiliz Şirketi, gözünü kolay yoldan para kazanmak isteyen Türk girişimcilere dikti. Alman otomobil devi Volkswagen'in Estonya'da yapacağı yatırımın tüyosunu aldığını savunan şirket, yatırım yapılacak bu arsayı şimdi, Maya Plaza'da kiraladığı Boğaz'a nazır lüks bürosundan Türklere pazarlayarak, para topluyor. Üstelik, dolar bazında yüzde 120 kár vaadetmeyi de ihmal etmiyor.

Jet-Pa'nın Avrupa'da yaşayan Türklere yönelik uyguladığı yöntemle para toplamaya çalışan bu şirket, ‘‘Yatırım amaçlı kullanılacak arazilerin değerini artırarak, satıyoruz’’ sloganını kullanıyor ve Türk girişimcilere kısa sürede yüksek getiri sağlama vaadinde bulunuyor. Türkiye Direktörlüğü görevini Paul Joseph'in üstlendiği şirket, Volkswagen gibi çokuluslu şirketlerin üzerine yatırım yapmayı planladığı arsaların ilk önce tüyosunu alıyormuş. Aldığı bu tüyo üzerine arsayı, kelepir fiyata kapatıyor ve ardından imar izni çıkmadan müşterilerine parça parça pazarlıyor. Daha sonra da, kelepir fiyatına aldığı arsaları, yatırım yapmayı planlayan şirkete beş kat daha pahalıya satarak, kısa sürede dev gelirler elde etmeyi başarıyormuş. Bu yolla hem kendi şirketleri, hem de arsayı parça parça sattığı küçük girişimciler kazanıyormuş.

Şirket, şu anda Estonya, Polonya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerdeki arsaları kısa yoldan köşeyi dönmeyi planlayan Türkler'e, 3 bin ile 30 bin dolarlık paylar halinde iki aydır pazarlamaya çalışıyor. The Landinvestors Society'nin pazarlama elemanları şirketleri dolaşarak, özellikle borsada oynayan ve kısa yoldan köşe dönmek isteyen tasarruf sahiplerinin birikimlerini çekmeyi planlıyor.

KATILIM BELGESİ

The Landinvestors Society'nin yatırım danışmanlarının kısa sürede köşeyi dönme teklifinde bulunduğu girişimciler arasında Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Kumbaracı da bulunuyor. Bu yatırım danışmanları Kumbaracı'nın, Volkswagen'in Estonya'da kuracağı fabrika arsasından pay alması durumunda, bir yıl gibi kısa sürede dolar bazında yüzde 120 gelir vaadinde bulunulmuş.

Dolar bazında vaadedilen bu gelirle ilgili olarak The Landinvestors Society'nin yetkilileriyle görüştük. Şu anda Alman otomativ firması Volkswagen'in Estonya'nın Rapra Bölgesi'nde kuracağı fabrika alanının arsasını Türk yatırımcılara pazarladıklarını doğrulayan yetkililer, ‘‘Türk yasalarına uygun olarak kurulmuş bir İngiliz yatırım şirketiyiz. Yatırım uzmanlarımız, müşterilerimizi ziyaret ederek, onlara uluslararası arazi yatırım danışmanlığı hizmeti veriyor. 3 bin ile 30 bin dolar arasında yapılan yatırımlara karşılık, müşterilerimiz bir katılım belgesi alıyor’’ dedi.

Şirket yetkililer, önümüzdeki aydan itibaren yeni bir projeyi de uygulamaya koyacaklarına değinerek, ‘‘Böylece, Türk yatırımcılarına farklı alternatifler sunabileceğiz. Sistem geliştikçe, bir aracı kurum gibi çalışmaya başlayacağız. Müşteriler, alım ve satımlarını bir telefonla bile gerçekleştirebilecek’’ dedi.

Küçük kızın sorusu, Adnan Şenses'in göbeği...

FIKRALARIN, hayatın imbiğinden süzülüp geldiğini düşünmeyenler, onlara dudak büküp, küçümserler.

Oysa fıkraları, bunca yıl canlı tutan, onların insanın bilgeliğinden kaynaklanmasıdır.

***

GEÇEN gün gazetelerde bir haber vardı, dedesi ve babası yaşındaki adamların aylarca ırzına geçtiğini, şimdi ise hepsinin serbest dolaştığını bildiren 13 yaşındaki bir kız çocuk, Adalet Bakanı Cemil Çiçek'e soruyordu:

"Bunlar, sizin kızınızın başına gelseydi ne yapardınız?"

***

İŞTE, fıkrayla olay burada buluşuyor...

Olayı okudunuz, şimdi bir de ona yakışan fıkrayı görün...

Köy yerinde zorbanın biri, genç kızı kaçırıp, ırzına geçmiş, jandarma tecavüzcüyü yakalayıp, mahkemeye göndermiş, adama mahkum olmuş, zavallı kız da başına gelenle kalmış...

***

ARADAN yıllar geçmiş, kız kasabanın pazarına gelmiş, bir bakmış ırzına geçen adam elini, kolunu sallaya sallaya dolaşıyor, şaşırmış, hemen jandarma karakoluna koşmuş:

"Başefendi, beni beceren herif pazarda, hani onu mahpusa atmışlardı!"

Komutan kadını teselli etmiş:

"Haklısın bacım ama, o affedildi..."

Kız şaşırmış:

"Kim affetti?"

"Hükümet affetti, hükümet!"

Kız, şöyle bir diklenmiş:

"Bana bak başefendi, herif hükümeti mi becerdi, beni mi? Beni beceren herifi, hükümet kim oluyor da affediyor?"

***

FIKRA gibi bir olay daha...

Geçen gün gazetelerde vardı, kendisi de benzinci olan şarkıcı Adnan Şenses, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın önünde göbek atıp zam aldı, diye haberler çıktı.

Gerçekten de Adnan Şenses'in buna benzer, hatta Başbakan'ın önünde yere oturmuş şarkı söyleyen fotoğrafı da vardı.

Hükümetten işçiler için zam alamayan Türk - İş Başkanı Salih Kılıç da "Bari biz de, Adnan Şenses'ten göbek yardımı isteyelim!" deyince işler karıştı. Adnan Şenses, benzincilere zam aldığının doğru olmadığını söylerken "Ben kimim ki, hükümete hükmedeyim, Başbakan'ın yakın dostu ve abisiyim!" diyerek kendisini şecaatle savundu.

***

DOĞRUDUR, hükümete hükmedip etmediğini bilemeyiz ama, Başbakan'ın çok yakını olduğu delillerle sabittir.

"Şakacı Çetin"in bir televizyon programını izleyenler bilir; "Şakacı Çetin" tam teçhizat, dozer bile getirip Adnan Şenses'in benzin istasyonuna gitmiş, güya kaçak istasyonu yıkacak...

Adnan Şenses'teki telaşı görmeliydiniz bağırıp çağırıyordu:

"Bana belediyeden filanı bulun, yoksa falanı bulun, onlar da yoksa Tayyip Bey'i bulun, olmaz böyle şey!"

Adnan Şenses'in "Bulun!" dediği "Tayyip Bey" o tarihte Belediye Başkanı...

Şimdi "Adnan Şenses, göbek attı, zammı kaptı!" diye işi büyütmeye gerek yok!

Eski dostlar, birbirlerine bu kadarcık kıyak yapmışlarsa, bunu da hoş görün!

Hem yapmışlarsa, dedik.

h.pulur@milliyet.com.tr

 

Fatih ALTAYLI

N.Ç. tutanakları televizyon ve gazete

CUMA günü Kanal D Ana Haber Bülteni'ni hazırlıyoruz. N.Ç'nin mahkeme tutanakları geldi. Okudum.

Akla ziyan bir rezalet. Bir yandan utanç verici, bir yandan da bu rezillik ortaya çıkmalı diye düşünüyorum.

Arkadaşlar tutanakları alıp habere hazırladılar.

Haberlerin başlamasından yarım saat kadar önce haber hazırdı.

Oturup izledim.

İfadeler, itiraflar, suçlamalar... Her bir kelime, bir çivi gibi beynime çakılmaya başladı. 30. saniyede dayanamadım. Bülent Çöltekin'e ‘‘Bu haberi kullanmayın’’ dedim.

Haberi kullanmadık ve şöyle bir duyuru yaptık: ‘‘Onlar yapmaya utanmadılar ama biz yayınlamaya utanıyoruz’’ diye bir spot yazarak bu haberi yayınlamayacağımızı duyurduk.

Hürriyet Gazetesi ise haberi yayınladı.

Şimdi bazı çevreler Kanal D Haber'i örnek gösterip Hürriyet'i eleştiriyorlar. Bazıları ise eleştiri dozunu kaçırıyor ve iğrençleşiyor.

Şunu açıkça söylemek isterim ki, Hürriyet'in yaptığı son derece doğru. Yapılış biçimi belki eleştirilebilir ama yapılan doğru. Bu rezalet bilinmeli, duyulmalı, konuşulmalı.

Bu ‘‘pislik’’ ortaya çıkmalı.

‘‘Peki o zaman Kanal D haber niye yayınlamadı?’’ diye soracaksınız. Yayınlamadık çünkü televizyon ile gazete farklı mecralar.

Biri 15 milyon insan tarafından izleniyor, diğeri 600 bin kişi tarafından okunuyor.

Etkileri de farklı.

Ben de tutanakları okuyunca ‘‘Haber yapın’’ dedim ama televizyon haberi olarak görünce yayınlatmadım.

Her mecranın kendi kuralları, kendi sınırları var.

Bu olayda Kanal D Haber'in yaptığı da doğru, Hürriyet'in de.

Tek eleştirilebilecek nokta belki sunum. Ama zarfa değil, mazrufa bakmak lazım.

 

 

Yazarken iyi

 

İSLAMCI basın, Abdurrahman Dilipak'ın evine eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya'nın várisleri tarafından başlatılan haciz işlemini eleştiriyor...

Hangi hakla çok merak ediyorum.

Abdurrahman Dilipak, köşesinden herkese verip veriştiriyor. Ancak bunun yasal sorumluluğundan nedense kaçıyor. Kaçmaya çalışıyor. Bu zat daha önce de bana hakaretler içeren hitaplarla dolu yazılar yazdı.

Ben de her seferinde bunu mahkemeye verdim.

Ve tazminatlar kazandım.

Fakat her nedense Abdurrahman Dilipak bu tazminatları bir türlü ödemedi.

Avukatlarım parayı tahsil edebilmek için Dilipak'ın yazılarının yayınlandığı gazeteye gittiler.

Ancak nedense Dilipak'ı hiçbir zaman bulamadılar.

Maaşına haciz koymak istediler. Gazeteden ‘‘Burada çalışmıyor’’ yanıtı aldılar.

Yazılarının nasıl olup da yayınlandığını sorunca ‘‘Bize fakslıyor. Karşılığında bir bedel ödemiyoruz’’ dediler.

Yazılarında aslan kesilen Dilipak, iş yazdıklarının bedelini ödemeye gelince buhar olup uçuyordu. Hal böyle olunca Erkaya Ailesi ‘‘haciz’’ uygulatmış. Şimdi buna kızıyorlar.

Eeee, tatlı tatlı yazmanın, acı acı cezası oluyor bazen.

 

Reklam eleştirmenleri

 

SON dönemde moda olan gazetecilik türlerinden biri ‘‘reklam yazarlığı’’.

Televizyon ve gazetelerde yayınlanan reklamları izleyip bunlar üzerine ahkám kesiyor, iyi veya kötü diyor, kendilerince not veriyorlar.

Bunların biri öğretim üyesi, biri eski gazeteci, biri ise hálá gazeteci.

Bunların danışmanlık yaptıkları firmalarla olan ilişkileri, bunların profesyonel olarak hizmet verdikleri kuruluşları ön plana çıkaran yazılarıyla ilgili bir eleştiri yapmayacağım. Çünkü bunları çok yaptım. Takan olmadı. Mesleğin yara almasını takan yoksa bana ne.

Ancak ‘‘tamamen tarafsız ve ahlaklı’’ olduklarını varsaysak bile reklam eleştirisi konusunda da zaman zaman ölçüyü kaçırıyorlar.

Çünkü bir reklamı ortaya çıkaran tek unsur ajans değil.

Müşteri ajansa geliyor ve ne istediğini anlatıyor.

Ajans bu anlatılandan bir çıkarımda bulunuyor ve buna uygun bir fikir üretiyor.

Bu fikir müşteri tarafından kabul edilirse, bu sefer prodüksiyona geçiliyor. Bir grafik tasarımcı gazetede yayınlanacak reklamı ortaya çıkarıyor, bir yönetmen televizyonda yayınlanacak filmi çekiyor. Oldukça karmaşık bir süreç sonunda çok fazla kişinin ortak emeğiyle ortaya çıkan bir çalışma.

Bu çalışmayı eleştirebilmek için müşterinin ne istediğinden, ajansın ne yaptığına kadar çok fazla detayı bilmek gerekiyor. Üstüne üstlük bir de reklamın etkisini ve markaya katkısı ölçebilmek lazım.

Bunların hiçbiri yapılmadan müthiş kolektif bir süreç üstünkörü eleştiriliyor. Ayrıca çok inandırıcı olmuyor. Çünkü, bu yazılar daha çok sektöre hitap ediyor. Sektör ise yazıların satır aralarını da okuyor.

Bu da bu arkadaşların şanssızlığı.

NOT: Bence reklamcılar da reklamlarında basın eleştirisi yapsınlar.

 

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

 

Prisma ile ilgili haber yapmakiçin Prismacı gazeteciler görevlendirilmediği zaman.

Meclis'in yolsuzluk sınavı

TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu'nun bu hafta Meclis'e sunacağı rapor, özelleştirme ihaleleri ve batık bankalar nedeniyle Türkiye'ye milyarlarca dolara patlayan son on yılın 'siyasi soygun'u ve sorumluları hakkındaki yol haritasını ortaya koyacak.

Komisyonun önerileri, Meclis'teki iki partinin AKP ve CHP'nin dürüstlük ve hukuk sınavı olacak.

'Devri sabık yaratılıyor!' yargısı doğmadan 2001 ekonomik krizine zemin hazırlayan yolsuzluk batağının nedenleri hakkında kamu vicdanının rahatlaması çok önemli. Yüce Divan pazarlıkları ve 'aklama - paklama' olaylarından sonra gelinen aşamayı TBMM iyi değerlendirmeli.

Yeni dokunulmazlık alanları yaratılmamalı. Rapora 'siyasi gölge' düşerse bundan en çok parlamento yara alır.

Örneğin Ankara, İstanbul belediyelerinden bilgi akışı konusunda gözlenen isteksizlik dikkat çekicidir.

En duyarlı kurum ise her zamanki gibi Çankaya... Devlet Denetleme Kurulu'nun Meclis'e gönderdiği rapor, bankalardan hortumlanan paranın devlete maliyetini açıklıyordu:

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devredilen özel bankalara 36 katrilyon 669 trilyon lira (23.4 milyar dolar) aktarılmış. Bu rakama kamu bankalarından aktarılan 46 katrilyon 431 trilyon lira (32.3 milyar dolar) eklendiğinde devletin zararı 55.7 milyar dolara ulaşıyor.

Raporda 5 katrilyonluk takipli alacaktan sadece 228 trilyon liranın tahsil edilebildiği belirliyor.

Devlet Denetleme Kurulu, batık bankalarla ilgili süreçten sorumlu tutulan eski üç bakan Güneş Taner, Hikmet Uluğbay ve Recep Önal hakkında gerekirse soruşturma komisyonu kurulmasını önermiş.

TBMM Araştırma Komisyonu'nun kimler hakkında Yüce Divan'a giden yolu açacağı rapor çıkınca anlaşılacak.

Türkbank nedeniyle eski Başbakan Mesut Yılmaz, enerji ihaleleri nedeniyle Yılmaz ve Cumhur Ersümer hedefteki isimler. Ecevit dönemindeki işlemler nedeniyle Hüsamettin Özkan, Zekeriya Temizel ve Recep Önal'ın sorumlulukları da tartışılıyor.

Belediyelere gelince... CHP, bankalar konusunda AKP ile ters düşmemek için başlangıçta İstanbul ve Ankara belediye başkanlıkları üzerine gitmedi. Sona doğru Tayyip Erdoğan ve Gökçek'e ilişkin dosyalardaki eksiklik fark edildi. İçişleri ve Adalet Bakanlığı'ndan açılmış soruşturmalar hakkında bilgi ve belge gönderilmeyince CHP'li üyeler İstanbul eski İl Başkanı Mehmet Bölük'ün (3 Kasım'da listede seçilmeyecek yere konulan!) kitabına başvurdular. Beyaz Enerji'de Osman Özbek komisyona niye çağrılmadı?

Ahmet Güryüz Ketenci ve Kemal Kılıçdaroğlu hiç olmazsa Bölük'ün iddialarını tutanağa geçirdiler.

Bakalım komisyon raporundan ne çıkacak?

Umarız dağ fare doğurmaz.

dsazak@milliyet.com.tr

Ferai TINÇ

Türkiye’den asker mi istiyorlar?

e-posta

AMERİKALILAR Irak'ta işlerin bu kadar zor olacağını önceden hesaplayamadılar. Şimdi işler sarpa sarıyor. Çok gizli bir direniş örgütünün varlığından şüphe ediliyor.

Hatta, Saddam'ın gizli servisinin direniş hareketini savaştan çok önce örgütlediği, ayrıntıların bile belirlendiği iddiaları var. Halka vaat ettikleri düzen ve istikrarı getiremeyen müttefikler şimdi de gizli direniş örgütü efsanesiyle başarısızlıklarına kılıf hazırlıyorlar galiba.

‘‘Saddam'ın süper topu’’ ile başlayan efsane sürüyor.

Ama gerçek olan bir şey var, o da Iraklıların her geçen gün işgale karşı tepkileri büyüyor. Hergün Amerikan ve İngiliz askerleri saldırıya uğruyor. En iyi müttefik olan Kürtler arasında bile Amerikalılara karşı hoşnutsuzluk baş göstermiş durumda.

Bu durumdan kurtuluş yolları aranırken Pentagon'un aklına Türkiye'nin geldiği anlaşılıyor.

Dünkü Washington Post Gazetesi'nde yer alan haberde ilginç bir ayrıntı vardı. Pentagon Türkiye'den asker istemiş.

‘‘Amerikan askerleri, düzeni sağlamakta ve normal ekonomik işlere dönmekte zorlanıyorlar. Çünkü bu konularda eğitim ve deneyimleri yok, ayrıca sivil halktan da destek gelmiyor. Pentagon, Hindistan, Pakistan ve Türkiye gibi müttefik ülkelerden asker talep ettiğini söyledi’’ denen yazıda siyasi ve lojistik engeller nedeniyle Türk, Hintli ve Pakistanlı askerlerin Irak'a gelişlerinin bir süre gecikebileceği belirtiliyor.

Müslüman ülkelerin askerlerinin halk arasında daha az tepki uyandırabileceği ve Amerikalıların da ülkenin yeniden inşası ile uğraşabilecekleri hesapları yapılıyor.

Haydi bakalım şimdi ne olacak? Türkiye Irak'a asker gönderecek mi?

* * *

EĞER gerçekten böyle bir talep varsa, bu Irak halkının bir an önce istikrar ve güvene kavuşması, demokratik devletin kurulmasının hızlandırılması amacına hizmet edecekse neden olmasın?

Ama bir işgalin yerleşmesine yardımcı olmak için Türkiye'den asker isteniyorsa bunu kabul etmek mümkün değil. ABD işgalci damgasından nasıl kurtulacağının hesaplarını yapıyor. Bunun yolu belli. Birleşmiş milletler en kısa zamanda devreye daha aktif olarak girmelidir.

Balkanlar'da olduğu gibi, Türk askeri de BM şemsiyesi altında Irak'ta yararlı işler yapabilir.

* * *

TÜRKİYE'de çok önemli gelişmeler yaşanıyor. Amerikalıların Irak'ta yeni bir terör dalgasıyla karşı karşıya kalabileceklerini somut biçimde görmeye başladıkları bu günlerde Türkiye'nin istikrarı her zamankinden daha önem kazanıyor. Ne yaparsanız yapın burası Türkiye ve bölgede başı sıkışan herkesin ilk sırtını dayayabileceği, destek talep edebileceği ilk ülke Türkiye. Bu nedenle, Avrupa Birliği ile ABD'nin Irak savaşından sonra ilk kez karşı karşıya geldikleri Washington Zirvesi'nde ABD Başkanı Bush, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye kapıları açması gerektiğini yineliyor. Türkiye'nin demokratikleşmesi önemli. Kürt sorununun çözmesi önemli. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, pişmanlık yasasıyla ilgili olarak kendisine sorduğum soruya çok ilginç bir yanıt verdi.

‘‘Türkiye'ye dönmek isteyen çok. Onlara fırsat tanıyoruz. Çok düşünerek hazırlandı tasarı. Bizim kadar bu fırsatın tanınmasını askerler de istiyor.’’

Gerçekten de bu bir fırsat. Yaraları sarıp, Türkiye'yi hep birlikte yaşanabilir bir ülke haline getirmek için fırsat. Eğer bu adımı başarabilirsek, sahip olacağımız enerji Kafkasya'dan Ortadoğu'ya çok geniş bir bölgede değişim dinamiğini harekete geçirmekle kalmayacak, müttefiklerimizi işgalcilikten, komşumuzu da işgalden kurtaracak.

Genç Türk'ün programı: Acun Firarda!

 

Acun Bey'in programı, şambrelden jet skiye henüz terfi etmiş plaj erkekleri için karikatür bir durum değildir. Ancak kuma yatıp bikinili kadınlara bakan adamların sohbetinin ekrana yansımasıdır

Kıymeti kendinden menkul sempatilerin prensi, paparazzi pervasızlığının lisanslı sunucusu Acun Bey mikrofonu eline alır, kendini genç Türk erkeği güruhu için, tamamen sınır tanımaz bir amme hizmeti anlayışıyla yollara vurur. Çat pat İngilizcesi ile "medeni cesaret" dediğimiz erdemde tavan yapıp, coşkusunun aşkınlığıyla tavanı da delip geçmek niyetindedir. Yabancılarla iletişim kurma, kendini gösterme azmi herhangi bir noktada dinecek gibi değildir.

Bu yüzden dünya plajlarının tamamında yatmakta olan tüm bikinili kadınlarla "iletişim" kurma fikrine sabitlenmiş olarak kendine göre bir devri âlem olayına girer. Kızlara "Merhaba" diyecek, İngilizce olarak kurabildiği cümlelerin sonuna gelindiğinde de muhabbeti "Can I kiss you?" (Seni öpebilir miyim?) sorusuyla bir biçimde bağlayıp öpebildiğini öpüp öpemediği ile kameraya karşı Türkçe dalga geçip son derece zahmetli bir iş olan plaj haberciliğine son noktayı koyacaktır. "Acun Firarda" programı -hâlâ bu nimetten yararlanmamış olan bedbahtlar için kısaca- budur.

Dikizin kurumsallaşması

Acun Bey'in yaptığı program şudur: Kuma yüz üstü yatıp gelip geçen bikinili kadınlara bakan, bakan, bakan... adamların, ikili nizamda durmaları halinde yaptıkları muhabbetin ekranda kurumsallaştırılmasıdır. Ama daha da önemlisi Türkiye'de sık olarak rastlanan "Türkçe bilmeyen kadınların geri zekâlı olduğunu sanma" tuhaflığının ve bu tuhaflıktan dolayı düşülebilecek komik durumun bütün açıklığıyla ekranda gösterilmesidir.

Herhalde şambrelden jet skiye henüz terfi etmiş plaj erkekleri için karikatür bir durum değildir ama İngilizceyi hazırlık sınıfına kadar bile olsa okumuş herkes için gülünesidir. Nedir gülünesi olan? Acun Bey'in bilhassa İngilizce bakımından tökezlediği yerlerde alt yazının "doğrusunu" yazması, kızın terslendiği cümlelerin Türkçe alt yazıda yumuşatılması, hatta enginlere sığmayıp taşan ve hiç anlamadığı İspanyolca olayına giren Acun Bey'in "Nasıl olsa Türkiye'de kimse İspanyolca bilmiyordur" genişliğiyle söylenen şeyleri bambaşka bir şekilde tercüme etmesi... Zira nihayet önemli olan "Can I kiss you?" veya "Türkiye'ye bir el sallar mısınız?" cümlesinin nereye bağlanacağıdır; Acun Bey kızı öptü mü öpmedi mi? Mühim olan Hatice değildir, neticedir. O sırada Hatice sizinle süper dalga geçiyor olabilir, mesele değildir.

Türkçe abazan sohbeti

Konuşmalı bölümlerde olup bitenlerden ziyade esas olan, programın konuşulmayan bölümleridir elbette. Bilhassa Acun Bey'in kızları öperken kameraya dönüp göz kırpması, "Nasıl tavladım kızı ama! Canınız çekti mi?" kıvamındaki bakışları doğrudan plajlarda dikize yatmış zavallılarla iletişim kurmak üzerinedir ki bu kadar "samimi" bir program yapmak başlı başına bir başarı, böyle bir zaafı tespit edip ekran aracılığıyla bu zaafla oynamak müthiş bir zekânın ürünüdür.

Velhasıl Acun Bey zeki ve ahlâklı bir Türk gencidir. Hatice onun kafayı yemiş biri olduğunu düşünebilir; mühim olan hedefe varmak, kızlara dokunmaktır! Nihayetinde nedir? Hatice'ye dokunulmuştur! Artık Acun Bey için bir stadyum alkışının zamanıdır!

ecetem@hotmail.com

Dünü bugünü ile 1915 olayları (1)

Doç.Dr.Ömer Turan’ın “Dünü ve Bugünü ile 1915 Olayları” adlı makalesinin ilk bölümünü aktarıyorum:

19. Yüzyıl tarihe büyük imparatorlukların yıkılma sürecine girdikleri, buna paralel olarak ulus devletlerin kurulma mücadeleleri ile dolu bir dönem olarak geçmiştir. Bu bakımdan 19. Yüzyıl Avrupa tarihi, milliyetçiliğin altın çağı olmuştur. Avrupa’da doğan milliyetçilik fikri ve milliyetçilik hareketleri, bazen şekil bazen de mahiyet değiştirerek belirli bir zaman içerisinde önce Doğu Avrupa’ya, sonra günümüzde Güney Doğu Avrupa denilen Balkanlara, daha sonra da Orta Doğu’ya yayılmıştır.

19. yüzyılda zayıflama ve dağılma sürecine giren İmparatorluklardan biri de Osmanlı İmparatorluğu’dur. 19. Yüzyılın başlarından itibaren giriştiği reform hareketlerine rağmen İmparatorluk bir türlü toparlanamamış, Balkanlardan başlayarak sahip olduğu toprakları bölge bölge kaybetmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanarak Avrupa’daki topraklarını kaybetmesinde Osmanlı hakimiyetindeki Balkan milletlerinin milliyetçilik hareketlerinin rolü büyüktür.

***

Balkan milletlerinin milliyetçilik hareketlerinde kendi iç dinamikleri kadar hatta belki daha fazla dış etkilerin rolü olmuştur. Burada, Osmanlıdan ayrılan bütün Balkan milletlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarının bir Osmanlı-Rus Savaşı sonunda gerçekleştiğini belirtmek gerekir. 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Yunan bağımsızlığı, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Bulgaristan’ın kurulması, Sırbistan ve Romanya’nın bağımsızlıklarını kazanmaları… Bunlar birer tesadüf değildir. Rusya, 1768-1774 yılları arasında cereyan eden ve Osmanlı’nın Kırım’ı kaybetmesiyle sonuçlanan Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonunda imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ortodoksların koruyuculuğu statüsünü elde etmiştir. Bu statü, Rusya’nın, Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki Rumlar, Bulgarlar, Ermeniler gibi Ortodoks unsurlarla yakın ilişkiler kurabilmesine imkan sağlamıştır. Söz konusu toplulukların yoğun olarak bulundukları yerlerde açılan Rus konsoloslukları, bu toplulukların kiliseleri ile kurulan yakın işbirliği, bu toplulukların çocuklarının alınıp Rusya’da eğitilmeleri, bu toplulukların ayrılıkçı/silahlı örgütlerinin her anlamda desteklenmesi gibi yollarla, Rusya, bu topluluklar üzerinde nüfuz elde etmiş, o nisbette Osmanlı İmparatorluğu aleyhine güç kazanmıştır.

Rusya’nın, Pan-Ortodoks politikasının bir sonucu olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ortodoks unsurlarla kurduğu yakın ilişki Balkanlarla sınırlı kalmamış, İmparatorluğun bilhassa Doğu Anadolu bölgesinde yaşayan Ermeniler de bu yakın ilgiden etkilenmişlerdir. Rusya, Balkanlar kadar Kafkaslar üzerinden de Akdeniz’e çıkmak istemiş, bu maksada yönelik olarak Balkanlarda Rumlar ve Bulgarlar üzerinde çalışırken, Doğu Anadolu’da Ermeniler üzerinde yatırım yapmıştır.

Dünü ve Bugünü ile 1915 Olayları (2)

Doç.Dr.Ömer Turan'ın "Dünü ve Bugünü ile 1915 Olayları" adlı makalesinin ikinci bölümünü aktarıyorum:

Ermeniler, 11. Yüzyılın ikinci yarısından beri Anadolu'da evvela Selçuklu, daha sonra da Osmanlı Türklerinin hakimiyeti altında yaşamışlardır. Yüzyıllar süren Türk hakimiyetinde birlikte yaşama döneminde, Müslüman Türkler Ortodoks/Gregoryan Ermenilere din, dil, eğitim, hukuk, ticaret vs… her alanda büyük bir serbestiyet tanımışlardır. Bu süre zarfında Ermenilerin zorla Müslüman edilmelerine, Ermenice'nin yasaklanmasına, Ermeni kültür ve geleneklerinin yok edilmesine dair bir tane örnek gösterilemez. İstanbul'un alınmasını müteakip, Osmanlı millet sistemi içerisinde, Bursa Ermeni Metropoliti 1461 yılında İstanbul'a getirilip Ermeni Patriği tayin edilmiş, böylece Ermeniler müstakil bir millet, Ermeni Kilisesi müstakil bir kilise, ve Ermeni Patriği de Ermenilerin dinî ve siyasî temsilcisi olarak kabul edilmiştir. Osmanlı hakimiyetinde dinî liderlerinin yönetimindeki Ermeniler, bilhassa Doğu Anadolu bölgesinde yaşıyorlardı. Köylerde ve kasabalarda çiftçilikle, şehirlerde terzilik, sarraflık ve kuyumculuk gibi el sanatları ve ticaret ve müteahhitlik ile uğraşırlardı.

***

Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu'na her seviyede hizmet vermeleri ve devlete bağlılıkları itibariyle sebebiyle Osmanlı kaynaklarında "millet-i sadıka" olarak adlandırılmışlardır. İçlerinde mutasarrıf, belediye başkanı, elçi, yargıç, savcı, müsteşarlık, hatta bakanlık seviyesine yükselenler olmuştur. Gabriel Noradunkyan Efendi Dışişleri Bakanı olarak hizmet vermiştir. II. Abdülhamid'in en güvendiği ve şahsî servetini yönetme görevini emanet ettiği hazine-i hassa nazırı vezir Ermeni Agop Paşa'dır. Ermeniler, Hristiyanlıklarını korumakla birlikte Müslüman Türk toplumu ile son derece kaynaşmışlar, Türk kültürünü son derece benimsemişlerdi. Pek çok Ermeni asıllı Türk müziği bestekârı çıkmıştır. Amerikan Protestan misyonerlerinin 19. ve 20. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermenilere yönelik olarak yaptıkları yayınlara bakıldığında, Ermeni harfleriyle Türkçe yayınların miktarının Ermenice yayınlardan fazla olduğu görülür. Bu durum asırlardır Türklerle birlikteliklerinin bir sonucu olarak, Ermenilerin çoğunluğunun Ermenice değil Türkçe konuştuklarını ortaya koymaktadır.

***

Osmanlı İmparatorluğu'nda 19. yüzyıl boyunca yaşanan reform, demokratikleşme ve laikleşme hareketleri, İmparatorluğun Müslüman olan ve olmayan bütün unsurları gibi Ermenileri de etkiledi. İmparatorluk içerisindeki Ermenilerin dinî ve uhrevî liderliğini yürüten Ermeni Patrikhanesi, yüzyıllardır bir grup yüksek din adamı ve amira adı verilen aristokratlardan oluşan bir konseye dayanıyordu. 1844, 1847 ve 1863 yıllarında yapılan düzenlemeler, Ermeni Millî Konseyi'nin sadece yüksek din adamı ve aristokratlardan değil, İstanbul'daki ve taşradaki meslek örgütlerinin temsilcilerinin de katılımıyla oluşumunu getiriyordu. Ermeni halkı üzerindeki dünyevî yetkilerinden sıyrılarak sadece dinî bir liderlikle yetinmek istemeyen Patrikhane, 19. Yüzyılın sihirli değneği milliyetçiliğe sarıldı. Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki Katolik misyonerlerin çalışmaları sonucunda 1830 yılında Ermeni Katolik Milleti, Protestan misyonerlik faaliyetlerin sonucunda 1850 yılında Ermeni Protestan Milleti ortaya çıkmış, devlet yönetimince tanınmışlardı. Gregoryan Ermeni Patrikhanesi süratle taban kaybediyordu. Bir an evvel güç kaybını durdurmak zorundaydı. Patrikhane veya Ermeni Kilisesi, liberal ve milliyetçi fikirlerle tanışmış nesilleri başka odaklara kaptırmamak arzusuyla milliyetçiliğe yönelirken, bir toprak parçasına sahip olarak hakimiyetini pekiştirerek sürdürmek istedi.

Dünü ve bugünü ile 1915 olayları (3)

Doç.Dr.Ömer Turan’ın “Dünü ve Bugünü ile 1915 Olayları” başlıklı makalesinin üçüncü bölümünü aktarıyorum:

Ermeni Patrikhanesi isteklerini gerçekleştirebilmek için yabancı devletlerden destek aradı. Başta Rusya olmak üzere güç kaybetmekte bulunan Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarında gözü olan büyük devletler, kendi emperyalist emellerine ulaşabilmek için Ermenileri bir araç olarak gördüler; bu meyanda Ermeni milliyetçiliğini desteklediler. Rusya bazı Ermeni patriklerini elde etti. Protestan misyonerlik okullarında Batılı liberal, milliyetçi fikirlerle donanmış, Türk ve Müslüman düşmanı yeni nesiller yetiştirildi. Bu nesiller gerek okul sıralarında gerekse takip eden yıllarda söz konusu misyonerlerin gazete, dergi ve kitaplarıyla beslendiler. Sydney Whitman, misyonerlerin Ermeni milliyetçiliğinin doğması ve gelişmesindeki rolünü şu cümlelerle anlatmaktadır: “Ben gönülden inanıyorum ki… onlar(misyonerler) karışıklık çıkarmaya veya Türk makamlarına karşı isyanı teşvik etmeye hiç bir zaman niyetlenmemişlerdi. Bununla beraber hiç şüphe yoktur ki, onların öğretimleri –belki doktrinleri değil – her halde hiç arzulanmayan ve bir kaç nesil sonra ortaya çıkan bir neticeyi, Asya Türkiyesi’nde Ermeni ihtilal hareketini doğurmuştur”.

***

1876 yılında Balkanlarda önemli karışıklıklar yaşanıyordu. 1875 yılında Bosna-Hersek’te başlayan isyan bir türlü bastırılamıyordu. 1876 yılında buna bir de Bulgar isyanı karışmıştı. Uluslararası bir konferansın toplanması suretiyle reform ve muhtariyet taleplerinin tartışılması bekleniyordu. Bu çerçevede Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan, 1876 yılı sonlarında büyük devletlerin İstanbul’daki elçiliklerini ziyaret ederek Ermeni meselesinin de gündeme alınmasını istemiştir. İngiliz Büyükelçisi Henry Elliot, 7 Aralık 1876 tarihinde Londra’ya gönderdiği raporunda, Patriğin bir gün önce gelerek taleplerini ilettiğini, kendisine cevaben konferansın gayesinin isyan çıkan yerlerdeki ahalinin durumunu görüşmekle sınırlı olduğunu belirtince, Patriğin “Avrupa devletlerinin sempatisini çekmek için isyan zaruri ise, böyle bir hareketi başlatmakta zorluk bulunmadığını” söylediğini nakletmiştir.

***

Balkanlardaki problemleri görüşmek üzere İstanbul’da 23 Aralık 1876 tarihinde toplanan Tophane Konferansı’nda Ermeni istekleri gündeme gelmemiştir. Tophane Konferansı’nın bölgede istenilen düzeni sağlayamaması üzerine 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı çıktı. Ruslar İstanbul yakınlarına kadar geldiler. Savaşın sonunda Edirne’de ateşkes görüşmeleri yapılırken, Ermeniler, Ruslardan Balkanlardaki Hristiyanlara verilecek hakların kendilerine de teşmil edilmesini istemişlerse de, Edirne Ateşkesi’nde Ermenilerle ilgili bir hüküm yer almamıştır. Daha sonra Ayastefanos’da barış görüşmeleri yapılırken, Ermeni Patriği Rus Karargâhına giderek Başkumandan Grandük Nicolas’tan, yapılacak olan antlaşmaya Ermenilerle ilgili bazı hükümlerin konulmasını istemiştir. Bu defa Ermeniler başarılı olmuşlardır. Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 3 Mart 1878 tarihinde yapılan Ayastefanos Antlaşması’nın 16. Maddesi ile Doğu Anadolu’da Ermenilerle meskun yerlerde ıslahatlar yapılması hükme bağlanmıştır. Ayastefanos’tan bir kaç ay sonra toplanan Berlin Kongresi bu anlaşmanın hükümlerini yok sayarak onun yerine Berlin Antlaşması’nı çıkarmıştır. Bununla beraber Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinde de Ermenilerle ilgili benzer bir madde yer alır. Üstelik, Berlin Antlaşması’nı imzalayan büyük devletler bu ıslahatları denetleyeceklerdir. Osmanlı yönetiminin Ermenilerin oturduğu vilayetlerde ıslahatlar yapacağı vaadi ve büyük devletlerin bu ıslahatların denetlemeleri veya kısaca Ermeni meselesi, artık uluslararası gündeme girmiştir ve yarım asra yakın bir süre daha gündemde kalmaya devam edecektir.

 

Dünü ve bugünü ile 1915 olayları (4)

e-posta

Doç.Dr.Ömer Turan’ın “Dünü ve Bugünü ile 1915 Olayları” adlı makalesinin 4. bölümünü aktarıyorum:

 

İngiltere’nin İstanbul’daki Büyükelçisi A.H.Layard, Berlin Antlaşması sonrası Ermenilerin beklentilerini ve gerçekleri şu cümlelerle Londra’ya rapor etmektedir: “Ermeniler, eğer tam bir otonomi mümkün olmazsa, bir yarı bağımsızlık bekliyorlardı. Ancak halihazır şartlarda böyle bir imkanı onlara sağlamak aslında Ermenilerin felaketi ile sonuçlanırdı. Zira her tarafta hatta bazen pek ufak bir azınlık teşkil eden Ermenilerin halkın ekseriyeti tarafından ezilmesine ve bu da Rusların müdahalesine yol açacaktı. Rusların Ermenilere otonomi veya bağımsızlık vermesi beklenemeyeceğine göre, Ermenilerin Rus İmparatorluğu içinde kaybolup gitmeleri kaçınılmaz olacaktı.” Layard’a göre, ıslahatlar konusunda İngiltere’den büyük beklentileri olan Ermeniler, kısa sürede bunların gerçekleşmediğini görünce ümitsizliğe kapılarak Ruslara yönelecekler, bu durum söz konusu vilayetlerin Ruslar tarafından işgali ile sonuçlanabilecekti.

Buraya kadar nasıl ortaya çıktığını ve uluslararası bir mahiyet kazandığını ele aldığımız Ermeni milliyetçiliği, evvela eğitim kurumları ve gazetelerle beslendi. 1860’lı ve 1870’li yıllarda sosyal ve kültürel cemiyetler kurulduğunu görüyoruz. 1878’de Kara Haç ve 1885’te Armenakan isimli silahlı örgütler kurdular. Armenakan’ın programına göre, Parti, ihtilal yoluyla Ermenilerin kendi kendilerini yönetmeleri hakkını elde etmek için kurulmuştur. Bu maksadına ulaşabilmek için ihtilalci fikirler yayılacak, üyelere silah kullanma ve askerî disiplin öğretilecek, silah ve para temin edilecek, gerilla kuvvetleri oluşturulacak ve halk genel bir ayaklanmaya hazırlanacaktır. Silah kullanmak ve askerî strateji konularındaki bilgiler Van Ermeni Okulu’nda, Rus konsolosu Binbaşı Kamsaragan tarafından verilmiştir. Armenakan Partisi çok büyük çapta olmayan bazı öldürme eylemlerine girişmiştir.

Armenakan Partisi’ni Hınçak ve Taşnak örgütleri izledi. Rus yanlısı Hınçak Partisi, gayesini “Türkiye Ermenistanı’nı kurtarmak“ olarak belirlemişti. Bu hedefe ulaşabilmek için başvurulacak yolları, siyasi programında şöyle tanımlıyordu: “İhtilâl yani zor kullanarak Türkiye Ermenistanı’ndaki şekli alt üst etmek, değiştirmek, halka, genel isyan yoluyla, Türk hükümetine savaş açtırmaktır. Bu faaliyetlerin vasıtaları şunlardır:

1. Propaganda: Basın, kitap ve söz vasıtalarıyla millet arasında, bütün çevrelerde ve özellikle en başta halkın işçi kısmı içinde Hınçak ihtilal fikirlerini yaymak, onların arasında ihtilal teşkilatı kurmak, isyan alayları düzenlemektir.

2. Terör: Türk idarecilerine, hafiyelerine, gammazlamalara, hainlere, ihanet edenlere karşı ceza olarak tedhiş uygulamak. Terör, ihtilal örgütünün savunması için bir vasıta ve silah olmalıdır.

3. Akıncı Alayları Teşkilatı: Hükümet askerlerine… karşı koymak için daima hazır bir savaşcı kuvvettir. Genel isyan sırasında bu alaylar öncü alaylar görevini yapabilirler.

4. Genel İhtilal Teşkilatı: Hepsi birbiriyle tam bir birlik teşkil edecek surette bağlı olan, düzenli bir bütünlük gösteren, genel ve ortak bir yönde yürüyen ve aynı taktiği takip eden ve bir merkezî heyet tarafından sevk ve idare edilen çok sayıda düzenli gruplardan oluşmuştur. Türkiye Ermenistanı’nda teşkilatın bütün bölümlerinin kuvvet ve yetkileri, Hınçak komitesinin teşkilat ve faaliyetlerini gösteren özel bir tüzükle tesbit edilmiştir.

5. İsyan alayları teşkilatı.

6.Herhangi bir devlet tarafından Türkiye’ye karşı savaş açılması, genel isyan, yakın amacın gerçekleşmesi için en elverişli zaman sayılmalıdır.”

 

 

Antikemalistler yurtsever olabilir mi?

Yazıma böyle bir başlık koyduğum ve böyle bir yazı yazmak zorunda kaldığım için son derece üzgünüm.

Düvel-i muazzama ve mücavir devletler parlamentoları, hükümetleri, bakanları, politikacıları, raportörleri, yazılı ve yazısız basınları hepsi bir olmuş, ağız birliği etmiş Türkiye'ye karşı Haçlı saldırısına geçmiş, ama ayıp olmasın diye ve içerde yandaşlar bulunduğu hesabıyla Kemalizm hedef gösterilmekte.

* * *

Benim ‘‘İslámcı Arinettin Ostlanderullah’’ adını taktığım Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Arie Oostlander, Kemalizmi demokrasinin önündeki en büyük engel ilan etmekten öte bir adım daha atıp ağzındaki baklayı düşürüyor: ‘‘Üçüncü sınıf bir ülkeyi üye olarak alamayız. Eğer Türkiye'yi alırsak, bunu Avrupa halkına açıklayamayız. Türkiye AB'yi unutsun. Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'ye verilen Aralık 2004 tarihinin hiçbir ciddiyeti yok...’’ diye böğürüyor Algemeen Dagblad gazetesine.

Bu böğürtüler beni telaşlandırmıyor. Türkiye'nin sanıldığından da çok kısa bir süre içinde Avrupa Birliği'ne üye olacağını biliyorum. Nereden biliyorum? ‘‘Ana rahmine haklı düşenler’’ kadar bilmeye benim de hakkım var.

* * *

Benim derdim Avrupa Birliği milletleriyle, o milletlerin bağrında kene olarak yaşayan lobilerle değil; benim derdim bizimkilerle. Ecnebinin Türkiye korkusunu ve bu korkunun altında gizledikleri Kemalizm düşmanlığını anlıyorum anlamasına da bizim İkinci Cumhuriyetçiler, bizim Müslüman Demokratlar neden Kemalizme karşı alerjik davranıyorlar, işte bunu anlamakta güçlük çekiyorum.

Ulus-devlet savunucuları mı Kemalist? Küreselleşmecilerin, küreselleştirmecilerin ulus-devletin yıkılışını okudukları fal fincanı kırılalı çok oluyor, Fransa’sından Polonya’sına, İngiltere’sinden Bulgaristan’ına Avrupa Birliği eski ve müstakbel üyeleriyle ulus-devletlerini koruyorlar. Kuzey Irak Kürtleri de ulus-devletlerini kurmaktalar. Herkese gelince şapur-şupur da Türkiye'ye gelince mi yarabbi şükür?!

* * *

Ünlü gazete yazarlarımızdan biri Atatürk'ü Kemalizm'in ipoteğinden kurtarmamızı tavsiye ediyor. Hangi ipotek? Kemalizmsiz bir Atatürk'ün ne atalığı kalır ne de Türklüğü!

Ünlü gazete yazarı bir yerde haklı: Son seçimi Kemalist partiler kazanmadı! Ancak bir yanlışı da var: AKP karşısında seçimi kaybeden partilerin hiçbiri Kemalist değildi.

Bir başka gazete yazıcısı da ‘‘Kemalizm bir travma mı?’’ diye sorduktan sonra, ertesi gün ‘‘Kemalistler demokrat olabilir mi?’’ diye soruyor. Neden olmasınlar, başları kel mi?

İyi de kim bu Kemalistler? Hiçbir siyasal parti Kemalist değil. Siyasal partiler Kemalist olsaydı, AKP Cumhuriyet'in temel ilkelerini tartışmaya cesaret edebilir miydi? Otel lobilerinde, hastane koridorlarında balık istifi Cuma namazı kılan bürokrasi mi Kemalist, yoksa imamlaşmış yöneticiler mi, imamlaşmış memurlar mı? Kadına haklarını vermeyenler mi, birden fazla kadınla evlenenler mi, gündelik yaşamlarında haremlik-selámlık uygulayanlar mı Kemalist?

* * *

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesine karşı olan bir gizli örgüt mü Kemalistler? Benim bildiğim, Kemalizmin tanımı Anayasa'nın ikinci maddesinde yazıyor. Bu maddenin yanında olan herkes Kemalisttir ve bu maddeyi savunan hiç kimse Avrupa Birliği'ne karşı olamaz. Orduya gelince, elbette Kemalist olacak. Sorun galiba silahlı kuvvetlerin Kemalist olmasında!

‘‘Antikemalist’’ denince benim aklıma, saltanatçılar, halifeciler, mandacılar, AB ile ABD'nin meydancıları, soykırım tüccarları, başta laiklik olmak üzere devrim yasalarının ve Cumhuriyet'in düşmanları geliyor. Aklıma bunlar geldiği için ben de kendi sorumu soruyorum: ‘‘Anti kemalistler yurtsever olabilir mi?’’

Milli Eğitim Bakanlığı'nın ders kitapları oyunu (2)

MİLLİ Eğitim Bakanı Çelik ders kitabı projesinin maliyetinin 150 trilyonu aşmayacağını ileri sürüyor ama sektör kitapların alımı için 210 trilyon harcanacağını düşünüyor.

Bu 210 trilyon liranın 90 trilyonunu İslamcı olduğu söylenen büyük holdinglerden biri veriyormuş... Bu bağışa karşılık ilköğretim okullarının kantinleri bu grubun kullanımına verilecekmiş.

* * *

İlköğretimin derslik, öğretmen açığı gibi çok temel sorunları var. Peki hükümet 210 trilyonu neden bu kalemlerde kullanmıyor ya da yeni bir depremde yerle bir olacak okulları onartmıyor da bu işi neden Hürriyet gazetesinin ‘‘Okullar Yıkılmasın’’ kampanyasına bırakıyor? Üstelik bu kampanyaya ilgisiz kalıyor. Maliye Bakanlığı ek vergiler koyarak devlete kaynak sağlamaya çalışırken bu denli büyük paranın harcanmasını anlamak mümkün değil.

Öğrencilerin ders kitaplarını satın alamadıkları gibi bir gerekçe ileri sürülüyor ama yapılacak iş ders kitaplarını ucuzlatmak. Bunun yöntemini de salı günkü yazımda açıkladım.

* * *

Girişimin bir nedeni yaklaşan yerel seçimlerde önemli bir avantaj sağlamak olsa da geride çok daha önemli ve ideolojik bir amaç olduğu söyleniyor. Milli Eğitim Bakanlığı'nın, 2004 öğretim yılında yeni ders kitapları okutmayı tasarladığı kuşkusu durumu bir başka planda değerlendirmemizi zorunlu kılıyor. Söylentilere göre 2004 yılından itibaren ders kitapları özel yayınevlerine hazırlatılmayacak. Özel yayınevleri devreden çıkartılacak. Ders kitaplarının yazımı ve basımında tekelleşmeye gidilecek.

Sızan haberlere göre, Bakanlığın Talim Terbiye Kurulu örnek kitaplar hazırlatıyormuş. Buna göre öncelikle İnkılap Tarihi, Tarih, Türkçe gibi derslerde/konularda kitapları değiştirmek istiyorlar. Ders kitaplarının içeriklerinin kendi anlayışlarına göre yenilenmesinin sonuçlarını anlatmaya gerek yok.

AKP'nin iktidara gelir gelmez tümüyle değiştirdiği Kurul, daha önce, ‘‘şortlu baba, diz üstü etekli anne’’nin bulunduğu fotoğrafı ‘‘yeterli İslami öğe taşımadığı’’ gerekçesiyle kitaptan çıkartılmasına karar vermişti. Bu kararıyla Milli Eğitim'in laik niteliğini çiğneyerek suç işleyen Kurul, bu kez, onaylanmak üzere kendisine gönderilen Sosyal Bilgiler kitabını değerlendirirken ‘‘Sarışın Türk olmaz’’ gibi ırkçı bir karar açıkladı.

* * *

Ülkenin madenlerini, limanlarını, topraklarını, ormanlarını, uçan kuşunu, küncüden ufak mercimekten büyük bütün değerlerini özelleştirmeye açan bir hükümet okul kitaplarında benzeri görülmemiş bir devletçi program uygulamaya hazırlanıyor.

Bu da gösteriyor ki azınlık oyuyla çoğunluk iktidarı kurma şansına erişen AKP, hükümet olmakla yetinmiyor devletin rejimini değiştirmeyi amaçlayan hedeflere doğru ilerlemek istiyor.

* * *

Bir kez daha yazıyorum: AKP iktidarı ülkenin geleceğini tehlikeye atıyor ve Cumhuriyet rejimini tehdit ediyor.

İslamın krizi

Müslümanların neden geri kaldığını araştıran "Ne Yanlış Gitti (What Went Wrong)" isimli kitabın yazarı Bernard Lewis, bu kitabından sonraki ilk kitabı olan "İslamın Krizi (The Crisis of Islam)" isimli kitabı yayımladı.

"What Went Wrong" 11 Eylül saldırısından hemen önce yazılmış, saldırıdan az sonra piyasaya çıkmıştı. Müslüman dünyasını yakından inceleyen en güncel kitap olduğu için, hemen "en çok satan kitaplar" arasına girdi. "The Crisis of Islam" ise, müslümanların kafirlere karşı kutsal saydıkları savaşın (cihad) nedenlerini ve lanetlenmesi gereken terörün kökenlerini araştırıyor.

Başkan Bush ve Batılı politikacılar, terörizme karşı açtıkları savaşın Araplara ve Müslümanlara karşı olmadığını anlatmakta büyük zorlukla karşılaştılar. Çünkü, Müslümanların büyük çoğunluğu aşırı dinci (fundamentalist) değildi. Aşırı dinci olanların da büyük çoğunluğu terörist değildi. Ancak, teröristler sadece Müslümanlardan çıkarmış gibi bir hava yaratıldı. Oysa, İrlanda Kurtuluş Ordusu'nun ve Bask'ın üyeleri Hıristiyanlardı. Lewis bu durumun, Ortadoğu'daki teröristlerin kendi örgütlerinin isimlerini vermek yerine, övünerek Müslüman olduklarını söylemelerinden kaynaklandığını savunuyor.

Usame bin Ladin'in 7 Ekim 2001'de ele geçen bir video bandında "Müslümanların 80 yıldan fazla bir zamandır aşağılandığı"nı söylemesi, bütün dünyada 80 yıl önce ne olduğu konusunda merak uyandırmıştı. Lewis'e göre, yaklaşık 80 yıl önce 1918'de son büyük Müslüman devleti (Osmanlı İmparatorluğu) yıkılmış, halifeliğin başkenti İstanbul işgal edilmiş ve Irak -Filistin İngiliz, Suriye Fransız mandasına bırakılmıştı. Daha sonra, İngilizler ayrıca Ürdün'ü, Fransızlar da Lübnan'ı yarattılar.

Halifelik, Müslümanlar arası birliği temsil ediyordu. Mart 1924'te Türklerin haklı olarak halifeliği kaldırmasıyla Müslümanlar bir anlamda lidersiz kaldı ve "Müslüman birliği"nin sözde olsa bile temsilcisi yok oldu. Bundan sonra, bazı "halifelik" girişimleri olduysa da, bunlar taraftar bulamadı. İşte, böyle bir birliğe susayan bazı aşırı dinci Müslümanların gözünde Usame bin Ladin bir çeşit halife gibi idi.

Müslümanlar her dönemde, milletlerin içinde çeşitli dinler olabileceği gerçeğini göz ardı edip, aynı dini paylaşan değişik milletler olabileceğini düşünme eğiliminde oldular. Bu nedenle, Müslüman dünyası, Amerika'nın 1991 müdahalesini, iki Müslüman devlet Irak ve Kuveyt'in birbirine zarar vermesinin önlenmesi bakımından haklı buldu. Lewis'e göre, şimdiki müdahalede Amerika'ya takınılacak tavır zamanla belli olacak. Çünkü, Bağdat yaklaşık 500 yıl "halifelik"i barındırmıştı.

Teröre gelince. Müslüman dünyasının birçok yazarı 11 Eylül saldırısının Müslümanlar tarafından yapılamayacağını savundu. Hatta, Hıristiyanların Müslümanlara karşı kendilerinin tarafını tutmasını sağlamak için, saldırının Yahudiler tarafından düzenlenmiş olabileceği görüşünü savunanlar bile vardı. Daha onlarca değişik görüş de. Yani, Müslümanlar da terör yanlısı değiller.

Lewis'e göre çözüm, "Türk modeli". 57 üyeli İslam Birliği'nde demokratik kurumlarını kurmuş ve çalıştırmış olan, özgür toplum ve siyasi düzeni yerleştiren, liberal ekonominin gereklerini yerine getiren tek ülke Türkiye Cumhuriyeti. Sorunların çözümü için, aynı özelliklerin diğer Müslüman ülkelere de yayılması, Müslüman ülke halklarının da hak ettikleri refaha kavuşmaları gerekiyor.

Ortak paydayı paylaşanlar dost olur.

Dostlar arasında ise, düşmanlık söz konusu olmaz.

ytoruner@milliyet.com.tr

Türkiye tahvilini satmanın zamanı mı?

Geçen gün aslen Lübnanlı olup da daha çok Türkiye'de yaşayan bir dostuma rastladım. Beni, ağabeyi olduğu anlaşılan yanındaki kişiye "hani sana söz etmiştim, şu ekonomist olan dostum" diye tanıştırınca ağabey hemen soruyu patlattı: "Ne dersiniz, elimdeki Türkiye eurobondlarını satayım mı?" 23 Haziran tarihli Financial Times gazetesinin "yükselen pazar" tahvilleriyle ilgili yorumunda Türkiye'yi Venezüella ile aynı kategoriye koyarak, "siyasi istikrarsızlıkla ve ağır borç yüküyle boğuşan" her iki ülkenin tahvillerinin "aşırı değerlenmiş göründüğü"nü yazdığını söylemedim kendisine; acele etmemesini ama gelişmeleri yakından izlemesini önerdim. Ona bunları söylerken, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Larson'un "gevşemeyin" uyarısından haberim yoktu tabii.

Cevabım Lübnanlı ağabeyi ne kadar tatmin etti bilmiyorum, o lafı değiştirdi ve benimle karşılaşmadan önce gezdiği Metro City alışveriş merkezinde gördüklerini biraz da hayretle anlatmaya başladı: "Türkiye'de fakirlik de var duyduğum kadarıyla ama o alışveriş merkezinde gördüğüm mal çeşidi ve zenginliği şaşırttı beni. Herhalde 1 milyar dolarlık mal var o çarşıda." Lafını kesip "yalnızca İstanbul'da daha kaç tane bu çapta alışveriş merkezi var" diyemedim. Türkiye aslında zenginlik ve potansiyel bakımından hafife alınacak bir ülke değil ama yönetimlerin "hafif sıklet" olması bizi hak etmediğimiz bir ligde süründürüyor.

ABD'nin tekli hegemonyasına karşı denge arayışı sürüyor

Avrupa, 'ağırlığı'nı nasıl artırabilir?

Avrupa'nın kendini toplayarak ABD'ye karşı bir ağırlık oluşturmasını isteyenlere Fransa ve Almanya'nın çok tanınmış iki düşünürü de katılmış. Jacques Derrida ile Jürgen Habermas'nın ortak imzalarıyla Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinde yayımlanan bir yazıda bu talebin dile getirildiğini belirten ünlü tarihçi Paul Kennedy, onlara cevap niteliğinde bir yazı yazarak Avrupa'nın küresel düzendeki ağırlığını artırabilmek için neler yapması gerektiğini sıralamış. (The Guardian gazetesi, 24 Haziran 2003). Avrupa'nın, "çekirdeğini" oluşturan Fransa ve Almanya gibi ülkelerin öncülüğünde, ortak bir dış politika belirleyerek ABD karşısında bir ağırlık oluşturması gerektiğini vurgulayan Derrida ve Habermas'a, Avrupa'nın lafla değil ancak kararlı eylemlerle inandırıcılığını ve ağırlığını artırabileceğini hatırlatan Kennedy'ye göre Avrupa'nın yapması gerekenlerin başlıcaları şunlar:

AVRUPA NE YAPMALI?

• Avrupa, mecburi askerliği kaldırmalı ve savunma harcamalarını artırarak, gerektiğinde dünyanın herhangi bir yerinde savaşabilecek nitelikte bir askeri güç oluşturmalı.

• Avrupa, Birleşmiş Milletler'in ve özellikle de Güvenlik Konseyi'nin yapısının ve veto düzeninin değişmesini kabul etmeli, Brezilya ve Hindistan gibi ülkelere de üyelik şansı tanınabilmesi için Konsey'de Avrupa'yı temsil eden tek üye bulunmasına razı olmalı.

• Avrupa korumacılığa karşı yaygın bir kampanyanın öncülüğünü yapmalı ve tarıma sağladığı destekleri derhal azaltarak bu yolu açmalı.

• Avrupa, yoksul ülkelere sağladığı kalkınma yardımlarını artırarak ve bu ülkelere mali desteğin yanı sıra teknoloji ve eğitim desteği de vererek onların yanında olduğunu kanıtlamalı.

• Avrupa, hemen güneyindeki Afrika'ya özel bir önem vererek destek sağlamalı ve ABD'nin ihmal ettiği muhtaç kıtanın gönlünü kazanmalı.

• Avrupa, ekonomik büyümeyi hızlandıracak reformları geciktirmeden tamamlamalı ve ABD ile rekabet edebilecek konuma gelmeli.

• Avrupa, genç nüfusunu artıracak önlemleri almalı.

Avrupa'nın yapması gerekenleri böyle sıralayan Paul Kennedy'ye göre, bu adımların gerçekleşmesi için özellikle Fransa, Almanya ve Belçika gibi Avrupa'nın "çekirdek" ülkelerinin birçok alanda kapsamlı değişimin kaçınılmazlığını kabul etmeleri gerekiyor. Kennedy, söz konusu ülkelerin yılların alışkanlıklarını terk edip bu adımları atmamaları halinde, "Avrupa ortak dış politika oluşturup ağırlığını artırsın" demenin fazla bir anlam taşımayacağını vurguluyor.

AVRUPA'NIN ÇIKMAZI

Kennedy'nin önerileri özünde doğru bir saptamadan yola çıktığı için anlamlı. Avrupa'nın bugün ABD ile boy ölçüşecek bir ağırlıkta görünmemesinin, bir ülke değil ülkeler topluluğu olmasıyla, kendine özgü sosyo - ekonomik yapısıyla, zaaflarıyla ve bencil tavrıyla da yakından ilgisi var. Özellikle Avrupa'nın çekirdeğini oluşturan ülkeler, kendi rahatlarını ve yerleşik çıkarlarını korumaya öncelik verdikleri, askeri harcamalara kaynak ayırmadıkları ve yoksul ülkelerin gönlünü kazanmak için özel bir çaba göstermedikleri için ABD'nin ağırlığına karşı koyacak bir ağırlığa sahip olamamış Avrupa. Tabii bütün bunlar, 2. Dünya Savaşı sonrasında artık barış içinde yaşamaya ahdetmiş olan "eski" Avrupalıların temel tercihleriyle ve hayat felsefeleriyle de yakından ilgili sonuçlar. Dolayısıyla "Avrupa küresel düzende bir ağırlık taşımak istiyorsa önce değişmeyi kabul etsin" demenin, bir temenni olmanın ötesinde ne kadar gerçekçi bir öneri olduğunu da tartışmak gerekiyor.

Avrupa'nın dönüşümünde Türkiye önemli

Türkiye yaptığı temel bir tercihle kendini Avrupa içinde bir geleceğe hazırlarken Avrupa'nın kendi geleceği ve küresel düzendeki ağırlığı da Türkiye'yi yakından ilgilendiriyor. Avrupa'nın ABD karşısında ağırlık oluşturacak bir konuma gelmesi Türkiye için de büyük önem taşıyor. Öte yandan Avrupa'nın bu "ağırlığı" kazanabilmesi, Türkiye gibi genç bir nüfusa, atılımcı bir girişimci kesime ve hatırı sayılır bir askeri güce sahip olan bir ülkenin bu potansiyellerinden, kendi değişim ve dönüşüm sürecini destekleyecek biçimde yararlanabilmesine bağlı. Avrupa, Türkiye'yi bu gözle değerlendirerek geleceğin Avrupa'sının ayrılmaz bir parçası olarak görebilirse, ABD karşısında yakalamayı umduğu ağırlığı da herhalde daha kolay yakalayabilir. ABD karşısında ağırlığı artmış bir Avrupa'nın parçası olmak ise Türkiye'ye çok şey kazandırabilir.

oulagay@milliyet.com.tr

Vahap MUNYAR

Hükümet seni haklı çıkardı Süreyya Bey

e-posta

MERKEZ Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti'ye yapılan ‘‘Faiz indir’’ baskısını hatırlayalım. Önce canı yanan ihracatçılar başlamıştı:

‘‘Döviz çok düştü. İhracat darbe alıyor. Merkez Bankası birşey yapsın.’’

Arkası hükümetten geldi... Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bile koroya katıldı: ‘‘Merkez Bankası faizleri indirmeli. Dövizi bu dengeler.’’

Serdengeçti, polemiğe girmeden, asıl görevinin fiyat istikrarı ve enflasyonu indirme hedefine kilitlenmek olduğunu vurguladı.

O dönemde Serdengeçti'yi, ‘‘Faiz indir’’ diye sıkıştıran sadece hükümet ve ihracatçılar değildi. Geçmişte Merkez Bankası'nda görev yapmış Serdengeçti'nin ‘‘üstadı’’ sayılan bazı bürokratlar da tavsiyede bulundu:

‘‘Yanlış yapıyorsun Süreyya. Sen en iyisi şu faizi sıkı bir şekilde düşür. Bunu yaparken hükümetle anlaş, ‘Sakın programı bozucu, programdan sapıcı adımlar atmayın' diyerek onları bağla. Daha olumlu sonuç alırsın.’’

Serdengeçti, üstadlarına saygıda kusur etmeyip, tavsiyelerini dinledi, değerlendirmesini yaptı. Banka içinden de aynı görüşü savunanlar vardı.

Serdengeçti, haziran başında faizleri 3 puan düşürmekle yetindi, Uluslararası Para Fonu’na (IMF) verilen sözleri bir bir hatırlattı. Serdengeçti, Hükümete, ‘‘Programdan sapmayalım’’ uyarısında bulundu.

Dolar haziranı 1.400-1.450 aralığında geçirdi. Canı yanan ihracatçı yakındı, durdu. Dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen dışındaki bakanlar, ‘‘dövizin ucuzluğu’’ üzerine sert konuşmayı bıraktı.

IMF ile 5'inci gözden geçirme bitmeyince piyasa tedirgin oldu.

Bu ortamda, daha önce Süreyya Serdengeçti'yi arayıp, ‘‘Ben olsam faizleri daha fazla indirirdim’’ diyen eski Merkez Bankası bürokratı, bir davette şu yorumu yaptı: ‘‘Hükümet Süreyya'yı haklı çıkardı. Hükümet müthiş bir fırsatı elinden kaçırdı. Önüne gelen olumlu havayı kullanamadı. Avrupa Birliği'ne (AB) yönelik Uyum Paketleri'ni hızla Meclis'ten geçiren hükümet, nedense IMF'nin beklediği yasaları çıkarmada ağır kalıyor. Halbuki o yasaları çıkarıp, haziran ayı başlarında IMF'nin 5'inci gözden geçirmeyi tamamlamasını sağlasalardı, faizler anında yüzde 40'ın altına inerdi.’’

Bürokrat, Serdengeçti'nin haklı çıktığı noktayı da şöyle irdeledi: ‘‘IMF'nin beklediği adımlar zamanında atılmadığı için faizin gözü yukarıda kaldı. Merkez Bankası benim gibilere uyup faizi 5-10 puan düşürseydi, haziranda yeniden yükseltmek zorunda kalabilirdi. Merkez Bankası'nın düşürdüğü faizi kısa sürede yeniden yükseltmesi müthiş bir itibar kaybı yaratırdı. Süreyya, bizi böyle bir itibar kaybından kurtardı.’’

Demekki Serdengeçti'nin de bir bildiği varmış, değil mi?

 

 

Özilhan'ın ne suçu vardı

 

TÜRK Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Tuncay Özilhan, ABD turunda, küçük bir uyarı mesajı vermişti: ‘‘ABD ile ilişkilerin rayına girmesi zaman alacak. Epey çalışmak lazım. Şimdilik bakan, başbakan düzeyinde ziyaret için erken.’’

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, hemen tepki vermişti: ‘‘Bizim işimize karışmayın. Orada değerli büyükelçimiz var. Siz kendi işinize bakın.’’

ABD dönüşü Özilhan, Gül'ü ziyaret edip, durumu yumuşatmıştı. Şimdi gelinen noktaya bakalım. Bundan bir süre önce Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal, ABD'ye kapsamlı bir ziyaret yaptı. Ziyal'in ziyaretinin ardından Gül'ün ABD'ye gidişine dönük takvim konuşulmaya başlandı.

İşleyen süreç sonunda Özilhan'ın dediğine geldi.

Bizim pazar sizlere ömür

Şu günlerde ıhlamur ağaçlarından yayılan kokulara bayılıyorum... Taze ıhlamur çiçeği arıyorum. Birkaç yıl önceye kadar yaşlı hanımlar Beykoz'da topladıkları ıhlamurları çarşafa doldurur, dolmuş motoru ile Yeniköy'e geçer, iskelenin başında satarlardı... İki yıldır Beykoz'dan gelen yok...

Yeniköy çevresinde oturan hanımlar kendi bahçelerinden topladıkları dutları, ıhlamurları pazar yerine getirir orada satarlardı. Onları bulurum ümidiyle dün sabah erkenden bizim mahalle pazarına gittim. O da ne? Kilise meydanında koskoca pazar yerinde Müslim'in tezgahından başka tek bir tezgah, tek bir satıcı yok... Yumurta, ıhlamur ve dut satan hanımlar yok... Belediye mi yasakladı, günü mü değişti, neden pazar yeri bomboş?

Müslim'e "- Ne bu pazarın hali?" diye sordum. "- Hocam" dedi... "- Sen uzun zamandır uğramıyorsun... Pazar sizlere ömür... Yakında ben de gelmeyeceğim..."

Bizim Yeniköy pazarının eski halini bilmeyen bu anlattıklarımı anlayamaz... Pazar günü kilisenin önündeki meydanda pazarcılar tezgah açacak yer kavgası yapardı. Sadece profesyonel pazarcılar değil, kendi yetiştirdiği sebzeyi, meyveyi, yumurtayı, sütü satmaya gelenler de pazarı doldururdu. Sebze tezgahları, peynirciler, zeytinciler, baharatçılar, tencereciler, tabakçılar, plastikçiler, tuhafiyeciler ile pazar yeri cıvıl cıvıl olurdu... Zamanla tezgah sayısı azaldı ama koskoca pazar yerinde bir tek Müslim'in tezgah açması inanılır şey değil.

Müslim Aksoy, Malatyalı. 1978 yılında Siirtli Arap Salih'in yanında pazarcılığa başlamış. O yıldan bu yana her hafta Yeniköy pazarında tezgahının başında. Küçükçekmece'de oturuyor. 1986 model küçük kamyonetine malları yükleyerek Yeniköy'e geliyor. Pazartesi günleri İkitelli'de işyerlerine sebze dağıtıyor. Çarşamba, mahallesinde mal satıyor. Cumaları, İkitelli pazarında. Cumartesi ve Pazar Yeniköy'de tezgah açıyor. Pazar öğleden sonra kalan malları Yenibosna pazarında ne fiyata olursa olsun eritiyor.

Eskiden Yeniköy'de açtığı tezgahta üç kişi çalışırdı. Bizim "Yeniköylü Albay"ımız da ona yardım ederdi. Dün tezgah başında amcaoğlu Kemal Aksoy'dan başka yardımcısı yoktu. "- Kemal bile fazla... Ama yapacak başka işi yok... Tezgah başında duruyor... İyi günlerde 400 milyon liralık satış yapıyoruz... Bu satıştan 40 milyon lira kalır..." diyor.

Dün tezgahta iyi kalite fasulye, dolmalık biber, patlıcan gibi sebzeler bir milyon 500 bin lira, domates bir milyon lira, yeşillikler 500 bin lira, patates bir milyon lira, kuru soğan 500 bin liraydı.

Müslim, bizim Yeniköy pazarının "sizlere ömür" durumunu şöyle anlatıyor: "Alt gelir grubuna bu pazarın fiyatları yüksek geliyor. Onlar alımı kesti. Orta gelir grubu şehir içine yayılan marketlerden alışveriş yapıyor. Üst gelir grubu otomobillendi. Otomobili ile süpermarketlere gidiyor. Üst gelir grubunun yaşadığı semtlerde semt pazarları 'sosyete pazarı' oldu. Ama alt gelir grubunun yaşadığı bölgelerde kalitesi düşük ama fiyatı ucuz malların satıldığı pazarların gene de müşterisi var..."

Uzun lafın kısası... Ben gene de taze ıhlamur çiçeği satın alacak yer bulamadım.

guras@milliyet.com.tr

Yener SÜSOY

Tayyip Erdoğan'ın etrafında devamlı negatif elektrik var

Aydın-Muğla karayolu üzerindeki Çakırbeyli tabelasından içeri sapın, Çine Çayı köprüsünden geçtikten sonra solunuza bakın.

Traktörlerin koşuşturduğu eski bir garaj, tek katlı küçük bir ev, fıskiyeli havuzunda kurbağa kaynayan iki katlı büyük taş konak görüyorsanız, orası tarihi Çakırbeyli Çiftliği'dir. 27 Mayıs 1960'ta Yassıada'ya tıkıp 17 Eylül 1961'de boynuna ilmik geçirdiğimiz başbakan, siyaset adamı Adnan Menderes'in, ‘‘Has Bey’’in dillere destan çiftliği. Aydın Menderes, geçirdiği trafik kazasından sonra ilk kez bizimle girdi baba ocağına, hem de merhum babasının 104. doğum gününde. Kızgın güneşe aldırmadan, kendi yönettiği tekerlekli sandalyesiyle bahçede tur attı, babadan kalma traktörleri okşadı. Son oğul Menderes, atalarından kalma portakalları, erikleri, zeytinleri, kayısıları, limonları, mandalinaları, pamukları, zeytinleri, mısırları özlemişti. Yeni yaptırdığı tek katlı, rampalı, klimalı mütevazı evinin verandasında kuş korosu eşliğinde vefa abidesi sevgili eşi Ümran hanımla zeytinyağlı dolma, köfte, salatalık, domates, karpuz yemeyi de çok özlemişti. O gün her şey çok güzeldi; ta ki Aydın'daki Adnan Menderes Anıt ve Müzesi'ni görünceye kadar. Oraya gitmeyi teklif ettiğime bin pişman oldum ama iş işten geçmişti. Nereden bilebilirdim ki, Adnan Menderes adıyla bütünleşen Aydın ili, bir gün ‘‘Has Bey’’ini kaderine terk edecek... Kapısı zincirli, dumanlı kafaların duvarına yağlıboya ile ‘‘Çileli Çocuk Emo’’ yazdığı, giriş yolu bile belli olmayan Adnan Menderes Müzesi... Ve çevresi plastikler, pet şişeler, naylon torbalar, aklınıza gelebilecek her türlü pislikle dolu Adnan Menderes Anıtı...

Aydın Menderes, bu tabloyu görünce eminim içten yıkıldı ama, o sınırsız hoşgörüsüyle gıkını çıkarmadı. Bu tablodan isteyen istediği dersi çıkarsın, biz de kısa keselim Aydın havası olsun. Pamuğun, zeytinin fabrikalara deveyle çekildiği, toprağın çift öküzle sürüldüğü günlerden tarlanın lazerle sürüldüğü teknolojiye geçen Çakırbeyli'ye hoş geldik.

Erbakan’ı Erdoğan’a tercih ederim

- Ben Erbakan'ı Erdoğan'a tercih ederim, çünkü en azından neyin ne olduğunu bilir, tecrübesinden kaynaklanan vahim hatalar yapmaz. Ayrıca Erbakan dış ilişkiler açısından Erdoğan'a göre çok daha ulusçu ve Türkiye'nin bağımsızlığından yana. Tayyip Erdoğan'ın ise ne yapacağı belli değil, tam bir kapalı kutu. Kendisini hangi kişilerin, hangi fikirlerin nasıl yönettiğini bilmiyoruz. Herkes Erdoğan'a sormalı; ‘‘Ne idiniz, şimdi ne oldunuz?’’ diye. Bu sorunun cevabı verilmeden, ‘‘Bizim değiştiğimize inanın’’ demek dayatmadan başka bir şey değildir, son derece antidemokratik bir tavırdır. Tayyip beyi şahsen tanımam, uzaktan izlediğim kadarıyla etrafında devamlı bir negatif elektrik var. Üslubunda hep bir tehdit, bir meydan okuma kokusu var. Girdiği her yerde kavga çıkabilirmiş gibi geliyor bana. Kabadayılık ülke içine değil, gerekirse dışarıya yapılır. Benim Türkiye adına endişelerim var, herkesin de yüreği ağzında, şoför acaba bir terslik yapar mı diye. Mesela Tayyip Bey, o şiiri niçin Siirt'te okuduğunu bugüne kadar açıklamadı, bu toplum da ona bunu sormadı. Şiirin Ziya Gökalp'e ait olduğu söylendi, o da tam belli değil. Erdoğan'ın o şiiri bir daha okur mu, okuması kimisi için bir ümit, kimisi için endişe kaynağı. Erdoğan'ın başbakanlığına en çok Erbakan'ın hayret ettiğini zannediyorum. Herhalde Erdoğan başbakan olduğunda Hoca katıla katıla gülerek ‘‘Bana inat, başlarına getirdiklerine bakın’’ demiştir. AKP'nin bir merkez sağ partisi olmasının garantisi, eski Refah Partisi'nin devamı bir partinin kurulmasındadır, Saadet bu haliyle ne yapar bilemiyorum. Her ne olursa olsun, Türkiye'nin ışığını kimse köreltemez, AKP kendi ampulünü taktı. Patlarsa Türkiye ışıksız kalacak değil, başka bir ampul takıp yoluna devam eder.

Has Bey’in Çakırbeyli Çiftliği’nin tarihi

- Çakırbeyli Çiftliği rahmetli babama babaannesi Fıtnat Hanım'dan kalma. O zamanlar dağıyla, merasıyla, zeytinliğiyle, ovasıyla toplam 35 bin dönüm civarındaymış. Babam, 1946'ya kadar bunun çok büyük bir kısmını köylüye çok ucuza dağıtmış, kendisine 2200 dönümünü bırakmış. 1926'da Macar ustalara kendisi için bir çiftlik evi yaptırmış. Evin kulesi olduğu için yakın zamana kadar buranın adı semt olarak ‘‘Kule’’ diye geçerdi. Adnan Bey, çiftçilik yaptığı yıllar boyunca bütün ürününü TARİŞ'e vermiş, bir tek kilo pamuğu tüccara, çırçırcıya satmamış.

1950'de kuleli ev bütünüyle tadil edilip bu iki katlı ev yapılıyor. Bu arada makineli tarım için 9 traktör alınıyor. Tam o sırada Adnan Bey başbakan oluyor ve yeni evine yerleşemeden Ankara'ya naklediyor. 27 Mayıs'tan sonra buraları bütünüyle mühürlendi, Örtülü Ödenek Davası nedeniyle traktörlere kadar her şeye haciz kondu. Ben çiftliği ilk kez 1966'da afla mühürler açıldıktan sonra annem ve ortanca ağabeyimle geldiğimizde gördüm. Her yer bakımsızlıktan çok haraptı, evin duvar kağıtları sökülmüştü. Babamın oturduğu koltuklar divan, yemek masası, porselen yemek takımları toz içindeydi. Üst kata çıktığımda odalardan birinde bir leylek ölüsüyle karşılaştım. O zaman burada elektrik yoktu; burada ampulü ilk defa 1973 Martında yaktık. Babam başbakan olduğu halde kendi köyüne ayrı bir şey yaptırmamış. Bir süre sonra rahmetli ağabeylerimle ortak karara vararak evi müze yapmaya karar verdik. Daha sonra ailede benim dışımda kalan da olmadığından içinde çok az bir düzenleme yapabildik. Seçim çalışmaları sırasında baba evinin alt katına bir yatak serip orada kalmaya başladım. Bu arada eski bekçi evini de kendimiz için tek katlı mütevazı bir şekle çevirirken trafik kazasını geçirdim. O günden beri baba evine ne ben girebiliyorum, ne de Ümran. Büyük ağabeyimin çocukları hisselerini 1975'te sattı; burada benim, ortanca ağabeyimin eşi ve oğlunun hisseleri var. Benim üzerime düşen şu anda 750 dönüm toprak, burada ağırlıklı mahsul pamuk. Biz 30 senedir araziyi 3'e bölüyoruz, 3'te 2'sine pamuk ekiyoruz, geriye kalana önce buğday, sonra mısır ekiyoruz. Bu sene 140 ton buğday, 350 ton mısır ve 500 ton pamuk bekliyoruz.

Bırakmazlar oğlum babanı asarlar

- Rahmetli annem, 27 Mayıs'tan sonra baş başa kaldığımız vakitler bana hep ‘‘Bırakmazlar oğlum, babanı asarlar’’ derdi. Hiç ümitli olmadı, bunun için bir gerekçe de göstermezdi, belki bir önseziydi. Babamı Yassıada'da son görüşümüzde ona tek bir şey söylemek geçti içimden ama, söyleyemedim. ‘‘Baba, seni nereye koyarlarsa koysunlar, sana ne yaparlarsa yapsınlar, bu millet senin bıraktığın aynı millet. Dün sana iyi diyen bir kişi, bugün sana kötü demiyor. Ama, dün kötü diyenlerin çoğu çoktan iyi demeye başladı. Bunları ona Yassıada komutanın yanında söylesem, kesinlikle zarar verirdim, başka işkencelere yol açılırdı. Bilemiyorum, Marmara'ya bakan odasında 24 saat başında bir nöbetçiyle yaşarken neler düşünüyordu? 1960'ta Yassıada'da başlatılıp 17 Eylül 1961'de İmralı'da konulan bir nokta var, bunun dünyada eşi emsali yok.

Babamı tekrar iktidara gelir diye idam ettiler

- Bayar'la Menderes arasında en azından hem mizaç, hem de farklı dönemlerin insanları olmaları bakımından ciddi farklar var. Keşke Türkiye demokrasiye tam olarak ya Atatürk zamanında girseydi ya da Atatürk'le birlikte Cumhuriyetin ikinci kuşağında girseydi. Bayar muhalefetle daha ılımlı ilişkileri telkin etmesi gerekirken, hep İsmet Paşa fobisiyle hareket etmiş. Rahmetli Menderes, bir yerde Bayar-İnönü makasının arasında kalmış, hatta kuşatılmış. Ya Bayar kendine daha fazla benzeyen bir başbakan bulmalıydı ya da Menderes, 1960'lı yıllara doğru Demokrat Parti'den yeni bir cumhurbaşkanı çıkarmalıydı. Bayar, 1960'lara doğru Demokrat Parti için yük olmuştu, sevilmiyordu. Menderes geçmişinden dolayı idam sehpasına gitmedi, tekrar gelir, bunu kimse önleyemez diye idam edildi, diri diri gömüldü.

YARIN: AVRUPA BİRLİĞİ ASKERLE AKP’Yİ KARŞI KARŞIYA GETİRMEK İSTİYOR

Şükrü KÜÇÜKŞAHİN

ABD'den AKP'ye: Duygusal olmayın

e-posta

ABD ile yaşanan gerginliğin ortadan kaldırılması için AKP'den hükümete, iş dünyasından eski siyasilere kadar pek çok kesim harekete geçti.

Amerika'da önemli temaslarda bulundular.

Görüşme yapılan en önemli isimlerden biri de baba George Bush oldu.

Baba Bush ile görüşen işadamları ile eski siyasetçiler, izlenimlerini Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a da aktardılar.

Baba Bush, tezkere konusunda, ‘‘Türkiye'ye yaptığımız bir kötülük oldu da biz mi görmüyoruz. Bunu neden yaptığınızı daha anlamış değiliz’’ dedi.

Ancak, ‘‘Türkiye, 50 yıllık müteffikimiz, bir hatadan dolayı silip atılamaz, ABD de bunu yapmaz’’ vurgusunda da bulunmayı ihmal etmedi.

Türkiye'den beklenenleri de sıralayan Baba Bush, dış politikada Türkiye'yi rahatlatan mesajlar verdi.

İran'da savaşı değil, iç dinamiklerin harekete geçmesini tercih ettiklerini; Suriye'de ise Esat Ailesi'nin demokrasiye geçiş için bir şeyler yapacağını düşündüklerini söyledi.

Tezkere konusunda, askerlerin tutumundan da yakınan Baba Bush, Türkiye-İsrail ilişkilerine çok önem verdiklerini belirterek, ‘‘İsrail'e desteğiniz barışı sağlamada önemli rol oynar’’ dedi.

MESAJLARI ALMIŞ GÖRÜNÜYOR

ABD'de bu görüşmeleri yapanlar, AKP hükümetinin, son dönemde iç ve dış politikada attığı bazı adımları, ‘‘Mesajları almışlar’’ diye yorumladılar.

Buna rağmen, bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmediler.

Amerikan tarafı, AKP'nin bazı konularda duygusal tutum sergilediğini düşünüyor, tezkere konusunu da buna iyi bir örnek olarak gösteriyor.

Yeni bir duygusallık örneği daha veriyorlar...

Hükümet çevreleri Amerikalılara, ‘‘Yapacağınız mali yardımın 1 milyar dolarıyla Irak'ta iş yapacak Türk firmalarına kredi açalım’’ demiş.

Öneriye ABD tarafının yanıtı ise şöyle olmuş:

‘‘Bu tür duygusal kararlar almayın. Bu paraya ihtiyacınız var. AB'ye hazırlamalısınız ve önünüzdeki süre de çok kısa. Irak işi ayrı.’’

‘BU KADAR DEMOKRASİ YETER Mİ?’

ABD'nin de işaret eteği gibi AB'ye hazırlık süreci gerçekten önemli.

Hükümet, 6'ncı uyum paketini çıkardı, 7'ncisi sırada.

Geçeceğinden de kuşku yok.

Ama, paketler geçerken CHP'nin verdiği mesajlar dikkat çekici bulunuyor.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın, ‘‘Yeni pakete ihtiyaç yok’’ demesi parti içinde de rahatsızlık yaratmış durumda.

Özellikle Avrupa ile yakın temastaki CHP'nin bazı önemli isimleri, ‘‘Yani bu kadar demokrasi yeter mi diyoruz’’ sorusunu gündeme getirdiler.

Ancak Baykal, 7'nci paketle ilgili olarak kendisini arayan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e, ‘‘Arkadaşlar düzenlemelere baksın, yardımcı oluruz’’ mesajını vererek en çok da bu CHP'lileri rahatlattı.

Bu arada hükümet, AB'ye uyum sürecinde önemli bir uğraşıyı da yargıda gerçekleştiriyor.

Hükümetin, yargıdaki ‘‘tutuculuğu’’ ortadan kaldırma hedefi doğrultusunda, Avrupa İnsan Hakları Mehkemesi'nin 500 kararı Türkçe'ye çevriliyor.

Adalet Bakanı Cemil Çiçek, adli tatil sonrası tüm yargıçların, bu AİHM kararlarına bilgisayar ortamında kolaylıkla ulaşabileceklerini açıkladı.

Böylece özellikle taşradaki yargılamalarda, AİHM kararlarının yön göstericiliği de sağlanacak.

AKSAM

Serdar Turgut

serdargut@yahoo.com

Parayı bastırana enerji veririm

İstanbul'a geldiğimiz ilk yıllardı. Rana, ha bire iş arıyordu. Ona dedim ki 'Baksana, etrafımızda bir sürü bol paralı, boş zamanlı ve aptal insan var. Feng-Şui diye bir şey çıkmış, geçen gün okudum, sen kendini bunun uzmanı ilan et bir seneye varmaz dolar milyoneri olursun'.

Ama o illa ciddi çalışacak ya, mimarlık ilkeleri olacak ya, tabii ki beni dinlemedi.

Aslında genel ilke olarak beni dinleme alışkanlığı olmadığı için büyük ihtimalle konuştuğumu duymamıştır bile.

Ve bu yüzden biz büyük bir fırsatı kaçırmış olduk. Düşünsenize Feng-Şui uzmanıyım diye kart bastırmış olsaydı bir anda sosyetenin gözdesi haline gelecekti ve ben de paralar gelmeye başlayınca bu işi birkaç yıl önce çoktan bırakmış, keyfime bakıyor olacaktım şimdi.

Aklınıza geliyordur hemen söyleyeyim, evet 'karı parası' yerim, hem de büyük bir gönül rahatlığıyla, yeter ki harçlığımı yüksek tutsun.

 

* * *

 

Son zamanlarda belirli çevredeki insanlar kafayı 'enerjiye takmış durumdalar.

Öyle multi-vitaminle gelen enerji de değil bu, havada dolaşan ve görülmeyen, soyut bir şey.

Böyle bir şeyin varlığına insanları inandıracaksınız ki, sonra da onu nasıl yakalayacaklarını öğretmek için paralarını cukkalayacaksınız.

Feng-Şui'de de bu vardı zaten, aman tuvaleti oraya yapma, aman aynayı oraya koyma pozitif enerji gider negatif enerji doldurur odayı diyorlar mesela.

Müşteri yerse bunu haydii bakalım, işçiler, ustalar geliyor ev yıkılıyor, her şey yeniden yapılıyor mimar da zengin oluyor bu yüzden.

Şimdi de 'içi sıkılanlar' için seanslar düzenleyen hokkabazlar var. 'Dokunuyorlar' onlara veya havaya elleriyle minik rüzgarlar yapıyorlar ki sıkılan ruh boşalsın negatifi atsın, içine pozitif dolsun.

Geçenlerde bir spor salonundaydım, yan odada bazı tipler yere çökmüş elleriyle birbirlerine bazı işaretler yapıyorlardı.

Bunların sorunları ne dedim reiki mi ne o 'sporu' yapmaktalarmış, birbirleri arasında pozitif enerji transferi gerçekleştiriyorlarmış o şekilde.

Benim kuşağımdan adamlar böyle şeylerden anlamaz. Daha doğrusu benim kuşağımdan olup da bir şekilde fazla çalışmadan para kazanmış yarım akıllılar anlar da, bizler anlamayız.

Bize göre kadın ile erkek arasında tek bir pozitif enerji transferi şekli vardır, bizim aramızda en popüler olanı budur, hatta başka bir alternatifi de yoktur bunun.

O nedenle salonda oynaşmakta olan gruba kendi bildiğim en favori el işaretimi yapmayı düşündüm bir ara ama büyük ihtimalle bunu da yeni bir enerji transferi biçimi olarak algılayacaklardı (ki bir bakıma kesinlikle de haklı olacaklardı çünkü 'al, al , al, al' işaretini sallamak gerçekten de iyi enerji boşaltır insanın içinden)

Sonra işin yoksa otur bir de onlarla konuş dur bakalım.

 

* * *

 

Şimdi de, yeterince sorunumuz yokmuş gibi, bir de Prisma meselesi çıktı başımıza.

'Prisma eğitimi' almak için parayı bastıranlar soyunup oturuyorlarmış yere. El ele tutunup birbirlerinin enerjisini paylaşıyorlarmış.

Ben yıllar boyu bazı kadınları soyunmaya ikna etmek için çekmediğim ıstırap kalmadı, başarılı olamadım.

Keşke şu Prisma skandalı ben çocukken patlamış olsaydı o zaman hayatta çekmiş olduğum zorluklar da hiç yaşanmazdı.

Ben de onlar gibi gözüme kestirdiğim kadına 'Haydi ikimiz Tanrı'nın bizi yarattığı hale dönelim' derdim bu son derece makul teklifi herhangi bir kadının reddetmesi mümkün olmadığına göre bu gerçekleştiğinde de kendi bildiğim yöntemlerle enerji aktarmaya çalışırdım gayet tabii ki. Pozitif veya negatif hiç fark etmez

yeter ki aktarma işlemi başarıyla tamamlansın yeterli bana.

Şimdi böyle yazdığım için Prisma meselesiyle dalga filan geçtiğimi de sanmayın.

Tamamen aksi bir durum var ortada. Olacak bitecek gelişmeleri büyük bir heyecan ile beklemekteyim.

Özellikle 80 adet kırbaca ait fatura bulundu ya Prisma evinde, bunu haber aldığım andan itibaren aldı mı bir heyecan beni!..

Bunların nasıl kullanıldığını benden başka kimse merak etmiyor mu yahu!..

Tuncay Özkan'a sordum meseleyi bilmediğini söyledi, ama biliyormuş da sanki bunu benden saklamaktan zevk alıyormuş gibi bir hava sezdim onda.

Kendi teorimi söyledim, dominant teyzeler falan filan toplumda birtakım laflar dolaşıp duruyor sakın ha bunlar da böyle şeylere filan bulaşmış olmasınlar dedim.

Yani takmışlarsa bilmem lazım çünkü çoğunluğu eski Alman porno filmlerindeki 'Oh Ja, Oh Ja, Ohhhh Jaaaaaa' diye bağırıp lagada lugada giden seksin dışında tek bir şey bilmeyen bu toplumda kendimi yalnız hissediyorum uzun yıllardır, bu histen kurtulma yolu açılır belki, o yüzden ümitlendim.

Ama kimse anlatmadı bana o kırbaçların nasıl kullanıldığını şu ana kadar.

Bizim muhabirler bu işin kökenine ulaşsalar bile buna ait haberin AKŞAM'da yer alacağını zannetmiyorum.

Sayfalarda mayolu kadın resmine kızan bir genel yayın yönetmeni, kırbaç-kadınlar ve seks unsuru içeren bir hikayeyi de laubali diye girmez, buna eminim.

Olsa olsa bununla ilgili haber Hürriyet gazetesinde yer alır.

Oradaki arkadaşlar seksüel konulara karşı pek bir duyarlılar. 'S' kelimesini duyunca heyecanlanıyorlar.

Geçen gün 13 yaşındaki kızcağızın başına gelen felaketi öylesine bir detayda anlattılar ki meseleyi biraz daha uzatsalardı korsan yayıncılar gazeteyi ciltletip yeni bir porno dizisinin ilk sayısı olarak piyasaya sürebilirlerdi vallahi!

Şimdi oradaki araştırmacı arkadaşlardan basında bir ilki daha gerçekleştirmelerini bekliyorum.

(Cumartesi günkü Tam Saha Press yazımda bahsettiğim yazar David Fromm değil David Fromkin olacaktı. Bu dalgınlık için özür dilerim)

Deniz Gökçe

deniz.gokce@aksam.com.tr

Avrupa'da tarım desteklemesi değişiyor!

Tarım Türkiye'nin önemli bir sorunu. Tarım sektörü toplam nüfusun yüzde 35-40 arasını istihdam ederken, toplam üretimin sadece yüzde 10-15 arasını üretiyor. Tarım insanı en kötü eğitim, sağlık, ulaşım şartlarında fakir yaşıyor ve ülke de prodüktivite kıtlığı nedeni ile büyük kayıplara uğruyor. Bu nedenle tarım ekonomi ile siyasetin çatıştığı alan. Siyasette büyük ağırlığı olan tarım, ekonomide katkısı az olmasına rağmen ülkeye büyük faturalar çıkmasına neden oluyor. Bunun kaynağı da tarım desteklemesi olgusu. Bu olgu dünyanın her yerinde en büyük sorunlardan biri.

Aşağıdaki bilgiler 2001 rakamlarına dayanarak dünyadaki doğrudan tarım desteklemesinin boyutlarını ortaya koyuyor. Tabii bu rakamları nüfusa ve GSYİH büyüklüğüne oranlamak gerek ama tarım desteği her yerde büyük bir bütçe kalemi. Aşağıdaki rakamlar 2001 yılı itibarı ile milyar Euro olarak çiftçilere doğrudan ödenen, direkt sübvansiyon denen ödemelerin toplamını gösteriyor.

Wall Street Journal'in 2001 aralık ayı kurları ile ürettiği rakamlarına göre Avrupa Birliği 103 milyar Euro, ABD 55 milyar Euro, Japonya 52 milyar Euro, Kore 19 milyar Euro, Meksika 7.3 milyar Euro, İsviçre 4.7 milyar Euro, Kanada 4.4 milyar Euro, Norveç 2.4 milyar Euro, Polonya 1.6 milyar Euro, Avustralya 1 milyar Euro direkt destek ödemekte. Direkt destek demek tüm tarım desteği demek değil, tüm tarım desteğinin bir parçası demek.

Yarın detaylarına gireceğiz, çünkü detaylar henüz tam basına aksetmedi ve pek anlaşılamadı, ama geçen hafta Avrupa tarım desteklemesi konusunda çok ateşli tartışmaların yaşandığı bir hafta geçirmiş ve günlerce süren kavgalardan sonra bir anlaşma ortaya çıkmıştı. Ayın 26'sı olan perşembe günü gece sabaha karşı toplantıları terk etme şeklinde tehditler savuran Fransızlar da anlaşmaları kabul etmiş ve 40 yıldır geçerli olan CAP denen ortak tarım destekleme politikasında bazı konularda kompromiler oluşmuştu.

Brüksel'in CAP bütçesi Avrupa'nın toplam bütçesinin yarısı demek olan 50 milyar Euro boyutunda kalmaya devam edecekti.

Ancak Avrupa Birliği'nin çiftçilerin ürettiğine oranla destek ödemesi konusunda, destek ile üretimin bağı kısmen koparılacaktı. Böylece Türkiye'de doğrudan fiyat sübvansiyonu olan fındık, tütün, şekerpancarı gibi konularda oluşan ürün dağları, Avrupa'da da tahıl, et ve süt dağları olarak devam edemeyecekti. Ancak bazı istisnalar ve uyum süreleri, alınacak tedbirleri yumuşatıyordu.

Doğrudan destek durumu tüm dünya ülkeleri tarafından ve özellikle gelişen ülkeler tarafından AB aleyhine şikayet konusu olmuştu ve Doha Round Ticaret görüşmelerinin de önemli bir parçası idi. Brüksel'de yapılan anlaşmalara göre desteklerin büyük çoğunluğu üretime endeksli olmayacak, çiftliğin büyüklüğünü ve çevre etkileri ve hayvancılığa katkısına oranlı olacak. Ancak Fransa ve Almanya baskı yapıp tahıl ürünlerinde sübvansiyonunun yüzde 25 kadarını ve et üretiminde ise sübvansiyonun yüzde 40 kadarını doğrudan üretime bağlı bırakmak şeklinde bir taviz elde etmişler.

Yarın konunun detayları hakkında biraz daha bilgi edineceğiz, çünkü bu konu ülkemizi de yakından ilgilendiriyor. Avrupa'nın bu kararlarının genel kabul görmesi halinde dünya ticaret anlaşmalarında da tarım sektörü ile ilişkili bazı önemli değişiklikler olabilecek!

Semih İdiz

semih.idiz@aksam.com.tr

Vehimleri yenme süreci

Alman-Türk Vakfı, Konrad Adenauer Vakfı ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin ortaklaşa düzenledikleri 17. Alman-Türk Gazeteciler Semineri için hafta sonununu Kemer'de geçirdik. Konumuz, Irak, Türkiye ve Ortadoğu ekseninde Alman ve Türk dış politikasından yeni beklentilerdi. Ancak, ara başlıklarda bu kapsamın dışına çıkıldı ve AKP olgusunun analizi ile Türkiye'nin AB yolunda attığı son adımlar da tartışıldı.

Dünkü yazımda, Ankara'daki AB diplomatlarına atfen, 'Avrupa'da Türkiye konusundaki hava değişiyor' demiştim. Hafta sonunda Alman gazetecileri ile yaptığım görüşmeler bu kanaatimi pekiştirdi. Geçmişte bu tür seminerin, adeta 'gelenekselleşmiş' olan, 'Kürt sorunu' veya 'Türkiye'de sistematik insan hakları ihlalleri' konularına odaklaşması ve Türk ile Alman gazeteciler arasında kızgın tartışmaların yaşanması doğaldı.

Ancak, Adenauer Vakfı'nın Türkiye'deki Başkanı Dr. Wulf Schönbohm'un kapanış konuşmasında da işaret ettiği gibi, bu yılki seminerin en önemli özelliklerinden biri, bu tür gerginlikten tümüyle arınmış olmasıdır. Bunu kanımca 'işlerin ciddiye binmesine' yormalıyız. Başka bir ifadeyle, herkes Türkiye'de şu anda son derece ciddi bir reform sürecine girildiğinin farkında. Herkes aynı zamanda Avrupa'nın da önemli bir değişim süreci içinde olduğunun farkında.

Keza herkes, Irak krizi çerçevesinde, 'Antlantik' ilişkilerinde olduğu kadar, AB'nin içinde meydana gelen ayrışmaların ve bunların ileriye dönük olarak Avrupa için ortaya çıkardığı ciddi soruların da farkında.

Yeri gelmişken, Türkiye'nin bu kriz kapsamında oynadığı-veya oynamak istemediği -rolün, Almanlar için, büyük bir ilgiyle analiz edilmesi gereken konuların arasında yer aldığını söyleyebiliriz. Öyle anlaşılıyor ki, Meclisimizin tezkereyi reddetmesi, birçok Alman'ın gözünde Türkiye'ye-daha önce göremedikleri veya görmek istemedikleri-bir 'şahsiyet' sağlamış.

Bu genel durum da tarafları, doğal olarak, klasik ön yargılarla vakit kaybetmek yerine, karşılıklı olarak birbirlerini daha iyi anlamaya çalışmaya sevkediyor. Çünkü işler, özellikle Türk-AB ilişkileri açısından, gerçekten ciddiye binmiş durumda. Başka bir ifadeyle, eskiden daha çok 'akademik' ve 'soyut' bir kavram olan 'Türkiye'nin AB üyeliği,' artık 'olabilirlik' menziline girmiş bulunuyor.

Bu elbette ki Türkiye'nin yarın veya öbür gün, hatta önümüzdeki 10 yıl içinde, üye olacağı anlamına gelmez. Ancak, somut bir adım olan üyelik müzakerelerin 2005 yılı başında başlayabileceği düşünüldüğüne, herkesin konuya farklı bir açıdan bakması gerektiği de aşikar. Bu gerçekler ışığında Avrupa'nın kimi vehimlerini yenmeye başladığını görüyoruz.

AB ülkelerinde yaşayan yabancılara, 2005'te AB sınırları içinde serbest dolaşım ve yerleşme hakkının verilmesi bunun son örneği. Bu konuda daha önce var olan endişelerin, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yoğunlaşmış olan milyonlarca Türk'e 'serbest dolaşım' hakkının verilmesini de kapsadığı biliniyordu.

Ancak, sosyal konumları itibariye özellikle Almanya'da 'sınıf atlama' aşamasına gelmiş olan Türklerin bu vehimi büyük ölçüde anlamsız kıldıkları da bir gerçektir. Bu son gelişmeyi, Avrupa'nın, 'Türklerin AB üyesi olabileceği' kavramıyla ciddi bir şekilde yüzleşmesi ve bununla yavaş yavaş 'barışması' yönünde attığı bir yeni adım olarak görmek de mümkün.

'Avrupa Anayasası' taslağının, kıtanın Hıristiyan geleneklerine değil, laik geleneklerine atıfta bulunması ise burada önemli bir diğer göstergedir. Bu Türkiye'ye 'koşulları yerine getirirsen üye olabilirsin' mesajını göndermiştir.

Öte yandan, Türkiye'ye baktığımızda, muhafazakar çevrelerin direnişine rağmen bizim de 'vehimleri yenme' yönünde ciddi adımlar atmakta olduğumuz görülüyor. Burada, özellikle 'uygulama' alanında kat edilecek daha çok yol var. Ancak, gelişmelerin olumlu yönde olduğunu da kimse inkar edemez.

--

Coşkun Kırca

coskun.kirca@aksam.com.tr

Cemaatçilik ve milli bütünlük - I

Kısa bir süre önce çıkarılan kanunlarla yerel dil ve ağızlara (1) sırf TRT'nin televizyon yayınlarında yer verilmesi ve aynı ağızların devlet denetimi alıtnda özel kurslarda öğretilebilmesi kabul edilmişti. Şimdi - AB'den bu konuda hiçbir talep gelmeden- özel televizyon istasyonlarına da bu imkanın tanınmasının ve devlet okullarında bu yerel ağızların - herhalde mecburi olmaması gereken - derslere konu olmasının kabul edilmesi gündeme geliverdi.

Bu imkanların vatandaşın özel tercihlerine açılması, Anayasa'nın milli bütünlük ve tekil devlet ilkelerine - Fransa'ya benzer biçimde- doğrudan aykırı değlidir. Ancak, Türkiye'de konuşulan yerel ağızların ilkel ifade araçları olarak yayın ve öğretim konusu olmasını kişinin ve toplumun çağdaş uygarlığa ulaşması yolunda hiçbir faydası olmadığı apaçıktır. Bu tespitin dışında, yerel dil ve ağızlara bu imkanların tanınması sonucunda milli bütünlük fiilen bozulabilir mi? Asıl sorulması gereken soru işte budur.

Bazılarına göre, bu konuda hiç endişe duyulmamalıdır. Bu iyimserlik, Batı ülkelerinde, özellikle AB üyelerinde bu imkanların uygulanışına dayandırılmakta olup, Türkiye'nin şartlarının bu ülkelerinkinden farklı olmadığı tartışmasız bir kaziyye sayılmaktadır. Oysa, bu ülkelerin tarihi gelişmesi ve bugünkü şartları incelenecek olursa, tarihi verilerin de, bugünkü toplumsal şartların da bu iddianın bir bedahatmiş gibi ileri sürülmesine yol açamayacağı anlaşılır.

Almanya, Avusturya, Hollanda, Lüksemburg, İskandinav ülkeleri, Portekiz, Slovenya, Hırvatistan ve Malta'da bu konu ya yoktur ya da pek önemsizdir. Almanya ve Avusturya'da küçük milli azınlıkların dillerine bu imkanlar tanınmıştır; ama göçmen işçilerin dilleri bu kategorinin dışında tutulur. Rusya ile Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde önemli Alman azınlıklar; Romanya, Sırbistan - Karadağ ve Slovakya'da önemli Macar, Arnavut ve Boşnak azınlıklar; Bosna - Hersek'te federe devlet statüsünde Hırvat ve Sırp topluluklar; Arnavutluk'ta ufak bir Rum topluluğu; Makedonya'da önemli bir Arnavut topluluğu vardır. Osmanlı - Habsburg sınırının doğusundaki Balkan ülkelerinde büyüklü küçüklü Türk toplulukları mevcuttur.

Almanya ve Avusturya, nüfusça küçük Cermen olmayan azınlıkları konusunda hiçbir meseleyle karşılaşmadıklarından, bir yandan dışardaki Cermen azınlıkları korurken, Cermen olmayan topluluklar konusunda başkalarına ders verme tavrı içindedirler. Macaristan, Soğuk Savaş'tan sonra dışardaki çok kalabalık Macarlar'la faal biçimde ilgilenmiş; fakat, genel siyasi konumunda daha ileriye gidemeyeceği için azınlıkların korunmasına dair andlaşmalar akdetmekle yetinmiştir. Finlandiya'da çoğunlukla tam bir uyum içinde yaşayan - Fince'nin yanında resmi dil sayılan - İsveççe'yi konuşan kalabalık ve çok uygar bir topluluk mevcuttur.

Buraya kadar bahsi geçen ülkelerde yerel dil ve ağız problemi yoktur ve bunlar bize örnek olamaz.

(1) Dil kelimesi, kendi söz hamulesi, grameri, sentaksı ve kendisine özgü edebiyatı olan ve ağız kelimesi, bu vasıflara sahip olmayan ifade aracı anlamında kullanılmıştır.

Burhan Ayeri

burhan.ayeri@aksam.com.tr

Lağvedin Ordu'yu!

'Söz Sizde'yi dehşetle izledik. Katılımcıların tamamının konuşmalarından çıkardığımız sonuç 'Avrupa Birliği'ne giremeyişimizin tek sebebi Türk Silahlı Kuvvetleri'. Bizi esas şaşırtan, buna destek verenlerden birinin Cüneyt Ülsever olmasıydı. Gazetecilik hayatına bir dönem bizim de çalıştığımız yayın organında başlayan Nilgün Cerrahoğlu ise 'TSK Aleyhtarlığı'nın bayraktarlığını yaptı. İspanya'da Bask Modeli'ni şöyle bir geçiştirdi ama Savunma Gücü'nün yetkilerinin kısılışını, darısı başımıza der gibi, anlattı. Bölücülerin yıllardır telaffuz ettiği 'Ordu demokratik olmayan, meşruiyeti bulunmayan bir kuruluştur'u yapıştırdı. MGK'ya ise resmen 'Tu kaka' dedi. Anlaşılan, Cerrahoğlu yakın arkadaşı Zülfü Livaneli'den çok şeyler almış ve almaya da devam ediyor. Bu bayan gazeteci son MGK'da ünlü 8. Madde'nin tekrar gündeme geldiğini öne sürdü. Kaynak olarak 'Talabani ve Barzani'nin Sözcüsü' konumunda olan İlknur Çevik'in yönettiği gazete 'Turkish Daily News'i gösterdi. Yani resmen yalan söyledi. Biz ona doğrusunu iletelim. Kurul Üyesi hiçbir asker, 8. Madde ile ilgili tek kelime etmedi. Bu nasıl gazetecilik? Bu nasıl vatanseverlik? Uyum Paketi'nin yedincisi de geçse, AB'ye girişimizin garantisi yok. 'Askeri vesayet altına alacaksınız. Kıbrıs'ı vereceksiniz. Ege'de önümüze duvar örülmesini kabul edeceksiniz. Ermenistan'ın isteklerine evet diyeceksiniz. Yine de Avrupa Birliği için 'Yeşil Işık' yok. Sonra yeni bir şart ileri sürecekler; Kürdistan kurulsun!

 

* * *

 

Ceviz Kabuğu'nda da 'Ulusal Program' tartışıldı. Buradaki fark ise Türkiye'nin artı ve eksilerinin objektif olarak ortaya konmasıydı. CHP Milletvekili Prof. Dr. Haluk Koç ve AK Partili meslektaşı Emin Şirin, daha bizden yana tavır sergiledi. Telefonla katılan ATO Başkanı Sinan Aygün, 'Tezgahlanan oyunu' bir kez daha vurguladı. Hiç kimse 'Bölücü ağzı kullanmadı'. Sanırız Hulki Cevizoğlu'nun kafa yapısı bizim gibi. Yakında ona da bip atarlar; 'Kafatasçı'...

 

* * *

 

Birkaç haftadır Haber Türk'ün 'Doğrudan Doğruya'sında Vedat Yenerer ile Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ü izliyoruz. Genelde AK Parti'ye ve bazı dinci kesimlere bindiriyorlar. Anlayamadığımız nokta, neden bu kadar fazla bağırıyorlar? Sesin voltajını yükseltince ilgi mi artıyor? Kafa şişirip, seyirciyi kaçırdıklarının farkına varmalarını bekliyoruz.

--

Ali Tezel

ali.tezel@aksam.com.tr

Yurtdışı borçlanması ve Anayasa Mahkemesi kararı

3201 Sayılı 'Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanun'un 3. maddesi gereğince yurda kesin dönüş yapan vatandaşlarımız, dönüş tarihinden iki yıl içinde ilgili oldukları sosyal güvenlik kuruluşlarına (SSK, Bağ-Kur, T.C. Emekli Sandığı) başvurmaları şartıyla, yurtdışında geçirdikleri süreleri günlüğü 2 dolardan borçlanabilmektedirler.

Ancak, yurda dönüş tarihinden itibaren

2 yıl içinde başvurmayanların borçlanma hakkı kaybolmaktaydı, şimdi ise Anayasa Mahkemesi'nin 24.04.2003 günkü Resmi Gazete'de yayınlanan 2000/36 esas, 2002/198 karar sayılı ve 12.12.2002 tarihli kararı gereğince değişiklik meydana gelmiştir.

Bu karar gereğince;

-Artık 2 yıllık süre yoktur, dileyen vatandaşımız dilediği zaman yurtdışında geçirdiği süreleri belgelemek şartıyla borçlanabilir.

-Borçlanıp, yurda kesin dönüş yaparak kısmi veya tam emekli olan vatandaşlarımız da ülkemizden aylık almaya devam ederlerken daha sonra yeniden yurtdışında çalışmaya devam edebilirler.

Anayasa Mahkemesi'nin iptalinden sonra 3201 Sayılı Kanun'un 3. maddesi aşağıdaki şekilde değişmiş olup, altı çizili yerler tamamen iptal edilmiştir.

Daha önce 2 yıllık süreleri geçirmeleri nedeniyle borçlanamayan vatandaşlarımız da şimdi borçlanmak için başvuruda bulunabilirler.

'Başvurulacak kuruluşlar:

MADDE 3 - Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra yurda kesin dönüş yapanlar, kesin dönüş tarihinden itibaren;

a) Sosyal güvenlik kuruluşlarından hiçbirine tabi bulunmamaları halinde, Sosyal Sigortalar Kurumu'na,

b) Ev kadınları Bağ-Kur'a,

c) Prim, kesenek ve karşılık ödediği sosyal güvenlik kuruluşuna, yazılı istekte bulunmak ve yurt dışında geçen sürelerin tamamını veya dilediği kadarını döviz olarak ödemek şartıyla borçlanabilir, borçlanılan süreler ilgili sosyal güvenlik kanunlarındaki esaslar dahilinde değerlendirilir

Yurda kesin dönüş yapmış olanların borçlanmayla ilgili yazılı isteklerini sosyal güvenlik kurumuna kesin dönüş tarihinden itibaren en geç 2 yıl içinde yapmaları gerekir.

Yurtdışında çalışmakta iken veya yurda kesin dönüş yaptıktan sonra iki yıllık müracaat süresi içerisinde ölenlerin hak sahipleri de ölüm tarihinden itibaren iki yıllık süre içerisinde ilgili sosyal güvenlik kurumuna nıüracaat etmek suretiyle bu kanunla getirilen haklardan yararlanırlar.'

Turgay Renklikurt

turgay.renklikurt@aksam.com.tr

Kırkpınar elmas taşı

642.si düzenlenen tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nin ilk iki gününde ilgi biraz az gibiydi. Finale gelinceye kadar tribünler hep boynu bükük kaldı. İşin niyesi konusunda rivayetler muhtelif. Kimilerine göre 50 milyon lira olarak belirlenen biletler çok pahalı da ondan. Kimilerine göre de; ekonomik durgunluğun cebini vurduğu köylü-çiftçi kesiminin bayağı bir miktar tutan yol, konaklama, yeme-içme parasını denkleştirememesi, seyirci azlığının sebebi. Yerli seyircilerin ilgisi azalırken, yabancı ilgisinin artması ise, işin ilginç boyutu. Yakın bir gelecekte, Kırkpınar'a Koreliler ve Japonlar el koyarsa, kimse şaşırmasın. Ancak, onlar da Kırkpınar'ın bugünkü halinden pek memnun değiller. Otel Balta'da konuştuğumuz Koreli fotoğrafçı, '..Kırkpınar Yağlı Güreşleri, işlenmemiş elmas taş gibi ' derken, bir şeylerin mesajını verir gibiydi.

Edirne Belediye Başkanı Cengiz Varnatopu konuyu 27 günlük festival boyutuna taşıyıp, içerisine kültür-sanat renklerini de katmak istemiş. Fakat bu işler sadece iyi niyetle yürümez. Olay başlıbaşına uluslar arası bir uzmanlık alanı. O boyutta uzmanlar olaya el atmazsa, etkinliğin '.. pahalı panayır ' batağına saplanması, kaçınılmaz.

Bu yılki baş güreşlerde milleti öyle hop oturtup, hop kaldıracak kalitede güreşlere maalesef rastlayamadık. Geçmişin anlı-şanlı bazı güreşçileri, temposuz güreşler atıp, pasivite puanlarıyla elendi. Günahları boyunlarına, bu konuda bazıları 'doping kontrolleri, biraz daha sıkı yapılsın, güreşler hepten yavaşlar' dediler. Mehmet Güçlü'nün gazetemizde yayınlanan 'doping güreşin tabanına kadar indi' iddiası konusunda yetkililer 'gereği yapılacak' diyorlar.

Çoğu kez, işin gereği yapılmayıp, iddia sahibi hakkında 'gereği düşünüldü' denilerek kafa koparılmaya gidildiğinden; hayatım boyunca 'gereği yapılacak' lafından hep kuşku duydum. Ancak bu defa işin boyutu akıl almaz büyüklükte. 'Okul maçlarında bir de doping kontrolü yapılsa, neler ortaya çıkar, neler' diyenler bile var. Anlaşılan bu kez ilgililer işin gereğini ya yapacak ya yapacak.

Özetlemek gerekirse; Kırkpınar Yağlı Güreşleri gerçekten de tam anlamıyla 'doğal haldeki konumunu koruyan bir elmas taş' Yıllar boyunca 'şekil vereceğiz' diye önüne gelen çekiç vurmuş. Elmas hala ilk şekliyle duruyor ve görkemli güzelliğini ortaya çıkartacak 'işi bilen' usta elleri hasretle bekliyor.

TERCUMAN

ERGUN GÖZE

KÖŞEBAŞI

İstiklal

30.06.2003

CUMHURBAŞKANI Sayın Ahmet Necdet Sezer, Hükümetin, bazı üsleri Amerilalılar'a süresiz açan kararnamesini 'Süresiz olmaz.

Egemenliğe aykırıdır. Bir yıl süreli olsun ve her sene yenilensin' diye geri göndermiş. Çok yerinde bir tespit. Her konuda en az bu kadar dikkatli olmak gerektir. Çünkü bu günlerde yozlaştırılan mefhumlardan birisi de 'egemenlik'tir. Küreselleştirme taraftarları bu mefhumu yuvarlaklaştırıp ortadan kaldırma gayreti içindedirler. Bundan başka faktörlerin de katkısıyla epeyce yol da almışlardır.

Bu işin başlangıcı galiba istiklali egemenlik yaptığımız güne kadar çıkar. Çünkü istiklal çok başka bir şeydir. İstiklalini korumak üzere ayaklanmış ve yedi düvele karşı durmuş bir milletiz. Bu uğurda can vermiş, kan dökmüş bir ecdadın ahfadıyız. 'Ya İstiklal Ya Ölüm' milli parolamız olmuş, o uğurda çoluk çocuk yollara dökülmüş, İzmir'e kadar soluk soluğa koşmuşuz. Ölenler ölmüş, şehit olmuş kalan gaziler istiklalimizi kurtarmışlar. Her milletin milli marşı vardır bizim 'İstiklal Marşımız'. Bu bile bir tarihi süreci ve çok mühim bir farkı yansıtmakta ve ortaya koymaktadır.

Milletlerin galiba millet olmasının en mühim şartı da İstiklal sahibi olmasıdır. Dikkat edilirse, yurdumuzu parçalamak ve her parçada başka etnik gruplara istiklal vermek sevdasında olanlar vardır. Hatta AB bütünüyle buna angaje olmuştur da denebilir. Nitekim

AB'nin büyük bir titizlik ve hırçınlıkla üzerinde durduğu vazgeçilmez konulardan birisi de, Kıbrıs'taki Türk varlığının yani KKTC'nin, Bay CÜ'nün ve benzerlerinin alkışları arasında, büyük fedakarlıklarla elde edilmiş istiklalini ortadan kaldırmaktır.

Başka sahalara dikkat!

NE var ki, Sayın Cumhurbaşkanı, istiklalimiz konusundaki dikkatini başka sahalarda da göstermelidir. Zira, bilhassa AB'ye girme

konusundaki aşırı isteklilik yüzünden, Türkiye her bakımdan, müstakil bir devlet değilmiş de bir dominyon, hatta bir sömürge imiş gibi taleplere maruz kalmaktadır. Hatta akıllı sömürgeciler, biraz varlık sahibi sömürgelere bile bu kadar açık ve üstelik Ermeni kartı, Kürt kartı gibi yüzsüzlüklerle ve çok açık azılı düşmanlık gösterileriyle dayatamazlar.

Ne kadar gariptir kulaklarımız henüz 'Tam Bağımsız Türkiye' haykırışlarını unutmadı. Onlar neredeler şimdi? Hepsi arazi... Çünkü 'Tam Bağımsız Türkiye' diye bağırırlarken Sovyet emperyalizmi namına bağırıyorlardı. Türk istiklali namına değil. Şimdikilerin çoğu da AB yahut ABD namına istiklalimizden fedakarlık yapıyorlar.

Değişen dünya şartları imiş, küreselleşme imiş, tek kutuplu dünya imiş, falanmış festekizmiş bunların hiçbirisinin ciddi bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Gördüğümüz, bizden başka hiçbir devlet, istiklalinin burnundan kıl aldırtmıyor. İstiklali olmayan ve olması da icap etmeyen topluluklar istiklal kazanabilmek için binbir dereden su aramaktalar. Biz ise, 'kanla irfanla' elde ettiğimiz istiklalimizden

fedakarlık etmek için adeta fırsat beklemekte, elimizden geleni yapmaktayız. Sayın Cumhurbaşkanı'ndan son bir ricamız peşpeşe

affettiklerinin de Türk istiklaline kastetmemiş olmalarına dikkat buyurmalarıdır.

SERVET KABAKLI

GÜN IŞIĞI

'Türk Mill” Başkanlık Sistemi'

30.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 30.06.2003 - 'Türk Mill” Başkanlık Sistemi'28.06.2003 - Çatlı'ya rahmet!..27.06.2003 - Coğrafya değil Vatan!..26.06.2003 - Ben 'Aşk'a aşığım25.06.2003 - 'İyi'yi alkışlama hasreti...24.06.2003 - 23.06.2003 - Başka Türkiye yok!..21.06.2003 - Böyle düzenin düzenini bo...20.06.2003 - Uyum suyum yasaları19.06.2003 - Tesadüfünüzü sevsinler sizin18.06.2003 - Sağı-solu, kıblesi belli olmay...17.06.2003 - Sibelcik'in dramı...16.06.2003 - 'Baba'lık üzerine...14.06.2003 - 'Terörist Çin mazlum Doğu Türk...13.06.2003 - 'Kızıl-Sarı Ejderha'ya dikkat....Tüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

Azİz dostumuz, ağabeyimiz Abdurrahman Keleşoğlu, milletimizin yapısına en uygun demokrasi tarzı olan 'Başkanlık Sistemi' üzerinde kafa yoran, göz nuru, gönül teri döken haysiyetli bir aydınımızdır. Halen, Ankara Ağır Ceza Hakimi olarak görev yapan

Keleşoğlu, yaklaşık 15 yıldan beri mesleğine gösterdiği ihtimamın yanında, 'Türk Mill” Başkanlık Sistemi'ni, dostlarıyla, bu ülkenin okur-yazarlarıyla, siyaset ve devlet adamlarıyla yazışarak veya bizzat sohbet ederek tartışmaya çalışıyor.

Aslında Türkiye'de başkanlık sistemi, çok partili hayata geçildikten sonra ilk defa, Başbuğ Alparslan Türkeş liderliğinde, milleti yüceltme ülküsünün partisi olarak, 'Üç Hilalli Bayrağı' yeniden kaldıran MHP'nin programında, şumullü olarak yer almıştır. 'Mill” Devlet-Güçlü İktidar' başlığı ile taçlandırılan ve MHP Programı'na yüzakı olarak konulan, davaya gönül vermiş insanları da

heyecanlandıran bu görüş; herhalde 12 Eylül Darbesi'nden sonra, dayatılan şemaya göre parti kurma metoduna uyulduğu için, MHP'nin devamı olarak kurulan MP, MÇP ve nihayet yeni MHP'nin programlarında hakettiği yeri bulmamıştır.

Bugün, Gazetemiz Halk'a ve Olaylara Tercüman'ın manşetinde, can dost Metin Işık'ın imzasıyla okuyacağınız araştırma-haberde, görüş belirten bazı siyasetçilerimizin fikirleri de gerek 12 Eylül'de kapatılan MHP'nin programından, gerekse Abdurrahman

Keleşoğlu'nun araştırmalarından ilham almaktadır.

Dünden yarına Mill” Devlet NİTEKİM 12 Eylül sonrasında, tek başına iktidar olan ANAP'ın Kurucu Lideri, Merhum Cumhurbaşkanımız Turgut al, 'Başkanlık

sistemi Türkiye için en uygun sistemdir' fikrini ilk telaffuz eden devlet adamıdır. O devirde Özal'ın bu görüşüne destek veren tek devlet adamı da Merhum Başbuğ Alparslan Türkeş'tir.

Devrin DYP'sinin Genel Başkanı olan 'Baba' ünvanlı ve 'baba kompleksli' siyasetçisi Sayın Süleyman Demirel'in başını çektiği, bütün zamanlarda var olan 'cırcırlar korosu' da Merhum Özal'ın tartışmaya açtığı ve merhum Başbuğ'un desteklediği 'Başkanlık

Sistemi'ni, devrin şartları veya siyas” menfaatler icabı derhal reddetmişlerdi. Gerekçeleri neredeyse aynı idi... 'Türkiye'yi diktatörlüğe, devlet terörüne ve bölünmeye götürebilir...'

Ama tarih hep tekerrürden ibaretti ve Sayın Demirel'in siyaset anlayışı, 'Dün dündür, bugün bugündür' kalıbı üzerinde yaylanıyordu. Sayın Demirel, Özal'ın vefatından sonra oturduğu Cumhurbaşkanlığı koltuğunda, Özal'ın Başbakanlığı sırasında ortaya attığı fikirleri, virgülüne kadar tekrar etmeye başladı. Üstelik 'kendisi için bir şey istiyorsa namert oğlu namertti...' Artık, Sayın

Demirel de 'Türkiye derhal başkanlık sistemine geçmelidir' diyordu ve bu görüşü istikrarla destekleyen devlet adamı, yine Başbuğ Türkeş'ti...

Haydi Büyük Türkiye'ye!

TÜRKİYE'DE, adına 'sistem' denilen ucubenin hamleleriyle, ters veya düz esen rüzgarlarıyla destek yelkenlerini şişirip; bugün Başbakanlık Makamı'na oturmayı başaran Sayın Tayyip Erdoğan'ın gönlünde, 'Türkiye'nin, demokrasi ortamında halk oyuyla seçilmiş ilk başkanı olmak' aslanının yattığı da bizzat kendi beyanlarıyla sabittir.

Ancak şimdilerde dıştan dayatılan, bir kısım basın ve enteller tarafından milletimize yutturulmaya çalışılan 'etnikli, eyaletli, ekümenlikli başkanlık sistemi düzenbazlığı', bedenimize-bünyemize asla uymayacak bir elbisedir.

Biz küreselleşme-globalleşme veya Ozan Arif'in tabiriyle 'tombullaşma' dümeniyle, ABD-AB koalisyonunun hakim olmaya çalıştığı

bu yüzyılda, Cenab-ı Hakk'ın, Müslüman Türk Milleti'ne de 'hacet kapılarını' açtığına inanıyoruz. Biliyoruz ki Türkiye'yi ve bu necip

milleti karşılıksız seven yiğitler kervanı, bazı ehliyetsiz rehberlerin beceriksizliği yüzünden konakladığı ümitsizlik diyarından, gerçek

rehberlerini bulup, yeniden yola dizilecektir. İşte bu kutlu yürüyüş başladığı anda, hedef 'Cihan Devleti Türkiye' olacaktır. Bunun yolu da 'Mill” Devlet-Güçlü İktidar'dır. Bir başka deyişle 'Türk Mill” Başkanlık Sistemi'dir.

Bu ülkeye ve millete sevdalı bütün dostların, aziz dost Abdurrahman Keleşoğlu'nun, bir hukuk adamı ve millet sevdalısı aydın belagatiyle kaleme aldığı, 'Türk Mill” Başkanlık Sistemi*' adlı 127 sayfalık kitabı, bu büyük ülkünün alfabesi olarak görüp okumalarını, naçizane tavsiye ediyoruz.

Haydi sinsi ve kalleş çakalların ele geçirdiği yaylalarda, dağlarda, ovalarda hatta deryalarda hürriyet timsali Bozkurt olmaya!.. Haydi

düzensizlik üzerinde düzen kuranların dümenlerini bozmaya!.. Haydi 'Hazret-i P”r-i Türkistan Hoca Ahmet Yesev”'nin açtığı nurlu ufuklardan, ålem'i yeniden adalet üzre nizamlamaya!.. Haydi alperenlik, gazi-dervişlik, haydi şehitlik yoluna!..

'Hac yolunda ölmeyi göze alan karıncacık'tan daha mı az cesursunuz yiğitler?!..

Haydi Büyük Türkiye'ye!..

* İsteme adresi: P.K. 21 Adliye Sarayı/ ANKARA

 

--------------------------------------------------------------------------------

SIRRI YÜKSEL CEBECİ

BANA GÖRE

Bu yazının mutlaka okunması gerekiyor!

30.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 30.06.2003 - Bu yazının mutlaka okunması ge...29.06.2003 - 280 trilyonluk kıyak!28.06.2003 - Allah akıl versin!27.06.2003 - Yargıtay'da seçim veya nerede...26.06.2003 - Başbakan ve önyargılılar...25.06.2003 - Dinlenmeler bir sigara içimi.....23.06.2003 - Kimin haddine!22.06.2003 - Namussuzlar!21.06.2003 - Bugünün gericileri20.06.2003 - AKP başarılı olmak zorunda...19.06.2003 - DYP neden yükseliyor?18.06.2003 - Hukuka uygun darbe olur mu?16.06.2003 - 'Devrim'in sonu mu?15.06.2003 - İhtilal provası14.06.2003 - Reddedilen miras ve bir mirasy...Tüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

SUSURLUK Davası'nın tek siyasi sanığı Sedat Bucak hakkında beraat kararı verilmesi, kimilerini çıldırttı.

Onlar için, Mardin'de 13 yaşındaki bir kıza tecavüz edenlerin tümünün, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmalarının hiç mi, hiç önemi yok!

Öyle ya, 13 yaşındaki kızın namusundan, ruhsal ve bedensel çöküşünden, hatta hayatından onlara ne!

Toplumdaki yozlaşmanın, ahlaksızlığın, namussuzluğun boyutuna bakmaz onlar!

Sosyal Sigortalar Kurumu'nu soyup soğana çevirenlerin yargılandığı 'Neşter Operasyonu Davası'nda, sanıklardan 8'inin 100 bin dolar kefaletle tahliye edilmesi de umurlarında değil...

Sanıkların, bankaların kapalı olduğu ve ATM'lerden bu miktarda paranın çekilmesinin mümkün olmadığı saatlerde bu kefalet ücretini nasıl denkleştirdiklerini sormuyor, sorgulamıyorlar bile...

Varsa yoksa Susurluk

KİŞİ başına 100 bin, toplam 800 bin dolar!

Kişi başına 145, toplam 1.1 trilyon lira!

Birkaç saat içerisinde bu kadar para nereden bulundu, nasıl bulundu? Onlar için bu soruların hiç önemi yok! Sanık yakınları, 'arkadaşlarımızdan aldık' diyorlar ya... Bu beyan yeterli!

Kimse, 'Millette ne arkadaş var be...Birkaç saat içinde 100 bin dolar denkleştirebiliyor ve gözünü kırpmadan arkadaşının önüne atabiliyor!' demiyor, diyemiyor.

Bu 800 bin doların kaynağının araştırılması kimsenin aklına gelmiyor bile!

Irza geçen geçsin, çalan çalsın, vuran vursun, soyan soysun!

Hırsızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık, namussuzluk, vurgun, soygun çeteleriyle uğraşmaya ne gerek var!

Varsa yoksa Susurluk Çetesi!

Çetelerin çetesi, Susurluk Çetesi... Ötekiler çete mi ki...

Örgütlü hırsızlığın, ırz düşmanlığının, namussuzluğun, vurgunun, soygunun adı ne zamandan beri 'çete' oldu?

Namussuzluk dizboyu

'SEDAT Bucak için verilen beraat kararına tepki gösterilmezse, aydınlık Türkiye eylemi yapan sivil toplumun şevki kırılacak' mış!

Vah vah!

Önce 'aydınlık' mı, yoksa 'ahlak ve namus' mu?

Ahlaksızlıkların ve namussuzlukların daha iyi görülebilmesi için mi 'aydınlık Türkiye' istiyorsunuz?

Mardin'de 13 yaşındaki kıza nasıl tecavüz edildiğini daha iyi görebilmek için mi?

Yoksa, 'Neşter Operasyonu Davası' sanıklarının DGM Adli Emanet Memurluğu'na yatırdıkları toplam 800 bin doları daha iyi görebilmek için mi?

Pınar Altuğ'u boşanmanın eşiğine getiren Prisma Tarikatı, Prisma Şirketi'nin 1 trilyon vergi kaçırdığı iddiası ve tarikat üyelerinin

'Tanrı'nın bizi yarattığı hale dönelim' diyerek çırılçıplak kalana kadar soyunmaları ve el ele tutuşarak sabaha kadar ayin yapmaları(!)

çok mu önemli?

İsteyen istediği kadar soyunsun, isteyen istediği kadar vergi kaçırsın, isteyen istediği rezaleti işlesin!

Vergi kaçakçılığı, vurgun, soygun, namussuzluk isterse diz boyu olsun!

Geçin hepsini bir kalemde...

Varsa yoksa Susurluk!

Ah Susurluk, asıl kimlere mezar olman gerektiğini bilemedin sen!

 

 

--

NAMIK KEMAL ZEYBEK

IŞIĞA DOĞRU

Bir de La Rouche'den dinleyelim

28.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 28.06.2003 - Bir de La Rouche'den dinleyeli...27.06.2003 - Uyanmak vakti gelmedi mi?26.06.2003 - Bu cadde çıkmaz sokak21.06.2003 - A.Yesevi N. Atsız S. Ayveri ve...20.06.2003 - Türk'e Türk düşmanlığı propaga...19.06.2003 - Plaket14.06.2003 - K.G.K.13.06.2003 - Doğu Türkistan12.06.2003 - Yobazlık07.06.2003 - Ahmet Yesevi'de eğitim hangi ...06.06.2003 - Özümüzü kesen kılıç05.06.2003 - Bizim kılıcımız niye bizi kesi...31.05.2003 - Matrix'e karşı Kurtlar Vadisi30.05.2003 - Ordu neye gerek29.05.2003 - Mehmet Irmak'a rahmet olsunTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

'Globalizm ABD'si ile 'gelenekten gelen ABD' ayrımının iyice anlaşılması bugün dünyada olan bitenleri kavramak bakımından çok önemli.

Bugün dünya çok ciddi bir tehditle karşı karşıyadır. Sığ bir bakışla bu tehdidin kaynağı ABD olarak görünüyor. Gerçekte ise aynı tehdit ABD için de söz konusu...

Tehdidin adı 'globalizm'dir. ABD teslim alınmış ve kullanılmaktadır. ABD bilgi toplumunu oluşturdu. Global güç ise bu gelişmeyi denetim altına aldı ve tersine çevirdi. Bilgi çağı ABD'si ise direnişe geçti. Globalizm AB'de ve birçok yerde ahtapot kolları oluşturdu.

İş çok ciddidir... İyi anlaşılır ve karşı önlemler alınırsa bu bela da gelip geçer... Aksi halde yine geçer ama delip geçer...

Kulak verelim

AMERİKAN Demokrat Parti Başkan aday adayı La Rouche... Bakınız neler söylüyor:

'Bu aileler parazit sürüleri gibi belli amaçlarla bir araya gelebiliyorlar. Avrupa'nın parlamenter sistemlerini bu aileler Merkez Bankası aracılığı ile kontrol ediyorlar. IMF de bunların kontrolünde. ABD'nin egemenliği altında faşist bir dünya sistemi kurmaya çalışıyorlar.

Öte yandan İngiliz Kraliyet Ailesi tarafından kurulmuş bir takım çeteler var. Dolayısıyla bir dizi Yahudi gangasterle karşı karşıyayız.

Bunların paraları ise organize suçtan gelmektedir.

Aynı zamanda aşırı sağ ve aşırı solun oluşturduğu bir ittifakı da içeriyor. Örneğin Cheney ya da Wolfowitz gibi kişilerin etrafında, eskiden beri Troçkist olarak bilinen kişiler de var. Bu kişiler bir manada askere yazılır gibi kaydedildiler. Ve faşist çeteye alındılar.

Bu ekibin politik hedefleri, milli değildir, bu anlamda bölgesel de değildir. Ama globaldir. Amaç, uluslararası faşist bir hükümet kurmaktır. Bunlar Amerika'nın kendi geleneksel siyasi kurumlarından gelecek bir harekete karşı çok duyarlılar. Dolayısıyla benim amacım da onlara karşı, organize karşı saldırı hazırlamak.'

Türkiye'nin görevi

LA Rouche Türkiye'yle ilgili de bilgili... Türkiye'nin yerinin değerini unutanlara bir bu Amerikalı'nın ağzından hatırlatalım:

'Selçuklular, Osmanlı'nın ortaya çıkışı, Atatürk'ün üstün dehası, Cumhuriyet'i kurması. Atatürk'ün savaşçılığından, komutanlığından önce gelen özelliği, siyasi dehasıydı. 20. Yüzyıl'ın ender şahsiyetlerindendir. Türkiye, Ortadoğu'da da etkin bir rol oynamıştır. Arap dünyasında etkindir. Türkiye'nin tarihi ve kültürel birikimi vardır ve bunlar Türkiye'ye bir görev vermektedir. Dünya sisteminin yeniden düzenlenmesi gibi. Örneğin Avrupa'ya İran ve Hindistan'a olduğu gibi yakındır. Orta Asya'da Türk dilleri konuşan halklarla

birlikteliği vardır. Dolayısıyla yeniden düzenlenmiş bir dünya içinde Türkiye'nin çok önemli bir stratejik yeri vardır.'

 

VEDAT ZEYDANLI

GÜNÜN İÇİNDEN

Bin nasihattan...

26.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 26.06.2003 - Bin nasihattan...24.06.2003 - En büyük felaket19.06.2003 - Halk neye güvenecek17.06.2003 - N'olcek şimdi?10.06.2003 - Baykal da aynı yolda04.06.2003 - Hürriyet ve yöneticisi02.06.2003 - Nereye kadar...01.06.2003 - Haydi bir ilk olsun28.05.2003 - Pişkinliğin ötesi26.05.2003 - Buruk sevinç25.05.2003 - Sorumluluk tatilde mi?21.05.2003 - Yaptım oldu mu?19.05.2003 - Bugün 19 Mayıs18.05.2003 - Para fazla olunca14.05.2003 - Riyad katliamıTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

YAPILAN kamuoyu araştırmasında ABD vatandaşlarının İran ve Suriye'ye de, Afganistan ile Irak benzeri operasyon düzenlenmesini istedikleri sonucu çıkmış(!)

Ne kadar gerçek, belli değil.

Anketi kim yapmış?

Kaç kişiyle konuşulmuş?

Operasyon isteyenlerin oranı ne?

Bunlar devlet sırrı (!)

Açık olan ise süper güç'ün, kendi çıkarları doğrultusunda, önce Ortadoğu'da, sonra da dünyada yeni bir düzen kurma planıdır.

Hedef saptanmış.

Uygulamaya başlanmış.

Afganistan ile Irak'ta alınan sonuçlar güvercinleri sindirmiş, şahinleri şahlandırmış.

Sırada eski şahlar ülkesinin olduğu anket sonuçlarıyla dolaylı yoldan açıklanmış.

İran'a göre daha kolay lokma varsayılan Suriye, bir sonraki aşamaya bırakılmış.

Asgari risk

İRAN ordusunun homojen bir yapıda olduğu ve muhtemel bir müdahalenin Irak'daki gibi kısa sürede sonuç vermeyeceği, konunun uzmanlarınca biliniyor.

O sebeple ince ayar yapılıyor.

ABD komutasındaki operasyona katılacak koalisyon gücünün teşkili için diplomatik temaslar sürdürülüyor.

Felaket geliyorum demez.

Çatkapı, karşınıza dikilir.

Böylesi sürpriz(!) ile karşılaşmamak için sinyalleri algılamak, gerekli önlemleri öncelikle almak, devlet adamlığının olmazsa olmaz şartıdır.

Irak Savaşı sırasında ve öncesindeki tutumu dolayısıyla ABD'nin Türkiye'ye karşı tavrı biliniyor.

Stratejik ortaklığın rafa kaldırıldığı da...

Pekiii...

Son günlerde ne oldu da ABD 'istersen gel dönelim eski günlerimize' şarkısını söylemeye başladı?

Kendi yanlışını mı anladı?

Türkiye'nin haklı olduğunu mu kabullendi?

Tabii ki hiç birisi...

ABD; zararın neresinden dönülse kardır mantığıyla davranıyor.

Küs kalmak lüksü

SAVAŞA 200 kişilik sembolik bir güç ile katılan Polonya'nın, abartılı şekilde onurlandırılıp ödüllendirilmesi, ABD'nin geleceğe dönük taktik uygulamasıdır.

Gösteri 'Bize katılan kazançlı çıkar' mesajıdır.

Türkiye bu oyuna gelmemelidir.

Bir yanlışı, başka yanlışla telafi yoluna gitmemelidir.

Tezkerenin çıkartılmayışı hata idi.

Irak Savaşı dışında kaldık, serzeniş ve sitemleri aşan, suçlamaya varan beyanlara muhatap olduk.

Demokrasinin kuralları, Meclis'in iradesi söylemleri ile gerginliği yumuşatmaya çalıştık.

Bugünlere geldik.

Ancak; bu bahar havası bizim ikna kabiliyetimizden değil, ABD'nin gelecekteki ihtiyacı sebebiyle doğdu.

Şimdi ikinci yanlışı yapmamalıyız.

Muhtemel İran ve Suriye operasyonlarında aktif rol üstlenmemeliyiz.

Bir musibet bin nasihatten evladır deyimini unutmamalıyız.

Dolayısıyla, sunulan havuca uzanmamalıyız.

Irak Savaşı'nda yanlış, bu defa ise doğru olacak tutumumuzu kararlılıkla ve açıkça deklare ederek sürdürmeliyiz.

Son pişmanlık işe yaramıyor...

 

SEVİNÇ ÇOKUM

HEVENK

Şu, Harry Potter masalı

25.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 25.06.2003 - Şu, Harry Potter masalı18.06.2003 - Ah şu eğitim!11.06.2003 - Ömer Seyfettin çizgisinde11.06.2003 - Ömer Seyfettin çizgisinde04.06.2003 - Yanımızda nefes alan biri28.05.2003 - Oy Dingala'nın nesi var?21.05.2003 - Kerkük kumruları14.05.2003 - Hemşirelerimiz07.05.2003 - Sıfatlara ne oldu?30.04.2003 - Çanakkale duyguları23.04.2003 - Puan cetveli çocuklarımız16.04.2003 - Nobel dedikleri09.04.2003 - Nisan'ın bereketiyleTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

BİR gün bir kadın yazar denize olta atarcasına yazdığı şeyleri bir yayınevine gönderiyor. Tıpkı sinema filmlerindeki gibi, hiç beklemediği bir an yayınevinden olumlu cevap geliyor. 'Aman bu eseri hemen basalım acele gelin!' Herhalde buna benzer bir çağrı.

Eser bilmem kaç adet basılıyor. Derken bilmem kaç baskı yapıyor patlıyor, patlıyor. Sinema endüstrisi de bu arada harekete geçiyor, kitap filme uyarlanıyor. Yazar kısa süre içinde Kül Kedisi'ne masal perisinin yardım etmesine benzer bir havalanışla dünya ünlüsü biri oluveriyor. Filmi izleyecek olanların kuyrukları caddeler boyu uzuyor. Kitap yeniden ve yeniden basılıyor devamı yazılıyor ve bu kez satın alma kuyrukları sokaklara taşıyor...

Deli alacası değilmiş

ADI Harry Potter. İşte şimdi beşinci cildi yayınlanmış Herhalde ardından yeni filmler gelecek... Harry Potter denen uydurmaca yahut deli alacası bunu hak etti mi etmedi mi? Şüphesiz dünya ülkelerinde bizim masallarımız da dahil ondan daha güzelleri vardı ve vardır. Şöyle bir düşünün klasik masal ve hikayeleri... Ve özellikle seksenlerden sonra gelişen çocuk edebiyatımızı.

Evet masal, çizgi filmler çocuklar için gerekli olmasına gerekli de insanlığa yararı olabilecek değerleri de masal motiflerinde bulmalıyız. Yoksa cadı oyunları kafa karıştırmaktan ve bulandırmaktan öte bir işe yaramaz. Ama günümüzde reklam dünyası ve

büyük pazarlama şirketleri için bir nesneyi veya insanı zirveye çıkarmak hiç de güç değil... Çağın oyunu ve silahı bu... Yeter ki insanoğlu şişirilmiş balonlara uzanmaya devam etsin.

Bu sadece Harry Potter'in yazarı için geçerli değil, kısa zamanda popüler hale getirilen daha başka yazarları, sanatçıları da içersine alıyor. İnsanoğlunun ilgisi hep başkalarında olan yönündedir. Yani şu taklitçilik ve rekabet noktasında. Moda dediğimiz tutku toplumun yapısında var zaten. Çoğu zaman biz kendi isteğimiz doğrultusunda değil, bize sunulanların arkasındaki beklentiye göre hareket ediyoruz. Kısacası yönlendiriliyoruz. Bizi yönetiyorlar. İnsanın hür seçimi de bu arada güme gidiyor.

Zenginliği yakaladı

BUGÜN Harry Potter'in yazarının sahip olduğu servet İngiltere Kraliçesi'nin servetini geçmiş bulunuyor. Harry Potter artık Mcdonald'sı hamburgeri, Coca Cola gibi bir şeydir. Artık her yerde her şeyde bu gözlüklü çocuğun hayretten açılmış gözlerini

resimleyen tişörtler, oyuncaklar, bulmacalar, defter kaplama kağıtları, çıkartmalar... Hatta nevresimlerde bile Harry Potter motifleri yer alıyor. Yani kısacası beyin yıkama metoduyla yapılan pazarlamaların en güçlü ve etkililerinden biri daha asra damgasını

vuruyor.

Pazarlamanın ardında kimler, hangi kuruluşlar vardır bilemeyiz ama bu propagandanın yeni bir zaferidir.

Oysa ki Harry Potter nedir? Şu bizim masallarda da rastladığımız ne sihirdir, ne keramet sözü paralelinde süpürgeli uçan cadıların, kılık ve biçim değiştirmelerin hakim olduğu, büyüyü temel alan, bir sürü gerçek dışı tuhaflıklar sergilenerek bir bakıma yerleşik paslı düşüncelerin yerildiği, kötülerin cezalandırıldığı bir serüven. Zaten bütün masallarda kötüler cezasını bulur, iyiler mükafat görür ve

sonsuz nimete kavuşurlar.

Bunca acımasız, bunca kötülerin ve ezenlerin hakim olduğu bir dünyada elbette insanoğlu yine masala, gerçeküstü'ye sığınacaktı.

Öyle de oldu. Ancak Harry Potter dünyada ezilenleri kurtaramadı. Hatta diyebilirim ki kapitalizm yeni bir kahraman kazandı. Adı Harry Potter...

 

YAVUZ BÜLENT BAKİLER

DÜŞÜNDÜKÇE

Müslüman anamın Şaman inançları

24.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 24.06.2003 - Müslüman anamın Şaman inançlar...17.06.2003 - 'Dürzü, güruh, cümbüş yeri'10.06.2003 - Köksüz ve Katil bir kelime: Ne...01.06.2003 - Darbe tellalları25.05.2003 - 'Alevi olmak için...'18.05.2003 - Ozan Arif11.05.2003 - Analarımız04.05.2003 - Ahmaklık ve alçaklık27.04.2003 - Kolay Atatürkçülük13.04.2003 - Ah Kerkük! Ah Musul! Ah Erbil!06.04.2003 - Ben de 2. Abdülhamid Han hayra...30.03.2003 - Mehmet Ali Kalkan'ın şiirleri23.03.2003 - Caferi kardeşlere alkış23.03.2003 - Cafer” kardeşlere alkış16.03.2003 - Neden, ulusal, koşul örneğin, ...Tüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

ANAM, çok dindar bir kadındı. Kendimi bildim bileli, beş vakit namazında niyazındaydı. Sevgili peygamberimize, seçilmiş dört halifemize veya evliyalarımıza dair bir menkibe anlattığı zaman, sesinin titrediği, gözlerinin dolduğu olurdu.

Anamın Namazları başlıklı şiirimin iki kıtası şöyle:

Anam, namaza durur günde beş vakit

Bir aydınlık duyarız ondaki büyük huzurdan

Aydınlanır içimiz, odalarımız...

Yüzündeki ince, mübarek nurdan.

*

Üçleri, yedileri, kırkları mı düşünür?

Bir gariplik çöker üzerine her akşam

Hem ağlar iplik iplik sessiz-sedasız

Hem namaz kılar anam.

.............................

Şaşıracaksınız ama gerçek: Benim anam, yaşadığı müddetçe, hem İslam'ın farzlarına, sünnetlerine, hem de Şamanizm'in bazı geleneklerine sımsıkı bağlı kaldı. Mesela bazı dilekleri için gider, Sivas'taki Mum Baba Türbesi'ne mum yakardı. Sonra, Tekke Önü'ne çıkar, oradaki çalılara bez bağlardı. Kardeşlerimi ve beni, eşik üstünde oturtmazdı. 'Ocakları temiz tutun. Ocakların sahibi vardır' derdi. Ay tutulduğu zaman, bahçeye çıkmamı, teneke çalmamı isterdi. Çünkü Ay'ın, cinler tarafından tutulduğuna inanır, cinlerin, o tangırtılı-tungurtulu seslerden korkarak, ayı bırakıp kaçacaklarını sanırdı!..

Ana yüreği işte...

Ben, sevgili anama, bunların İslamiyet'te katiyyen yeri olmadığını söylerdim. Ana derdim, hem namaz kılıyorsun, hem de gidip şuraya-buraya mum yakıyor; bez bağlıyorsun. Bunlar, İslamiyet'in değil, Şamanizm'in inançlarıdır. Vazgeç bunlardan. Günaha batıyorsun!

Yüzüme nasıl, nasıl, nasıl acıyarak baktığını, ana yüreğinin nasıl kavrulduğunu anlatamam.

- Oğlum! derdi. Sen yüksek tahsile gidince bozuldun. Evvelleri böyle değildin! Tövbe istiğfar et! Tövbe istiğfar et!

- Ama anacığım derdim, ben bütün bunları ilim adamlarımızın kitaplarından okuyarak öğrendim!

- O ilim adamlarının başları batsın. Gençleri dinden-imandan çıkarıyorlar! diyerek öfkelenirdi.

Bugün de Anadolu'da, milyonlarca ana-baba var ki, benim anam gibi düşünüyorlar. Mum yakmayı, bez bağlamayı, eşiğe basmamayı, ay tutulunca tüfek atmayı, teneke çalmayı... İslamiyet'in gereği sanıyorlar.

Bunları neden yazıyorum biliyor musunuz?

Gazetelerin bildirdiğine göre, Arif Sağ isimli saz sanatkarımız yine açmış ağzını, yummuş gözünü.

- 'Beni susturamazlar' demiş. 'Adam benim dinime sövüyor!' Adam dediği, Diyanet İşleri Başkan Yardımcımız Necati Tayyar Taş, 'Benim dinim!' dediği de Cemevleri ve Samah!

Geçen hafta da yazmıştım. Arif Sağ bizim Alevilerimizdendir. Alevi, yani Müslüman ve Türk! Alevilik, İslam'dan başka bir din değildir. Alevilik, İslam'ın içinde siyasi bir harekettir. Gerçek Alevilik'te ne cemevi vardır, ne samah, ne saz... Olsaydı, dün ve bugün, Suriye, Irak Alevileri de, İran ve Mısır Alevileri de cemevlerinde bir araya gelir, saz çalar, türkü söyler, samah yaparlardı. Türkiye'den başka hiçbir yerde cemevi de, samah da, saz da, türkü de yoktur! Çünkü bunlar, benim Müslüman anamın da bir türlü kurtulamadığı eski Türk geleneklerindendir. Kaynakları Şamanizm'e dayanmaktadır.

Kem söz sahibine ait

Pekİ, Alevilerimiz cemevleri yapmasınlar mı, samaha kalkmasınlar mı, saz çalmasınlar mı, türkü söylemesinler mi? Böyle bir iddiada değilim. Çalsınlar çaldıkları kadar! Oynasınlar oynadıkları kadar. Ama bilsinler ki Alevilik'te, yani İslam'da bunlar yoktur.

Arif Sağ: 'Beni susturamazlar!' demiş. Yani sövmeye devam edeceğini ilan etmiş. Arif Sağ, benim büyük bir zevkle dinlediğim söz sanatkarlarımızdan biridir. Yalnız unutmasın ki 'Kem söz sahibine aittir.' Bilsin ki, bir sokak kabadayısı tavrıyla sövüp saymak ona yakışmaz. Ve bilsin ki sövene sövülür. Yine unutmasın ki, bizim hiçbir davamız sövüşerek-dövüşerek halledilecek cinsten değildir.

Türkiye, yeni baştan bir Sivas/Madımak faciasını, bir Başbağlar katliamını katiyyen yaşamamalıdır.

Arif Sağ'ın basına da bulaşan iğrenç küfrü dolayısıyla Diyanet İşleri Başkan Yardımcımız N. Tayyar Taş'la konuştum. Sözünü inkar edecek bir adam değildir. Bana uzun uzun anlattı ki 'Cemevleri bir cümbüş yeridir' cümlesi katiyyen kendisine ait değildir. Aksine, bir soru üzerine: 'Cemevleri milletimizin mübrem ihtiyaçlarından biridir!..' demiştir. Genç gazeteci sormuştur:

- Mübrem ne demek hocam?

- Mübrem; olmazsa olmaz! vazgeçilmez! karşılığında bir kelime! diye cevap vermiştir. Gazeteci kendi kafasındakileri yakıştırmak basitliğine kaymıştır. Şimdi:

Bir kere daha anlaşılmıştır ki en büyük düşmanımız cehalettir. 'Birlik beraberlik içinde olalım!' sakızını yüzyıldan beri çiğniyoruz. Lafla peynir gemisi bile yürümüyor. Aziz devletimiz, bu Alevilik meselesinin nasıl çıktığını, nasıl yayıldığını, Türk'e ve İslam'a düşman devletler tarafından nasıl istismar edildiğini, olduğu gibi ortaya koymazsa, okullarımızda, camilerimizde, radyolarımızda... Anlatmazsa, anlattırmazsa başımız daha çok ağrıyacaktır.

EMRE ALKIN

PARAMETRE

Tuzu kuru akademisyen ve teknisyenlere

30.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 30.06.2003 - Tuzu kuru akademisyen ve tekni...29.06.2003 - Türkiye'de 10 yıl28.06.2003 - Gümrük Birliği, avantajlar ve...27.06.2003 - Oturun oturduğunuz yerde!26.06.2003 - MEFTA ve Yeni Ortadoğu politik...25.06.2003 - Amman izlenimleri24.06.2003 - Tek parti iktidarı her şeyi ç...23.06.2003 - Tek parti iktidarı her şeyi ç...22.06.2003 - Tek parti iktidarı her şeyi çö...21.06.2003 - Tek parti iktidarı her şeyi ç...20.06.2003 - Uyarıyoruz!19.06.2003 - AB'ye adaylık konusunu hatırla...18.06.2003 - Acil Eylem Planı'nın neresinde...17.06.2003 - Hadi artık barışalım16.06.2003 - Kamu şeffaflaşırken...Tüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

BU yazıyı hiç yazmak istemezdim. Fakat mecbur kaldım. Bunun nedeni ise, bu ülkede nereden geldiğini unutup biraz cebine para koyunca karakteri değişen veya aileden paralı olduğu için sade vatandaşın derdiyle hiç alakadar olmayan insanların söylediği

sözler ve yazdığı yazılar.

Dünyayı yarım asır geriden takip eden bazı insanların, aileler arası yakınlıklar veya şans eseri girdikleri ve yenik düştükleri siyasetçilik mücadelesinde tanıdıkları insanlar sayesinde elde ettikleri nüfuzu tüccar gibi satmaları nedeniyle bugün oldukça tehlikeli bir eşiğe geldik.

Kazandıkları paraları TL faizine yatırmaları nedeniyle iç borç faizlerinin düşmemesi için televizyonlardan birçok ters politikayı destekleyen ve bundan utanmayanlar, bugün hala parayla satın alınmış bir saygıyı kendilerine sağlayabiliyorlar. Maalesef birçok arkadaşımız da, bu insanların saçtıkları zehirleri her sabah teneffüs ederek başlıyorlar güne. Döviz kurlarının düşüklüğünü bu

kadar heyecanlı bir şekilde desteklemelerinin ardında yatan iki neden var: Patronlarının ve kendilerinin menfaati.

İşyerine katkısı olmayanlar

TABİİ ben olsam, danışmanlık yaptıkları şirkete en ufak katkısı bulunmayan hatta onları batağa sokan bu insanlara, ne medyada ne de herhangi bir kurumda görev verirdim. Maalesef işadamlarımız da kendilerine güvenmedikleri için bu insanları yönetim

kurullarına koyuyorlar. Tek düşünce bu okumuş, ama bilgisiz olan insanların çevreleri ile kendilerini yüceltmek. İşadamlarımızın çoğu genellikle insan içine çıkmayı pek sevmediklerinden, konferans, panel ve resepsiyonlara bu kişileri yollamayı adet haline

getirmişlerdir. Bu kişilerin bazılarının üniversitede öğretim üyesi olması, bazılarının da eski bürokrat olması, kurulması gereken kontakları kolaylaştırmaktadır. Fakat bu durum zehirli fikirlerin her yana bulaşıcı bir şekilde yayılmasına sebep olmaktadır.

Unutulmaması gereken tek şey şudur: Yeteri kadar para kazanmış ve artık tuzu kuru olan bu insanlar son 30 yıldaki gelişmelerin hepsini yanlış yorumlamışlardır. Gelecek ile yaptıkları tahminlerin dayandığı argümanların tamamına yakını yanlıştır. Türkiye'de

yabancı dil bilen insanların az olduğu dönemlerde bilimsel yeterlilikleri tartışılacak düzeyde olan fakat yabancı dil konuşan bu kişiler, 'koyunun olmadığı yerde keçi' misali bazı boşlukları doldurmuşlardır. Esasında küresel anlamda yetersizlerdir ve yurtdışına çıktıklarında sadece İngilizce olarak Türkiye'yi anlatabilirler. Son 30 yılda ne bilimsel, ne de pratik hiçbir katkıları olmamıştır. Bırakın dünyayı ve Türkiye'yi İstanbul'a bile faydaları olmamıştır. Unutmadan söyleyeyim, Boğaz'daki bazı çay bahçeleri, balık restroranları

ve güney sahillerindeki otellere büyük katkıda bulunmuşladır. Fakat bunları yaparken bankacı oldukları halde tek bir KOBİ'ye kredi vermemişleridir. Gazetenin köşesinden 'eski bankacı' diye atıp tutmak kolay.

Vicdansızlık...

ESKİ fakir günlerindeki vakur duruş kaybolmuştur. Militanlık yaptıkları günleri hatırlayıp, 60 yaşından sonra argo konuşmaya başlamışlardır. Karşılarındakini bilgiyle değil, laf ebeliğiyle, o olmazsa sözünü keserek, o da olmazsa küstahlıkla susturmaya

kalkışmaktadırlar. Üstüne üstlük, 'Şirketler batarsa batsın' diyecek kadar vicdansızdırlar. Yıllar boyu kıskandıkları işadamlarına kendilerince bu şekilde kazık atarken, o şirketler içinde çalışan onbinlerce insanı hiç akıllarına getirmezler.

Fakat yine de kabahat sizde, onlara gazetelerde yazı yazdıran, konferanslara, panellere hatta bakanlıklara davet eden sizlersiniz.

Şunu bilin ki, Türkiye'de öyle teknisyenler ve akademisyenler var ki, yukarıda saydıklarımdan binlercesi yan yana gelse, tek bir tanesini değişmem.

 

METİN IŞIK

OLTA

Başkanlık ve dar bölge

30.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 30.06.2003 - Başkanlık ve dar bölge24.06.2003 - Hükümet ve Road Show23.06.2003 - ABD'nin dolar paranoyası16.06.2003 - ABD, Bakü-Ceyhan'a çekince koy...10.06.2003 - Türkiye nereye gidiyor?09.06.2003 - AB, Kıbrıs ve Irak03.06.2003 - Kayırmada öncelikli kişiler02.06.2003 - YÖK bugün Bakanlar Kurulu'nda27.05.2003 - İsrail ne istiyor?26.05.2003 - Hilmi Özkök Paşa ne diyecek?20.05.2003 - Siyasetteki '3 A' Demirel ve E...19.05.2003 - Erdoğan sıkıştı mı?13.05.2003 - Enflasyon niye düştü?12.05.2003 - Milli Eğitim Bakanlığı zor iş05.05.2003 - Erbakan'ın dönüşüTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

BAŞKANLIK sistemi tartışmaları iki noktada düğümleniyor: 'Türk Silahlı Kuvvetleri'nin konumu ve federasyon endişesi.'

Halil Şıvgın Başkanlık sisteminin Türkiye'de uygulanması çalışmalarını, Turgut Özal sonra Süleyman Demirel ile birlikte yürüttü. Bu konuda deneyimli. Şıvgın'ın 'Genelkurmay Başkanı atamayla aynı zamanda güvenlikten sorumlu başkan yardımcısı olsun' önerisi

tartışılmaya değer. Şıvgın, Atatürk dönemini, 'adı konulmamış başkanlık sistemi' olarak nitelendiriyor.

ANAP Genel Başkanı Ali Talip Özdemir ısrarlı: 'Türkiye ilk seçimde başkanlık sistemine geçmeli.'

Demirel ve pekmezci

9'UNCU Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de başkanlık sisteminin 10 yıl içinde Orta Avrupa ve Balkanlar'da uygulanacağı kanaatinde. Demirel bu tesbitine Balkan ve Orta Avrupa'da çoğu arkadaşı olan cumhurbaşkanı ve başbakan'ların 'anlaşamamasını' gösteriyor.

Demirel, 'Başkan adayı olup olmayacağı' yönündeki sorumuza hem 'evet' hem de, 'hayır' anlamına gelebilecek şu sözlerle cevaplıyor: 'Bundan sonrası için siyasette yapılacak planların hepsi boştur. Yani siyaset ben şu hizmete ulaşsam, bu hizmete

ulaşsam falan diye hayalleri kaldırmaz. Siyasette hizmet gelir kapınızı çalar, o zaman onunla kucaklaşırsınız.'

Demirel, 'pekmezci' benzetmesiyle de, önce sistem değişikliğini işaret ediyor:

'Ömründe pekmez yememiş bir adamın, pekmezin tatlı bir şey olduğunu bir başkasından öğrenmiş olması gibi olur. Pekmez tatlı mı? Nereden biliyorsun? Filanca yemiş de, o da benim emmim oğluna söylemiş. O söyledi gibi olur.'

DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar sessiz. 12 Eylül öncesi parti programına milli başkanlık sistemini alan Alparslan Türkeş'in MHP'si de şimdilik yorum yapmıyor.

DSP Genel Başkanı Ecevit arkadaşımız Nursun Erel'e, 'Türkiye için bunu kesinlikle geçerli bulmuyoruz' diye başkanlık sistemine karşı çıkıyor. Demirel'in aksine, 'Zaten Avrupa'da da benimsenmiyor' şeklinde konuşuyor.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da başkanlık sistemine karşı. Ali Öztunç'a, 'Başkanlık sistemini tartışmanın anlamı kalmamıştır' diyor. Mümtaz Sosyal da, 'Tayyip Erdoğan başkan olmak istiyor. Bu sistemi ve Cumhurbaşkanı'nı tartışmaya açar' diyor.

Devlet eski Bakanı Gürcan Dağdaş da, Başbakan Cumhurbaşkanı sürtüşmesinin yerini TBMM ve Devlet Başkanı arasında yaşanabileceğinin altını çiziyor. Dağdaş, şöyle devam ediyor: 'Türkiye'nin yazılı metinlerde eksiği yok, fazlası var. Dünyanın her

yerinde yollarda araçların park edemeyeceği yerlerin park yasağı tabelası var. Ama bizim insanımız bu tabelanın tam altına aracını koyuyor. Yasa aynı yasa. Bizde uygulamanın namusu yok.'

Bir Muşlu iki oy kullanıyor

BAŞKANLIK sistemine savunan isimler aynı zamanda dar bölgeyi savunuyor. Demirel İstanbul'u örnek veriyor ve milletvekilleri ile seçmenin birbirini tanımadığını söylüyor. ANAP Genel Başkanı Özdemir de aynı görüşte.

Osmanlı'nın Enderun'u gibi bürokrat yetiştiren okullar öneren Halil Şıvgın son olarak çok ilginç bir teklifte bulunuyor:

'Türkiye'deki seçmenler 550 milletvekiline bölünsün. İl ve ilçeler yerine seçim bölgeleri oluşsun.'

Eyalet endişelerini ortadan kaldırmayı hedefleyen öneriye göre en fazla 75 bin seçmenle bir miletvekili seçilecek. Mesela dört milletvekili çıkaran Muş bu yöntemle ancak iki milletkvekili çıkaracak. Her alanda mağdur olan Muşlular haberiniz olsun:

'Bir Muşlu iki oy kullanıyor.'

 

NURSUN EREL

YAKIN GÖZLÜĞÜ

Deneme sahnesi

29.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 29.06.2003 - Deneme sahnesi28.06.2003 - Koruma Terörü27.06.2003 - Meğer 'kabus' görmüşüz...26.06.2003 - Tesettür ve geçici işçiler25.06.2003 - Memurların harcamaları22.06.2003 - Kader böyleymiş (!)21.06.2003 - Madem verecektik...20.06.2003 - İzler birbirine karışmış19.06.2003 - Tesettürde TSE standardı18.06.2003 - Kurt Kanunu15.06.2003 - Neden 'gibi'?14.06.2003 - Ecevit sigarayı bırakmış...13.06.2003 - Geçmiş olsun12.06.2003 - 11.06.2003 - Siyah Beyaz'ın zıtlığıTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

İSRAİL Büyükelçisi David Sultan'la konuşurken aklım Kudüs'e gidiyor... Elçiye göre 'herkesin kaderi tanrının elinde'ymiş ya...

Söylemek kolay da, gerçekten böyle mi düşünüyor peki?

O halde Kudüs'te, Tel-Aviv'de insanlar neden 'kalabalıklar'dan korkuyorlar?

'Her an bir canlı bomba ortaya çıkabilir, kendini de bizi de havaya uçurabilir' endişesi duyuyorlar?

Öyle çok örneği yaşandı ki... Her iki taraftan da 'binlerce kayıp' verilmedi mi?

Demek ki bu kaderi 'tanrı' değil, kendileri çiziyor.

Peki, iki halk birbirine bu kadar mı güvensiz olabilir?

Aynen zeytinyağı ile suyun birbirine hiçbir zaman tam olarak karıştırılamayacağı gibi...

Acaba Filistinli ve Yahudiler bir gün gerçekten huzur içinde yaşayabilecekleri bir ortama kavuşabilecekler mi?

El Aksa'yı ziyaret

SANIRIM bunun için öncelikle içlerindeki fanatikleri yok etmeleri gerekiyor...

Ünlü El Aksa Camii'ne ziyaretimizi anımsıyorum da...

Giriş kapılarında kum gibi kaynayan İsrailli polisler pasaportları inceleyip, 'Müslüman' olduğumuzu anladıklarında ne demişlerdi?

-Fatiha suresini bir okuyun bakalım...

Sonra bir soru, bir soru daha...

Ancak 'gerçekten Müslüman olduğumuza' kanaat getirdiklerinde içeri alınabilmiştik...

Peki lütuf yapma hakkı neden 'onlar'daydı ki?

Bırakın Müslümanlar için bir Mekke olma özelliği göstermesini, El Aksa'yı gezmek neden herkesin en doğal hakkı değildi?

Oysa El Aksa'yı 'kuşbakışı' gören Zeytin Tepesi'ne çıkıldığında Kudüs 'uzaktan' nasıl da barış ve huzur içinde bir kent görünümü sergiliyordu...

Kiliselerin çan sesleri, El Aksa'dan yükselen ezan sesine karışıyor, uçuşan kuşların çığlıkları kentin uğultusunda eriyip gidiyor ve insan ister istemez Kudüs'ün binlerce yıl gerilere giden tarihinin sayfalarında dolaşıp kendi kendine soruyordu:

-Bugünlere nasıl gelinebilmiş?

-İnsanlar toplum mühendisliği yapmaya kalkışırsa demek sonuç ancak böyle olabiliyor.

Toplum mühendisliği

ELÇİ diyor ki:

-Arafat güvenilirliğini sıfırlamıştır...

Onlar için yorum yapmak bu kadar kolay, bir lideri siyaset sahnesinden çıkarıp atmak da... Onu beğenme, bunu tayin et, bunu kabul etme, diğerini gözaltında tut... Öbürünü öldür...

Aslında yazılacak tarihin en ilginç sayfalarına tanık oluyoruz bence...

O kutsal topraklar Batılılar ve özellikle Amerikalılar için sanki bir 'deneme sahnesi'.

-Birinci perde renksiz geçiyor, biraz kan aksın.

-Şimdi artık duralım. Biraz sessizlik... Çizdiğimiz yeni yol haritası bakalım nasıl görünecek?

O arada kuşaklar gelip gidecek, insanlar bu deneme sahnesinin figüranlarıymışcasına doğup ölecekler...

Bakalım bu uzun süreli oyunda perde nasıl kapanacak?

 

--------------------------------------------------------------------------------

MİM KEMAL ÖKE

MİM NOKTASI

Demokrasi'nin Avam'ı

30.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 30.06.2003 - Demokrasi'nin Avam'ı29.06.2003 - Müdahale28.06.2003 - Özel koşullar27.06.2003 - Ne o üçüncü dünyacılar!26.06.2003 - Kaplan ejderhayla buluşunca25.06.2003 - Post modern konseptler24.06.2003 - Değişen askeri kültür ve yapı23.06.2003 - Kayıp General22.06.2003 - Yunanistan'ın beklediği21.06.2003 - Aferin CHP'ye20.06.2003 - Neo-Talibler Neo-Conlar'a kar...19.06.2003 - Batılılaşma korkusu18.06.2003 - Dolgu düşüyor: İran17.06.2003 - Pakistan ziyareti16.06.2003 - Malezya meltemiTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

BUGÜN Pazartesi. Hafta başı. Yaz geldi, hala iş çok. Para yok. Hala çalışmak zorundayım. Bu da beni fena halde kızdırıyor. Jack Nicholson'un filmine dahi gitmeden 'asabi'yim.

Tatil istiyorum. Sükunet içerisinde hiçbir şey yapmadan tembelleşmek istiyorum.

Dünya üçüncülüğü bile o kadar sevindiremiyor beni, bu ruh halinde. Konfederasyon kupasındaki başa güreşen takımlara bakın: Jakoben Fransa, hemen ardında sömürgesi Kamerun. Üçüncülük için ise Latin Amerika'nın en tipik ülkesi Kolombiya ile o yolda

olan Türkiye çekişti.

Ben hep yazıyorum da, inanmıyorsunuz. Türkiye'nin küresel seçimi, ya Balkanlaşmak ya Latinleşmek şeklinde ortaya konuldu, diyorum. Aldırmıyorsunuz.

Futbol, televole, bir de buna Moon/Prizma filan eklerseniz Güneydoğu Avrupa'nın Kolombiyalılığına talip olursunuz.

Tabii ki, bu yolda güzellik yarışmasında, müzik festivallerinde, tartan pistlerinde birincilikler de çıkartırsınız. Çünkü, kavruk bir ülke

'tokenizm' (nümunecilik) kabilinden bu tür ferdi çıkışları yaparak, ezilmişlik kompleksini tazmin eder. Doğaldır.

Süfliyat sendromu

ÇAĞI anlayamayan, ona ayak uyduramayan, onun trendlerine egemen olamayan halklar, sadece küreselleşmenin 'süfliyat'ından etkilenirler. Açılırlar, saçılırlar, savrulurlar.

Cinsellik, temel içgüdü olur. Bu da içi doldurulamamış, özüne varılamamış reaksiyonunu -dinselliği- doğurur. Sonra bu ülkede niye

irtica var ki diyenler çıkar!

Okullar tatil; ama yaz okulları revaçta.

Çocuklar duymasın/görmesin; ama yazın bile okusun. Okusunlar da, niye okusun? Neye yarasın?

En revaçta meslek 'toplum mühendisliği'.

Uyuşturucu kültürünü 'damardan' verin insanlara ki, yolsuzlukların damarına girilemesin.

Öte yandan, ben ülkem için büyük işler yapacağım diyenleri de 'uyuşturacak'

Kitaplarımız var. Ben hiçbir zaman Türkiye'de bu kadar paranoya/şizofreni kokan neşriyatın yoğunluğunu görmemiştim.

İşte, dünya düzenbazları geliyor. Bunlar yer altından deprem, uzaydan elektromanyetik dalga ile beyin tuzakları yaparlar.

İşiniz bitik! Ne uğraşıyorsun! Ört ki ölem psikolojisine insanı kokan bu eserler, iyi kumsal kitabı olur hani!..

Televole demokrasisi

KISACASI, arzedeyim.

Herşeyin avamı, süflileştiği ölçüde çirkin, müstekreh ve kötüdür. Ama, demokrasinin avamı da hani yaşanacak gibi değil.

Özgürlüğü tanımlamaktan aciz olanlar için demokrasi sövme hürriyeti getiriyorsa!..

Dünya, açıkçası, maziinde 'iyi niyetli despotlar' dediği günleri yaşadı. Saray, hanedan otoriteryenizmiydi bu. Devlet, 'baba' gibi

davranabildiği sürece kabul gördü.

Demokrasi geliştikçe, bu dönem kapandı. Yerine seçkinlerin (elitlerin) halkın egemenliğini devralıp, ülkeyi yönettikleri devir açıldı.

Fakat, bunlar da 'yukarıdan' dayattıkları kültürle antipatik oldular. Tepki gördüler.

Bugün demokrasinin kavgası, katılımcılık aşağıdan yukarıya arttıkça, liberalleşmeyi avamileştirmeden, süflileşmeden sürdürebilmektir.

Televole demokrasisi Türkiye'yi Kolombiya yapar; bilelim. Onun için çalışalım. Tatil diye tutturmamın sebebi, aylaklık değil, hiç olmazsa şu rezaletimizi görmeden sarfedebileceğim bir-iki haftalık karantinadır.

 

MUZAFFER ILICAK

Kick Boks’ta hanım eli

30.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 30.06.2003 - Kick Boks’ta hanım eli26.06.2003 - GÖZ CAMBAZI TÜRK23.06.2003 - SPOR'DA ÖDÜLE EŞİTLİK GELECEK08.06.2003 - HZ. YUŞA İSTANBUL'U GÖZLÜYOR13.05.2003 - 6 BİN HASTA BÖBREK BEKLİYOR12.05.2003 - Allah’ım bir böbrek ver19.04.2003 - Poliste tarihi eser alarmı09.04.2003 - KEMAL ILICAK ANILIYOR24.03.2003 - Judo, Tekvando, Karate, Aikido...20.03.2003 - Savaş gerilimi esnafı zora sok...11.03.2003 - Aikido Teknik Eğitim Semineri ...26.02.2003 - AZMİN ADI Gülsüm Çelik23.02.2003 - Kaçak ilçe Sultanbeyli13.02.2003 - Uyuşturucuda kullanma yaşı 13 ...30.01.2003 - TÜRK DİLİNDE TÜRK KÜLTÜRÜNDE...Tüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

Kadınlar, sert hareketlerle tanınan Kick Boks’ta kendilerini buluyorlar. Dünya çapında başarılara imza atan bayan sporcular, “Kick Boks sayesinde hayata katıldık” diyor

BİR çok alanda erkek hâkimiyetine son veren hanımlar, sert spor olarak bilinen Kick Boks’a da el attı. Spor salonlarının havasını bir kere soluyan kadınlar bir daha bu spordan vazgeçemiyorlar. Çoğu, bu spor sayesinde, evinden çıkarak günlük hayatta yerini alıyor. Antrenman ve müsabakalardan sonra içtikleri bir bardak portakal suyunu bile paylaşacak kadar alçak gönüllü olan bu sporcularımız, çok çalışmalarının karşılığını dünya ve Avrupa’da şampiyonlukları kazanarak alıyorlar. Her başarıdan sonra kendilerine olan inançları artan hanım sporcular, sokaklarda da güvende olduklarını söylüyorlar. Var olan yeteneklerini saatlerce süren antermanlarla pekiştiren sporcular, hocalarının kendilerine öğrettikleri bilgileri ve teknikleri bir kadın duyarlılığıyla süslüyorlar. Salon dışına çıktıkları anda sert sporun izlerini bir kenara bırakan genç kızlar, bakımlı birer hanım olarak günlük hayattaki yerlerini alıyorlar.

Hayatı yakaladılar

Kendilerini bir anda Kick Boks yaparken bulan genç hanım sporcularımız artık bu sporun hayatlarının bir parçası haline geldiğine dikkat çekiyorlar. Kendilerini sürekli geliştiren bu sporcularımız Türkiye’deki onbinlerce genç kız gibi ülkemizin sesini dünyada duyurmak için ter döküyorlar. Hanım sporcularımız uluslararası turnuvalarda İstiklâl Marşımızı gözyaşları içinde dinliyorlar.

İsa Adaşlar / Kick Boks İstanbul Bölge Antenörü

Şampiyonlar yetiştiriyoruz

“Biz dünya çapında şampiyon sporcular yetiştiri-

yoruz. Disiplinli çalışan, sporu hayatına katmış bayan sporcularımız göğsümüzü kabartıyorlar. Yeni nesil gün geçtikte daha da başarılı bir hale geliyor. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki önümüzdeki yıllarda bayan sporcularımız seslerini daha çok duyuracak. Tabi bu arada onlara tam destek vermemiz gereki-

yor. Bunu hepimiz görev olarak kabul etmeliyiz. İşte o zaman daha çok başarı kazanmamız için önümzde hiçbir engel kalmaz.”

Kıymet Karpuzoğlu (Dünya Şampiyonu)

“17 yıl önce bu spora başladım. Eğitimime ara vermiştim. Sonra dışarıdan ortaokul ve liseyi bitirdim. Halen hem Uzakdoğu sporları yapıyor hem de Marmara Üniversitesi Spor Akademisi’nde bilimsel eğitimini alıyorum. Kick Boks’a başlayana kadar içine kapanıktım, şu an kimse beni susturamıyor.”

Aslı Gündüz

(Dünya Üçüncüsü)

“AslInda Kick Boks’a başlarken bu noktaya geleceğimi tahmin etmemiştim. Yeni arkadaşlar edinmek, dünya görüşümü geliştirmek için antrenmanlara katılırken şimdi hayatımın bir parçası oldu. Fakat, Uzakdoğu sporlarını seçtiğim için pişman değilim.”

Süreyya Ağıl (Dünya Şampiyonu)

“ArkadaŞlarImla beraber spor salonuna gidiyordum. Bir gün ‘Ben de yapabilirim’ diye düşündüm. Ve şimdi de başarılı olduğumu düşünüyorum. Kick Boks sayesinde birçok yabancı ülke gördüm. Kültürüm, hayata bakış açım değişti. Bundan daha güzel ne olabilir"

YAĞMUR ATSIZ

BLOKNOT

Akıntılı sulara doğru

30.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 30.06.2003 - Akıntılı sulara doğru27.06.2003 - Mavi akım Mavi cerahat25.06.2003 - 'Danışıklı' kördöğüşü23.06.2003 - Şark da müflis Garb da müflis...20.06.2003 - Şark da müflis Garb da müflis ...18.06.2003 - Şark da müflis Garb da müflis...16.06.2003 - Kamyonun önü şoförün yanı11.06.2003 - İstemezükçüler ittifakı09.06.2003 - Kıskaç06.06.2003 - Mülemma04.06.2003 - La zihniyet de tanz”mat02.06.2003 - Yine Fatih30.05.2003 - Görgü28.05.2003 - Feth-i müb”n21.05.2003 - Kültür Bakanı'na açık mektupTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

LEYDİ Bilmemkim'in salonunda çay içip sohbet ederlerken biri demiş ki, 'Centilmen (Beyefendi) gerekirse özür dilemeyi bilen insandır.'

Oscar Wilde hemen atılmış: 'Gerçek centilmen, tarziye vermesini gerektirecek durumlara düşmeyen insandır...'

Al lafı, otur aşağı!!!

Ankara Hükumeti'nin Washington ile arayı tekrar düzeltmek amacıyla kıvranmasını seyrederken aklıma hep bu anekdot geliyor. A kardeşim, çabaların doğru! Arayı tekrar düzeltmek şart! Ama işi o çığıra hiç sokmasaydın da şimdi debelenmene de ihtiyaç hasıl

olmasaydı daha iyi olmaz mıydı?

Neyse, geçelim...

Öte yandan şurası da bir gerçek ki, artık yavaş yavaş Washington'un da etekleri tutuşmaya başlıyor. Bakınız, Irak'da muharebelerin 'resmen' sona erdiği ”lan edilen 1 Mayıs 2003 tarihinden bu yana -27 Haz”ran ”tibariyle- 59 Amerikan askeri hayatını kaybetdi. Sizin şu satırları okuduğunuz 30 Haz”ran günü bu sayı belki biraz daha artmışdır. Oysa bütün o altı haftalık operasyonlar sonucu hayatını kaybeden Amerikan askerlerinin sayısı bunun yarısından azdı: 23 kişi... Öyle anlaşılıyor ki Başkan Bush savaşa gerçi çok iyi hazırlanmış ama barışa hiç hazırlıklı değil. 1 Mayıs'dan sonra sivil yönetimi ve demokrasiyi (sevsinler!!!) kurmak üzere tay"n

etdiği Emekli General James Garner ancak dört hafta dayanabildi ve işleri öyle bir yüzüne gözüne bulaştırdı ki azledilip yerine tecrübeli bir diplomat olarak bilinen Paul Eremer getirildi. Ama o da sedre şifa olacak bir icraatda bulunamadığından, şimdi

Bağdat'a beş kişilik 'bağımsız' bir uzmanlar heyeti gönderiliyor.

Bütün bu gelişmeler öyle gösteriyor ki mesele artık Amerika'nın bile boyunu aşmaya başlamışdır ve Washington'un da 'desteğe' ihtiyacı bulunmaktadır. Bu destek ise 'etkin biçimde' ancak iki yerden gelebilir: Brüksel'den, bir... Ankara'dan, iki...

Fakat bu desteğin, bu işbirliğinin sağlanabilmesi için sadece AB ile NATO'nun Avrupa kanadı ve Türkiye'nin olumlu yaklaşımı yetmez. Amerika'nın da bundan böyle artık 'emretmekden, taleb etmekden, hakaret etmekden' vazgeçerek 'rica etmeyi' ve bilhassa 'meden” insanlar seviyesinde' konuşmayı öğrenmesi gerekir.

Zaman daralırken...

ZåTEN problemin hakık” çapı sadece Irak'la sınırlı olmayıp en azından ilk etapda İran ve Suriye'yi de kapsadığı için Washington'un destek ihtiyacı daha da artmakdadır. Üstüne üstlük başkanlık seçimleri de yaklaşmakdadır.

Demokratlar Başkan Bush'un 'Irak'da sahtekarlık'la suçlamaya başladılar bile!

Kısacası zaman daralmaktadır ve Türkiye'nin dış politika alanında olağanüstü maharetini zarur” kılmaktadır.

Türkiye her şeyden önce İran'a karşı muhtemel bir Amerikan asker” harekatına ne ölçüde katılacağına ve ülkedeki 30 milyon åzeri Türkü'nün önce bağımsızlık, müteakıben Kuzey'deki åzerbaycan Cumhuriyeti'yle birleşme arzusuna nasıl yaklaşacağını belirlemelidir.

Başka bir opsiyon, 1502-1925 arası zaten åzer” Türkleri'nin yönetiminde bulunan İran'da yine onların iktidara gelmesidir. Bu konuda Washington'un da henüz tereddüt içinde olduğu hissediliyor. Fakat ister 'iç dinamikler', ister 'haric” etkenler' sonucu İran'ı

temelinden değiştirmeğe kararlı olduğu kesin. Türkiye'nin, Irak'daki gelişmelere b”gane kalması yüz kere imkansızdır. Buna muvaz” olarak Rusya ile yakın ilişkiler kurarken Kafkasya ve Orta Asya'da aynı işin nasıl yapılacağı da henüz bilinmemektedir.

Genel bütçe içindeki payı yüzde 'sıfır virgül dört' olan bir Hariciye'yle bu işlerin üstesinden nasıl gelineceği ise ayrı bir muammadır.

Bari işe alınacak imamların nefesi kuvvetli olsa...

Muhabbetle...

HåŞİYE: Sayın Mill” Eğitim Bakanımız müjdeyi verdi:

Fransızca öğretilen liseler açacaklarmış... Allah rızası için bir iki tane de Türkçe öğretilenini açsa ne iyi olurdu... Y.A.A.

 

ÜNAL SAKMAN

TERCÜMAN'DAN MEKTUP

Yeni yasaklar gerekiyor

30.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 30.06.2003 - Yeni yasaklar gerekiyor27.06.2003 - Kim etti bu karı teklif?25.06.2003 - Şansımız dönüyor mu?23.06.2003 - Biri yapar biri bozar20.06.2003 - Aşırılıklar önlenmeli...18.06.2003 - Kaybolan topraklarımız16.06.2003 - Bu sıcağa kar dayanmaz11.06.2003 - Ahlak sınırı09.06.2003 - Oynayan oynayana06.06.2003 - Sesimiz çıkmıyor04.06.2003 - Laklaka ile geçen yıllar02.06.2003 - Yarınları inşa etmek30.05.2003 - Eziyet etmek zevk mi veriyor?28.05.2003 - Yaşar Kemal mi haklı, Dalan mı...26.05.2003 - Dur demeyi bilmeliyizTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

åDET bozulmadı. Erdoğan da, diğer bütün hükümet başkanlarının yaptığı gibi, tasarruf genelgesi yayınladı. Bu, alışılmış bir usül.

Her başbakan bu genelgeyi yayınlar. Özellikle, makam otomobilleri, her tasarruf genelgesinde mutlaka yer alır. Akabinde de devlet, yüzlerce yeni otomobil alır.

Yeni genelgede, kolaylıkla delinebilecek maddeler var. Mesela; yurtdışı geçici görevlendirmeler zorunlu hallerde yapılacak, deniliyor. Bürokrasi, o zorunlu hali kolayca icat eder. 'Sağlık harcamalarında mevzuata uyulacak' buyruğu da öyle. Mevzuatı en iyi

yorumlama becerisi her zaman bürokratların tekelindedir.

Taşıt kullanımında sınırlamanın devam etmesi isteniyor. Ne oldu, daha önceki genelgelerle toplanıp satılacağı açıklanan binlerce otomobil? Kaç tanesi satıldı? Yoksa hurda haline gelenler satılıp yerlerine yenileri mi alındı?

Bir de garibimize giden bir madde var. 900'lü telefon hatlarının kullanılmaması hakkında. Bu hatlar seks düşkünlerinin kullandığı, pahalı, haberleşme ile ilgisi olmayan tuzaklardır. Resmi kuruluşlardaki telefonların, otomatikman bu hatlara kapalı olması gerekirdi.

*

KEMER sıkma talimatnamesinde elbette faydalı uygulamalara da yer verilmiş. Bunlardan biri, hiçbir dernek, kulüp, vakıfa bağış ve yardım yapılmaması, biri de yılbaşı ve bayramlarda tebrik kartı, telgraf masraflarının kamu kurumlarınca ödenmemesidir.

Bugüne kadar yüzlerce kart ve telgraf gönderen yetkililer, artık masraflarını cepten ödeyeceklerdir. ådet yerini bulsun diye çuval-çuval kartlar, ilgili-ilgisiz her yere postalanır, sekreterler günlerce bunun için çalışır, postadaki diğer hizmetler de sekteye uğrar. Bu kadar masraf ve zahmetle gönderilen tebrikler, ya bakılmadan atılır, ya da mukabil tebriklerin gönderilmesi için yine sekreterlere iade edilir. Böylelikle de, tonlarca kağıt, günlerce emek ziyan olur gider. Bizce bu yasak, mutlaka devamlı hale getirilmelidir.

*

SAYIN Başbakan'ın gözünden kaçmış. Zaten bugüne kadarki hiçbir genelgede de yer almayan bir israf kapısı var: Kamu kurum ve kuruluşlarının tanıtım amaçlı broşür, dergi, kitap ve bülten yayınları.

Bir basın mensubu olarak, bunlara karşı çıkmamız garip gelebilir. Ama öyle değil. Binlerce yayın var böyle. İçlerinde kaliteli, faydalı olanları parmakla gösterilecek kadar az.

Başkan'ın, Genel Müdür'ün yüzlerce fotoğrafı ile süslenmiş(!) bu yayınlar, birtakım madrabazları zengin etmekten başka işe yaramıyor. Güzelim ithal kağıtlar, pahalı filmler ziyan olup gidiyor.

Bu yayınları gazeteci ve edebiyatçılar da çıkarmıyor. Bol paranın tadını almış, bir tür ihale esnafının elinde bu sektör.

Hava yolları, büyük ciddi kuruluşlar dışındakilere böyle bir imkan verilmemelidir. Bazen bir bakanlığın yayınladığı böyle bir tanıtım malzemesinde, yeni bakanın değil, eski bakanın fotoğrafları çıkar. Çünki eser! hazırlanana kadar bakan değişmiştir. Bazen de yeni bakan kendinden öncekine ait fotoğrafların bulunduğu yayını hiç dağıttırmaz, depoya attırır.

Devlette ve diğer kamu kuruluşlarında önemli bir israf kapısı olan bu hovardalığa mutlaka son vermeliyiz. Sadece bunun için bir genelge yayınlanması faydalı olacaktır.

 

FEHMİ ÇALMUK

POLİGON

Yeşil sermaye devletleşiyor

24.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 24.06.2003 - Yeşil sermaye devletleşiyor17.06.2003 - İstanbul'a başkan TRT'ye müdür...10.06.2003 - ABD, Erdoğan'dan vazgeçmedi...03.06.2003 - Cami, türban derken!27.05.2003 - Ölmeden cennete girmek20.05.2003 - Bir şeyler oluyor ama...13.05.2003 - Ateşle imtihan12.05.2003 - Ampul kaç 'watt'lık?06.05.2003 - Titremek üzerine notlar!29.04.2003 - Türk diasporası ve yeni bir m...22.04.2003 - Ya hep, ya hiç oyunu!15.04.2003 - Kültürel Milliyetçilik vurgusu...08.04.2003 - İstikrarsız denge01.04.2003 - ABD'li diplomatın 'AKP kaça b...25.03.2003 - Vay Baba Sultan vay!Tüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

ÇİFTÇİYE 'Gözünü kara toprak doyursun' sözü, ardından da işçiye sıfır zam önerisi, iktidarın kendi bindiği dalı kesmesinden başka bir şey değil. Hükümet kaynak bulmak için çırpınıyor. Maliye Bakanı Unakıtan para bulmak için önüne gelen ve gözünün kestiği işletmeleri özelleştirmeye çalışıyor. Bu özelleştirme paranoyasını Siyaset Bilimcisi Dr. Hikmet Aydın şu şekilde özetliyor: Mali dermansızlık dönemlerinde borçlunun borcunu ödeyemeyeceğinin itirafı, alacaklının da haciz kararı almasıdır...

Kamu bankaları yönetimine 'faizsiz bankacılıkla' ünlü isimleri getiren AKP hükümeti, dindar kesimin ve yurt dışındaki gurbetçilerin yastık altı paralarını piyasaya çekmek için, 'kamu eliyle faizsiz bankacılık' dönemini başlatmaya hazırlanıyor. Başka bir deyişle 'yeşil sermaye devletleşiyor.' Emekli bir askerin deyimiyle 'paranın akışı değişiyor.' Proje; faize haram korkusu nedeniyle sıcak bakmayan ve TL, döviz ve altın gibi tasarruflarını yastık altında tutan dindar kesimi hedefliyor. Dindar kesimin ve gurbetçilerin 'faizsiz bankacılık' adı altında bankacılık yapan özel kurumların son yıllarda çökmesi ve kar-zarar ortaklığıyla para toplayan holdinglerin batması nedeniyle bu tür yatırımlara karşı soğuk durduğu tezi işleniyor.

Özel finansın mucidi Erbakan

AKP'NİN bu çalışması yeni değil. Bu projenin mimarı Necmettin Erbakan... 1974 yılında Türkiye'nin ilk faizsiz bankası olan ve kar-zarar ortaklığıyla çalışan 'Devlet İşçi Yatırım Bankası' DESİYAB kuruldu. Bankanın o dönemdeki genel müdürü ise AKP'nin Ziraat ve Halk Bankası ortak yönetimine getirdiği Zeki Sayın'dan başkası değildi.

Erbakan, bu konudaki ikinci atağını ise Refahyol iktidarında yapıyor. Vakıfbank'ın çalışma alanları arasında faizsiz bankacılığı ve kar-zarar ortaklığını getiriyor. Ziraat Bankası bünyesinde ise partisinin ekonomik modeli Adil Düzen'de yer alan Selem Senedi'ni pratiğe geçirmek için çalışma yapıyor. Bu konuda Amerikan Bankası'ndan görüş alınıyor. Erbakan, projeleri hayata geçirmeden iktidardan ayrılıyor ve proje rafa kalkıyor. Erdoğan'ın başbakanlığa gelmesiyle birlikte proje tekrar hayata geçirilmek için masaya yatırılıyor.

Projenin perde arkasındaki koordinatörü Erdoğan'ın ekonomi danışmanlığını yapan Genel Başkan Yardımcısı Nazım Ekren... Zaten AKP yönetiminin bir süredir ekonomide yaptığı atamalar da Nazım Ekren'in yakın çalışma arkadaşları... Ekren, faizsiz bankacılık sistemi için 12 kişiden oluşturduğu tim ile çalışmaya başladı. AKP'nin faizsiz bankacılık timi Özel Finans Kuruluşları'nda aktif görev yapan yöneticilerden seçildi. Çalışmanın ilk uygulama alanı ise Zeki Sayın yönetiminde bulunan Ziraat ve Halk Bankası olacak.

Peki bu sistem nasıl işleyecek? Bankalarda mevduatın toplandığı biri 'faizli' diğeri de 'faizsiz' olmak üzere iki ayrı havuz oluşturulacak. Mudinin isteğine göre değerlendirilme yapılacak. Türk Lirası üzerinden değil, altın ve diğer gayrimenkuller üzerinden de faizsiz bankacılık sistemi işleyecek.

Faizsiz sisteme yatırım yapan mudiler için 'Paranın kesinlikle yatırıma yöneltildiği, istihdam ve katma değer yaratan bir alanda değerlendirileceğine ilişkin' devlet garantisi verilecek. Bankacılık Kanunu'nda yapılacak değişiklik için de AKP yönetimi düğmeye bastı. AKP Hükümeti'nin faizsiz bankacılık konusunda en büyük korkusu ise yasa değişikliğinin Çankaya Köşkü'nden dönmesi.

Almanlar da gurbetçi avında

ALMAN Commerzebank da buna benzer bir çalışma yapıyor. Onların hedefi İslami kurallara göre yatırım yapmak isteyen 30 milyar marklık sermaye sahibi. Bankacılık hizmetlerinin içine İslam Fonu ekleyen Commerzbank İslami bankacılığa hazırlık konusunda merkezi Suudi Arabistan'da bulunan Şeria Fonu ile ortak çalışma yaptı. Peki bu fon nasıl işleyecek? İslami fon da diğer hisse senedi fonları gibi işliyor. Bunun farkı şu: Bir filtre sistemi oluşturuluyor. İslami sisteme göre çalışmayan firmaların hisse senetleri bu fona alınmıyor. Örneğin, alkol üreten ve satan firmalar, alkol dağıtan havayolu şirketleri ya da faizle çalışan şirketlerin hisse senetleri bu fonun dışında tutuluyor. Toplam bin 100 hisse senedi takip ediliyor. Bu filtre sistemi kullanıldığında, İslama uygun hisse senedi sayısı 80-100'e düşüyor. Bu hisse senetlerini ve ait oldukları şirketleri de Şeria Fonu da sürekli kontrol ediyor.

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

TUNA SERİM

TUNA'NIN GÖZÜYLE

Ekranda sigara görmek...

30.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 30.06.2003 - Ekranda sigara görmek...28.06.2003 - Geçen sezonun yıldızları ve sö...27.06.2003 - Orada neler oluyor?26.06.2003 - Alternatif kanal olmak...25.06.2003 - Kenan Işık uğraştı ama...24.06.2003 - Hoşgeldin Okan Karacan23.06.2003 - Soytarılık ve seksten uzak...22.06.2003 - Televizyonun etkisi...21.06.2003 - Ele verir talkını...20.06.2003 - Ekranda kadınların son haftas...19.06.2003 - A-B Grubu daha alaturka...18.06.2003 - TRT'nin hafiflikleri...17.06.2003 - Asmalı Konak mucizesi16.06.2003 - Acun tek başına14.06.2003 - Öğretmenler ve 500 milyar ist...Tüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

DÜNYADA sinema filmlerinde bile sigara içimi kısıtlandı, çünkü reklamı oluyor. Her gün sigara aleyhindeki kampanyalar çoğalırken sigaraya özendirmek akla yakın değil... Bizim ekranlarımızda da sigara içenlere çok az rastlamaya başladık, ama Orada Neler Oluyor programının konukları durmadan sigara içiyorlar. Havuz başında, odalarda, yemekten hemen sonra. Sanırım canlı yayının sakıncaları, ama yine de özendirdiği kesin...

*

EKRANLARDAKİ en yazlık program Acun Firarda... Kış aylarında bile sahillerden ve buraların güzel kızlarından vazgeçmeyen Acun, bence yaz aylarında daha da sükse yapacak. İzlemek güzel de Acun'un zararlarını düşündünüz mü hiç? İnsanda tatile

çıkmak için büyük istek uyandırıyor. İzin alma zorluğu olanlar için büyük bir tehlike(!)

*

NTV'DE Zaman İçinde Yolculuk adlı bir program başlıyor. Saat 17.10'da hafta içi her gün yayınlanacak, yaz dönemi boyunca da ekrana gelecek Zaman İçinde Yolculuk da kültür ve kimlik programı içinde yer alan özel dosyalar sunulacak. Bu akşamki ilk programın konusu İstanbul'un tarihi semti Ahırkapı... Tarihi semtin renkli yaşamı, buradaki kimlikli çevre, koruma çalışmaları ve yaşamın sürmesini sağlayan Ahırkapılılar ekrana gelecek.

*

EKRANLARIN en tipik sunucusu Ebru Akel, Hepsi Gerçek programını izlenir kılıyormuş. Posta kutuma düşen izleyici mektupları hep bu yönde... Uzay kızı görüntüsü içindeki Akel'in bu programa çok yakıştığını söyleyenler var. Gerçekten de konusu gerçek dışı görünen bir programa ancak Ebru Akel yaraşırdı...

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

M. HÜSEYİN BİLGİN

EKO-YORUM

Kriz, 'geliyorum' der mi?

29.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 29.06.2003 - Kriz, 'geliyorum' der mi?25.06.2003 - Yeni İş Kanunu22.06.2003 - IMF'siz Türkiye hayal mi?18.06.2003 - Gecekondu istihdamı15.06.2003 - Vakıf üniversiteleri yaygınlaş...11.06.2003 - Merkez Bankası'nın görevi nedi...08.06.2003 - Faiz tartışması04.06.2003 - Beşinci gözden geçirme01.06.2003 - 2005 Sendromu ve SARS (II)28.05.2003 - 2005 Sendromu ve SARS (I)25.05.2003 - IMF sınavı21.05.2003 - Ekonomi nasıl büyüyecek?18.05.2003 - Dolar düşüyor tehlike büyüyor14.05.2003 - Bir bilim adamına saygı11.05.2003 - IMF ile hükümetin dansıTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

KAMUOYU, son günlerde krizi tartışıyor. Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen'in bir toplantıda, bazı gelişmelerin bir krizi işaret ettiğini söylemesi, kriz tartışmasını iyice alevlendirdi. Kimilerine göre, kriz kapıda. Tüzmen'in açıklaması, yeni bir krizin kapıda olduğunu savunanların elini güçlendirdi. Gerçi Tüzmen, böyle bir açıklama yapmadığını söyledi. Ancak, olan oldu. Krizin kapıda olduğunu savunanlar, bunu çok iyi kullandı. Kriz bekleyenlere karşı, ekonomide her şeyin yolunda gittiğini ve yeni bir krizin söz konusu olmadığını savunanlar da var. Bunlar, kriz bekleyenleri 'kriz çığırtkanlığı' yapmakla suçluyor.

Gerçekten de, Türk ekonomisi bir krize doğru mu gidiyor? Benim kanaatime göre, şu an için hayır. Ancak bu, ekonomide her şeyin iyi gittiği ve bazı risklerin söz konusu olmadığı anlamına gelmiyor. Artan iyimser havaya rağmen, ekonomide ciddi riskler oluşmuş durumda. Örneğin, 2.9 milyar dolara ulaşan dört aylık cari işlemler açığı ciddi bir risk. Bu, kaygı verici bir gelişmeye işaret ediyor.

Gidişat tehlikeli

MERKEZ Bankası tarafından açıklanan verilere göre, ocak-nisan döneminde cari işlemler açığı 2.9 milyar dolara çıkmış. Bu açık, sadece nisan ayında 833 milyon dolar olarak gerçekleşmiş. 2002'nin ilk dört aylık döneminde ise cari açık, 1 milyar 220 milyon dolar idi. Böylece, geçen yıla göre artış oranı yüzde 142'yi buluyor. Bunun temel nedeni, ihracattaki artışın geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 30.6 ile ithalattaki yüzde 32.3'lük artışın gerisinde kalması. Dolayısıyla, tehlikenin ardında yatan ana etken ithalattaki artış. Görüldüğü gibi, dört aylık cari açık rakamı 2000 yılındakine benzer bir tehlikeye işaret ediyor.

Cari açıktaki tehlikeli artışın temelinde, aşırı değerlenmiş kur var. Kurların olması gereken düzeyde olmadığını, Bakan Kürşad Tüzmen de kabul ediyor. Tüzmen, 'Kimse bunun normal olduğunu söyleyemez' diyor. Kurların istenilen noktada değil, olması gereken yerde bulunması gerektiğine dikkat çekiyor. Kurların normal seviyesinde olması halinde, ihracatın 3 milyar dolar daha artacağını öne sürüyor. Kurların mevcut düzeyini eleştiren Tüzmen, kurlardaki düşüşü, uzun süre iyiye giden ekonominin bir göstergesi olarak sunan bir hükümetin bakanı. Ne tuhaf!

Hükümet, güven vermiyor

HÜKÜMETİN, IMF ile ilişkileri bugüne kadar rayına oturtmamış olması ve piyasalara gerekli güveni bir türlü verememiş olması da, kuşkusuz ciddi bir risk. Bu, ekonomiyi her an bir kriz sürecine sokabilecek kadar önemli. Bilindiği gibi, Türkiye'nin IMF programında ciddi gecikmeler söz konusu. Hükümet, 5. gözden geçirmeyi de henüz tamamlayabilmiş değil. Ne IMF ile hükümet birbirine, ne de piyasalar hükümete güveniyor.

Ekonomi, bugün için bir kriz sürecinde değil. Ancak, ekonomide ciddi riskler söz konusu. Dengeler, neredeyse pamuk ipliğine bağlı. Bundan sonra, her şey, hükümetin kararlılığına ve yapacaklarına bağlı. Hükümetin bugüne kadarki performansı ve tutumu, geleceğe umutla bakmamızı engelliyor. Burada kritik dönem ekim-kasım aylarıdır. Umarım hükümet, yanlış yapmaya devam ederek Türkiye'yi, yeni bir krizin eşiğine getirmez!

 

ARZU KAYA URANLI

AMERİKA MEKTUBU

Fareli Metro'nun müzisyenleri...

30.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 30.06.2003 - Fareli Metro'nun müzisyenleri....23.06.2003 - Ortadoğu'daki gelişmeler ve T...16.06.2003 - Gurbete düşen (Türk) memleketl...09.06.2003 - ABD dış politikası değişiklik ...02.06.2003 - Affet ama unutma26.05.2003 - 7 paragrafta ABD'de yaşam...19.05.2003 - New York'ta tılsımlı bir gün12.05.2003 - ABD - Türkiye ilişkileri nerey...05.05.2003 - Diaeta28.04.2003 - Bu Yıl da Atlattık! Ya Gelece...21.04.2003 - SARS, ABD'yi sarsıyor14.04.2003 - ABD'nin Irak savaşı biterken.....07.04.2003 - Buruk newbahar31.03.2003 - Özgürlükler ülkesinde değişim ...24.03.2003 - ABD'den savaşa bakışTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

NEW York'ta günlük hayatın vazgeçilmez unsurlarından biri, 100 yıllık tarihiyle metrosudur... Metronunsa, müzisyenleri...

Günün herhangi bir anında, bu yeraltı dünyasında, adeta bir dehlizde gibi ilerlerken, belki de canınızın en sıkkın olduğu bir sırada, umulmadık bir melodi, alır sizi hiç görmediğiniz diyarlara götürür. Siz kendinizi, her dilde, derin bir yalnızlık içinde hissederken, oracıkta, bilmediğiniz bir lisanda, tavşan yumuşaklığında bir şarkıyla kucaklaşıverir; yepyeni duygularla sarmaş dolaş olursunuz...

Farelerine, pisliğine, eskiliğine ve kalabalığına rağmen, sırf bu yüzden çok severim New York Metrosu'nu...

Müzisyenlerin çesitliliği de, kentin kozmopolit yapısını gayet iyi yansıtır. Mesela, bir istasyonda Güney Afrikalı biri, davuluna tempo tutarken, bir sonrakinde bir Uzakdoğulu, daha önce hiç görmediğiniz, yöresel bir enstrüman çalar...

Bu arada, unutmadan, metronun dansçılarından ve onların çesitliliğinden de bahsetmek lazım! Dansöz mü istersiniz, break dans grubu mu, tango mu yoksa salsa mı? Ne arasanız var... Siz hangi istasyonda ineceğinizi bilin yeter. Bir çok hattın kesiştiği 42 Grand Central, 42 Time Square ve 14 Union Square istasyonlarını, müzik seçeneklerinin bolluğu açısından tavsiye ederim.

Bedava yaşamak mı?

ORHAN Veli'nin 'bedava yaşıyoruz' şiirini her gün, her saniye damarlarınızda hissettiren, hiç bir şeyin bedava olmadığı New York'ta, tabi metroda performans yapmak da bir bedel istiyor. Metronun kayda değer kısımlarını(!) kullanan sanatçılar, burası için

belli bir kira ödüyor. Şimdi bunu biraz açmam gerek; iki çesit metro sanatçısı var: Bir grup, metronun içinde yolculuk ediyor ya da inilip binilen bölümleri kullanıyor. Diğerleri ise, daha profesyonel. Onlar, New York Metro İdaresi'nden kiraladıkları bölümde performans veriyorlar. Haftanın belli günleri, aynı yerde aynı saatte onları görebiliyorsunuz. Kimileri bir yandan şarkılarını

söylerken, bir yandan da CD ve kasetlerini satıyor ve internet sitelerini tanıtmaya çalışıyorlar...

Tabi, zaman içinde, gide gele bazı favoriler edinmemek mümkün değil. Mesela ben, beş kişilik Kızılderili Sinchikuna müzik grubunu çok seviyorum. Onları her gördüğümde, mutlaka durup biraz dinliyor; güzel melodilerine tempo tutuyorum. Hatta bir CD'lerini de aldım. Bazen çalışırken dinliyorum... Etnik müzik aletleri ve Batı müziği enstrümanlarını birlikte kullanarak yaptıkları bu müzik, bana

ninni gibi geliyor...

İlginç yorumlar

ŞİMDİ akla, 'Bu insanlar performans yapmak için New York gibi bir kentin barları, gece klüpleri, lokantaları veya sokakları dururken

neden metronun labirenti andıran koridorlarını seçer?' sorusu gelebilir. Ben de merak ettim sordum. Cevaplar hayli ilginçti:

'Bir patrona köle olmamak için.' (Sam)

'Sokaklardan veya barlardan daha güvenli ve rahat olduğu için.'

(Steve)

'Vücudumu değil; yalnız sanatımı satmak istediğim için.' (Pam)

'Kovulma derdi olmadığı için.' (Jimmy)

'İstediğim tarz müzik yapabildiğim için.' (Tom)

Düşündürücü değil mi?

Siz düşünedurun bana müsade!. Evden erken çıkıp işe gitmeden önce, 42 Grand Central durağında caz solisti Heather'i biraz dinlemek istiyorum...

 

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

MERAL KARADAĞ

KADINCA

Futbolun başarısı ve taşfırın erkekleri

29.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 29.06.2003 - Futbolun başarısı ve taşfırın ...29.06.2003 - Kadın olmak zor memlekette!01.06.2003 - Fakir olmak istiyorum!25.05.2003 - Ayna ayna söyle bana18.05.2003 - Canımız tam da kızarmış kadayı...11.05.2003 - Annem'e...20.04.2003 - Bütün cümlelerin öznesi olmak!13.04.2003 - Claudia Abla üzgünüm ama...06.04.2003 - Bütün duygular kof30.03.2003 - Gökten yağmur değil bombalar y...23.03.2003 - Bu bahar bize en çok hüzün yak...23.03.2003 - Bu bahar bize en çok hüzün yak...Tüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

SON sıralarda erkekler taşfırın olmaktan vazgeçtiler mi diye düşünüyordum. Öyle ya Asmalı Konak tüm maçlara fark attığına göre, siz olsanız nasıl düşünürsünüz? Yani görünen köy artık kumandanın kadınlarda olduğunu, erkeklerinse uzaktan, karılarına eşlik ettiğini gösteriyordu. Fransa-Türkiye maçı erkeklerimizin yine aynı seçicilikte olduğunu ortaya çıkardı. Az değil, yirmi rating almış, Asmalı'yı geçmiş. Erkek dediğin futbol izler, hoş geldiniz taşfırın erkekleri...

H

YAZIN rating alacak, izlenecek iki programı var, biri Show'daki 'Sıkı Dostlar', ikincisi atv'nin sevimli komedisi Baba... Tekrarların birbirini izlediği yaz programlarında Sıkı Dostlar eğlence ve yeni bir soluk veriyor izleyiciye, Baba ise tekrar da yayınlansa farklı bir tat sunuyor.

H

GÜLBEN'İN kıskananı ne kadar çokmuş. Yapmadıklarını bırakmıyorlar. Kız güzel, enerji dolu ve akıllı... Benim yazdığım kitapta bile akıllı dediğimi yazmıyorlar, reklam meraklısı diyorlar. Reklamsız şöhret olur mu? Benim sözüm, öyle akıllıdır ki, her konuda karşısındakini susturur, prim yapardı...

H

BU yıl televizyonlar çok hızlı bir değişim yaşadı. Diziler sinema sanatını pahalı prodüksiyonlar hazırladı, televizyonda görünenler artık uyuşuk ve aynı kalanın partiyi kaybedeceğini öğrendiler. TV enerji, yenilik ve çalışkanlık istiyor. Bunu yapanın önü açık, diğerleri yok olmaya mahkum.

H

YAZ aylarında sivrisineklerden, böceklerin çoğalmasından şikayet ederiz, ama bu alışkanlık sanırım TV'deki filmlerde de aynen devam ediyor. Kanallar, içinde arılar, böcekler olan filmleri birbiri ardı sıra ekrana sürmeye başladılar. Artık canavarlarla değil, böceklerle savaşıyoruz. Böyle korku da yaz aylarına yakışır.

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

ORHAN PALA

ŞİRKET KULİSİ

İller Bankası yatırım bankası oluyor

27.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 27.06.2003 - İller Bankası yatırım bankası ...14.03.2003 - Anadolu Yatırım yöneticileri k...07.03.2003 - Raymond James operasyonuTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

HÜkÜmetİn, belediyeler ve il özel idarelerine yetki devri için hazırladığı taslak çerçevesinde ilk değişim İller Bankası'nda başladı. Yerel Yönetimler Yasası ve hükümetin belediyelere yetki devri öncesinde yenilenme çalışmaları başlatan kurum, öncelikle 18 bölgeyi kapatmayı planlıyor. Çok gizli yürütülen çalışmalarda İller Bankası'nın statüsünün tamamen değiştirilmesi hedefleniyor. Bankadaki değişimi ise geçen yıl ocak ayında genel müdür olarak atanan Hidayet Atasoy yönetiyor. 1962 yılında Kayseri doğumlu olan Atasoy, şu anki görevine atanmadan önce Kayseri Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlük görevini yürütüyordu. İller Bankası'nın faaliyet alanını bilmeyenlerin aklına, 'su ve kanalizasyonla İller Bankası'nın ne alakası var?' şeklinde bir soru gelebilir. Hemen aydınlatalım; belediyelerin yatırımlarının finansmanında aracılık eden İller Bankası, normal bankacılık hizmetlerinden ziyade, içme suyu kanalizasyon, kentsel atıklar, imar planı başta olmak üzere altyapı yatırım hizmetlerinde belediyelere danışmanlık hizmetleri sunuyor. Yani Hidayet Atasoy'un en son yaptığı işle şu anki görevi örtüşüyor. 1984 yılında İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni bitiren daha sonra da Ankara Siyasal Bilimler Fakültesinde aynı dalda mastır yapan Atasoy, 1985-1999 yılları arasında Başbakanlık'ta uzmanlık ve değişik yönetim kademelerinde görev yaptığı için konuya vakıf.

Nasıl bir değişim

İLLER Bankası'ndaki değişim öncelikle küçülmeyle başlayacak. Önce Anadolu'daki tüm bölgeler kapatılarak, çalışanlar yeni kurulacak Özel İdareler Genel Sekreterliği'ne aktarılacak. Bu kurum da direkt olarak valilere bağlanacak. Belediyelere danışmanlık hizmeti veren İller Bankası, hızla küçülüp personelini azalttıktan sonra kalkınma ve yatırım bankası olarak hizmet vermeye hazırlanıyor. Kayseri'den 6 ay önce Ankara'ya gelen Hidayet Atasoy'un yönettiği değişim projesinin kısa bir süre içinde hayata geçirilmesi bekleniyor.

Bu arada diğer kamu kurumlarında olduğu gibi İller Bankası'nda geçmiş dönemlerde yaşanan yolsuzluklar büyük sıkıntılara neden oluyor. Yeni yönetim ise içi boşaltılan bankayı belediyelerden alınan yüzde 7 komisyonla ayakta tutmaya çalışıyor. Tabii burada temizlik hareketi ne zaman başlar bilinmez, ancak birçok bakanın imzasıyla kullandırılan kredilerin hala geri dönmediği biliniyor.

İştirak yapısı değişecek

İLLER Bankası geniş bir iştirak ağına sahip. Güven Sigorta'nın özelleştirilmesinden sonra bankanın portföyündeki iştiraklerin değeri 1 trilyon lirayı geçiyor. Merkezi Nigde'de bulunan Nigbas Beton Sanayi, Mardin Boru Sanayi ve borsada işlem gören ve bir dönemler ünlü spekülatör Halil Güvener'in take-over yöntemiyle ele geçirdiği Doğusan Boru, İller Bankası'nın iştirakleri arasında yer alıyor. Değişimle birilikte bu şirketlerin de doğrudan bağlı oldukları illerdeki valiliklere geçmesi bekleniyor. Bu arada Merkez Bankası'nda B grubu hissesi olan banka, merkezi İstanbul'da bulunun Emlak Konut'un sahibi.

 

NECATİ TAYYAR TAŞ

CUMA SOHBETLERİ

Din ve Laiklik (1)

20.06.2003

Diğer Yazarlar ÜNAL SAKMANERGUN GÖZEMİM KEMAL ÖKEVEDAT ZEYDANLIGÜRCAN DAĞDAŞYAĞMUR ATSIZSERVET KABAKLIMETİN IŞIKNURSUN ERELEMRE ALKINSIRRI YÜKSEL CEBECİFEHMİ ÇALMUKTUNA SERİMARZU KAYA URANLIM. HÜSEYİN BİLGİNANAHTAR DELİĞİNDENYAVUZ BÜLENT BAKİLERORHAN PALAMUZAFFER ILICAKMERAL KARADAĞFİKİR BAHÇESİABDULLAH SEVİNÇOp. Dr. N. ÜMİT ÖZAKNECATİ TAYYAR TAŞAYDIN CANDABAKOĞLUSEVİNÇ ÇOKUMNAMIK KEMAL ZEYBEK Diğer Yazıları 20.06.2003 - Din ve Laiklik (1)13.06.2003 - Babalar Günü06.06.2003 - Fenadan Bekaya (2)30.05.2003 - Fenadan bekaya (!)23.05.2003 - İstanbul'un fethi16.05.2003 - Deprem09.05.2003 - Kutlu Doğum02.05.2003 - Gözyaşı25.04.2003 - Zaman ve Biz18.04.2003 - Bahar11.04.2003 - TaklitTüm Yazıları Göster

--------------------------------------------------------------------------------

LAİKLİK kavramına hangi manaların yüklenebileceği veya bu kavramın neleri ifade edemeyeceği, uzun yıllardan beri tartışma konusu olmuştur ve ileriki yıllarda da bu konuya ilişkin değişik yaklaşımlar devam edecek gibi gözükmektedir. Üstelik, laiklik

kavramının muhtevası hakkında münakaşa içerisinde olanlar ve birbirlerini sert bir şekilde eleştirenler arasında herhangi bir diyalog da sağlanamamıştır. Çünkü, herkes meseleyi kendi zaviyesinden ele almış, birbirlerinin görüşlerini dinleme ve objektif bir şekilde değerlendirme erdem ve sorumluluğunu göstermemiştir. Sonuçta konu, değişik çevreler için farklı manalar ve yorumlar almış, taraflar, kavramın esasından uzaklaşarak değişik mecralara sürüklenmişlerdir. Bu bakımdan, laikliğin tarihi kökenlerini ortaya koymak ve bu kavramı peşin hükümler içerisinde olmadan tarif etmek ile işe başlamak gerekmektedir.

Laiklik nedir?

KAVRAM olarak laiklik:

Laik kelimesi, Latince 'Laicus' kelimesinden alınmış Fransızca bir kavramdır. Bu kelimenin lügat anlamı, ruhani olmayan kimse, dini olmayan fikir, müessese, prensip demektir. Bu özelliklerin din anlayışı dışında düşünülmeye başlamasının yegane sebebi Kıta

Avrupası'nda 'Din Adamları Sınıfı' denen imtiyazlı bir sınıfın mevcudiyetidir.

Hıristiyan dünyasında Katolik mezhebine mensup olan insanlar ikiye ayrılır. Bunlardan birincisi, 'Clerge' denilen din adamları olup, ruhani sınıfı meydana getirirler. Bu zümreyi oluşturanlar arasında, manastırlara kapanıp hayattan uzak yaşayarak ömürlerini ibadetle geçiren zahitler ve halk ile birlikte yaşayan papaz, piskopos gibi kilisede görev yapan din adamları vardır.

İkincisi ise, ruhaniler gruplarının hiçbirine mensup olmayan, zahit veya papaz sıfatı taşımayan kimselerdir ki bunlara da 'Laik' denmiştir. Bu kavram, Fransız İhtilali'nden sonraki yıllarda anlam genişliği kazanarak, d”ni olmayan ve ruhani bir mahiyet taşımayan her çeşit fikir, prensip ve müesseseler için kullanılmaya başlanmıştır.

Görüldüğü gibi, laiklik, Hıristiyan-Katolik dünyasında ortaya çıkmış, menşei itibariyle Hıristiyanlık ile ilgili bir kavramdır. Ayrıca,

kelime anlamı itibariyle ruhbanlar sınıfına mensup olmayan, papaz sıfatı taşımayan kitleler için kullanılan laiklik, dine karşı olmayı

veya din düşmanlığını değil, sadece 'din ile ilgisi bulunmayan' anlamını karşılamaktadır.

 

KURULTAY

Zaman su gibi akıp gitmiyor

Geçmiş zaman... Hafızalarımızı zorlayalım. 5.5, 6 yıl kadar önceydi... Gazetelerimizin manşetlerini süslemişti... ABD K.Irak’tan yaklaşık beşbin dolayında Kürt peşmergeyi (aileleriyle birlikte) eğitmek amacıyla Pasifik’teki Guam Adasına götürmüştü. Gerekçe olarak da “sivil operasyonlarda kullanmak üzere eğitilecekleri ve bu tür operasyonlarda kullanılacakları” ilan edilmişti. Şimdiki zaman... Sayıları beşbinle ifade edilen ve ABD tarafından altı yıldır her türlü eğitimden (askeri ve ideolojik) geçirilen Kürt peşmergeler K.Irak’ta. Hangi “çıkarlara” hizmet edeceği “şimdilik” kestirilemeyen bu topluluk istihbarat raporlarına göre, geçtiğimiz yıldan itibaren Türkiye ve Ürdün üzerinden helikopterlerle Irak’a transfer edilmiş ve transfer hala sürüyor... Gelecek zaman... Amerika tarafından özel olarak yetiştirilmiş 5 bin adet Kürt Lawrence.Bozdur bozdur harca... Askeri ve ideolojik anlamda eğitimlerini tamamlamış bu Kürt peşmergelerin her türlü ağır silahı da kullanabileceklerini varsayarsak, bugünlerde Kürt liderlerin yaptıkları pervasızca açıklamaların kaynağının ne olduğunu kolaylıkla anlayabiliriz. Bu Lawrence’ler Kürt liderlerin ayranlarını fena halde kabartmış.

***

Amerika’nın yakında Ortadoğu’da, yakın gelecekte Kafkasya ve Türk Cumhuriyetler’de ortaya koyacağı “Büyük Oyun”un temellerini kavramazsak, ya bu “oyun”un “ağzı açık hayran” seyircisi, ya da figüranı oluruz. Her iki durumda ne acı değil mi?

***

Devlet adamlığı; gelecekteki önlenebilir-önlenemez tehlikelere karşı alacağınız pozisyonlarla, yapacağımız atraksiyonlarla ortaya çıkar. Her türlü şart için yakın ve uzak ihtimaller için bir köşede duran birçok adet senaryolarınız olmalıdır. Senaryo üreten adamlarınız olmalıdır. Çözüm sunan elemanlarınız bulunmalıdır. Bunun için iktidarda veya muhalefette olmanıza da gerek yoktur. Oluşan şartlara göre tavır koymak (ya da koyamamak) sizin çapınıza ve şansınıza bağlıdır. Çapınız yeterli, şansınız da olmayabilir. Gündelik düşünmek devlet adamlığı ile hele hele devleti yönetmekle hiç bağdaşmaz. Zaten yönetemez, yönetilirsiniz.

***

Sanmıyorum ki, hükümet etmeye talip olanlar, “hiç bir parti veya kişiyi kastetmiyorum” salt “Kürt Lawrence”ler ile ilgili olarak kafa yormuş olsunlar... Sakın ha önemsiz bir mesele olarak algılamayın bunu. Sakın ha... Sonra çok yanılırsınız...Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra bir defa yanılmış K.Irak’ı boş bırakmıştık... (Burada dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın hakkını teslim edelim. Ne kadar çok arzu etmişti K.Irak’ı girmemizi, hatırlayın...) Bu yanılgımızın bedelini, yaklaşık yüzmilyar dolar, güneydoğumuzda (aslında tüm Türkiye) 10 yıl süren yangın ve 30 bin insan olarak ödemiştik.

***

Yakın ve çok önemli tehlike...Kürtlere dağıtılan silahlar ve “Kürt Lawrence”lerin varlığı Amerika’nın K. Irak’ta bize kurduğu tuzak. ABD’lilerin konuyla ilgili olarak yaptıkları ‘Kürt grupları silahlandırıp Saddam’a karşı savaştıracağız’ iddiası hiç akıllıca değil. Muhtemel savaşta Türkiye ve ABD birlikte hareket ederse, Irak’a karşı Kuzey cephesi açılacak. Türkiye ve ABD K. Irak’tan girecek, düzenli bir ordu olmayan silahlı Kürt gruplarının desteğine neden gerek duyulsun... Bölgeye gireceksek eğer, bu silahlar her şartta bize dönük olacak. Savaş zamanı da savaş sonrası da. ABD’nin elinden, bu kart alınmalı, “Büyük Oyun”un bir parçası olan Kürt Devleti kurdurulmamalıdır.

***

Kamuoyunda yaygın bir görüş var. ABD Kürt devletini kuracaksa, buna kararlıysa bizim elimizden ne gelir. Böylesi bir süper güce karşı nasıl dururuz. Bu oyunu durdurmak ne haddimize. Çevrenizde bu görüşü bilerek veya bilmeyerek dile getiren insanlar varsa bilin ki onlar iğdiş edilmiş, “erkek”likleri elinden alınmış kimselerdir. Bu görüşü savunan insanlar, kimi zaman karşınıza gazeteci, siyasetçi, “bu sene 73 milyar dolar borç ödeyeceğiz ona göre” diyerek çıkabilirler. Yanılmayın. Türk gibi durun...1

Kargadan kılavuz

Millî Eğitim Bakanlığı’nın müfredatı ve ders kitaplarını yenilemek niyetinde olduğundan sayın Bakanın açıklamalarıyla haberdar olduk. Bilhassa orta öğretimde müfredatların ve ders kitaplarının yenilenmesi kaçınılmaz bir ihtiyaç. Lakin yeni müfredata ve ders kitaplarına hangi zihniyet damgasını vuracak? Temel sorun burada.

Türkiye’yi millî devlet olgusundan koparıp küresel sömürgeciliğin eyaleti yapmak isteyenler devlete ve kurumlarımıza hakim yıllardır. Korkum odur ki yenilenen müfredata ve ders kitaplarına siyasi ve fikri teslimiyetçilik damgasını vuracak ve adından başka millî hiçbir özelliği bırakılmayan eğitim Bakanlığımız Türk milletini parçalama ve köleleştirme komplosuna alet edilecektir.

Niçin böyle düşünüyorum? Çünkü sayın Bakanın eline alarak televizyon ekranlarına çıktığı ilk kitap denemeleri TÜSİAD’a ait. Tarih, felsefe ve coğrafya kitapları hazırlatmış TÜSİAD. Ve sayın Bakana sunmuş. Kitapları inceleme fırsatı bulamadım ama TÜSİAD’a hakim olan zihniyetin bu kitaplara yansıdığından kuşkum yok. Çok uluslu şirketlerin Türkiye’deki mümessillerinin kontrolünde olan bir kuruluşun millî tarihimizi ve millî coğrafyamızı çocuklarımıza nasıl anlatacağı malum. Atalar boşuna dememişler: Kılavuzu karga olanın……..

Aslında Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı eğitim sistemini, müfredatı ve ders kitaplarını konu alan tartışmalar hep gündemin birinci maddesi olmuştur. Dertlerimizin çözümünün eğitimden geçtiğini herkes kabul etmekte ancak bize özgü millî bir eğitim sistemi üzerinde anlaşmak mümkün olmamaktadır. Herkes farklı dünya görüşlerinden ve beklentilerden hareketle meseleye baktığından doğal olarak gerçeğin bir yüzünü görmekte ve uzlaşma gerçekleşmemektedir.

Her hükümet kuruluşunda hükümet programlarının en ağırlıklı konusu eğitim reformu olmakta, hükümetlerimizin azami ömrü birkaç yılı geçmediğinden de her öğretim yılında gencecik beyinler yaz-boz tahtası olarak kullanılmaktadır.

Devletimizin kültürel temellerinden ve kuruluş ülküsünden kopmuş aydınlar ve bürokrasi tarafından sunulan ne olduğu belirsiz bir çağdaşlık masalına Türk töresi feda edilmekte, genç nesiller ülküsüz ve bilinçsiz yığınlar haline getirilmektedir. Ülküsüz bir toplumu yönetme kolaycılığına teslim olan parti, cemaat ve kurumlar milletin değil de kendilerinin geleceğini garanti altına almayı hedefleyen eğitim sistemleri önermeye başlamışlardır. İşte bu yüzdendir ki öngörülen eğitim sistemlerinden hiç biri Türk Milletinin birikimini, kültürünü, tarihini, coğrafyasını, değer yargılarını ve millî ülkülerini genç kuşaklara sunmayı hedeflemiyor.

Müfredatlar tartışılıyor, eğitimin süresi tartışılıyor, din eğitimi tartışılıyor ama eğitimin kalitesi ve hedefi tartışılmıyor. En tuhaf olanı da bu konuları siyasiler, işadamları ve askerler tartışırken eğitim bilimcileri ve uzmanları susuyor. Herkes konuşuyor hiç kimse dinlemiyor. Millî kültür değerlerinin doğru ve kesintisiz olarak millet çocuklarına aktarılması, Türk milletinin ümit asrı olan 21. yüzyıla ülkemizi hazırlayacak “bilge-eren" vasıflı insan modelinin yetiştirilmesi planlanmıyor, planlanamıyor.

Kültürümüzde peygamber mesleği olarak itibar görmüş olan öğretmenlik mesleği gönül işi olmaktan çıkmış, işsiz üniversite mezunlarına istihdam sağlama alanı olarak algılanmaya başlanmıştır. “İş bulamıyorsan öğretmen ol” mantığıyla hareket eden yüreği ve kafası daralmış insanların eğitimcileri de muallim değil öğretmen oluyor maalesef.

Değişen her eğitim sistemi kültürün ve devletin sürekliliğini baltalamakta, okullarımız millet evlatlarını “mankurt”laştırmaktadır. Yavuz Bülent Bakiler’in “Ben Anadolu” yakarışıyla başlayan o güzel şiirinde dediği gibi: “Zaman zaman nankör çıktı büyütüp okuttuğum / Çok kez meyve vermedi diktiğim ağaç” Niyedir bilinmez ama bu millet diplomalı cahillerinden çektiğini Moskof’tan bile çekmemiştir.

Her tarafı dökülen eğitim sistemimiz şimdi de küresel sömürgeciliği ve mandacılığı milletimize dayatan kişi ve kurumlarca yeniden yapılandırılmak isteniyor. Mevcut sistem millî ülküleri yeni nesillere aktaramıyordu, korkarım ki kurulacak olan millî ülküleri yok etmeyi amaçlayacak …

Türk millî eğitimin müfredatını ve ders kitaplarını yenileme işi TÜSİAD’a ve küresel mandacılara ihale edilirse eğer, buyurun cenaze namazına. Öldürülüp gömülmesi düşünülen kim mi? Şarkın ümidi ve geleceği tabi. 0

ABD ilişkilerinde zarardan dönüş!

"Yaptıklarınız yapacaklarınızın garantisidir” demişler... AKP İktidarının, Irak ve ABD ile ilişkiler konusunda yapmadıkları veya yapamadıklarının tescil belgesi de, Dışişleri Bakanı Uğur Ziyal’in, Washington’da elinde çantası ve şapkası, kapı kapı dolaşıp hasar tamir etmeye çalışmasının acı görüntüleridir!.. Yanlış anlaşılmasın; Uğur Ziyal çok yetenekli, onurlu, vatansever, profesyonel bir diplomattır; şimdi görevini, gene onurlu olarak yapmaya çalıştı. “Elçiye zeval olmaz”; günah onda değil Türkiye’yi bu hallere düşürenlerde!

ACI GERÇEKLER

Irak ve İkinci Tezkere konusunda, sorunun, ABD’nin payandası veya uşağı olmak veya hukukî meşruiyet aramak düzeyinden çıktığı -hatta hiç üye olmadığı- olayların gelişmesi ve acı neticeleriyle belli oldu. Bugün acı gerçek şudur; bölgede, ekonomiden ticarete kadar her alanda, uzun süre egemen olacak, süper güç ABD ile ilişkilerimiz kökünden bozulmuştur. Daha da vahimi, bugün, Kuzey Irak’ta biz yokuz, peşmergeler ordu kuruyor ve Kürtler ABD’nin “sadık silah arkadaşları” olarak, Kuzey Irak’ta hakim olacakları gibi, Irak’ın tümünde de söz sahibi olacaklar. Ne acıdır ki, şimdi Türk Hükümeti Uğur Ziyal vasıtasıyla bu durumu yani, artık Kuzey Irak’ta Türkmenler konusundaki kırmızı çizgilerinden vazgeçtiği mesajını da ABD’ye resmen vermiştir; Grossman’ın ifadesiyle, Türkiye ilk defa, çok net bir biçimde, Türkiye’nin artık sadece bir Kuzey Irak politikası olmadığını, Irak’a artık sadece Kuzey Irak gözlüğünden bakmayacağını, artık Irak’ın bütünlüğüne yönelik bir politika geliştirdiğini belirtmiş. AKP’nin tarihi hatasının neticesi de bu acı bir gerçek! Daha tehlikelisi, ABD’nin de yardımlarıyla ve Petrol gelirleriyle, buradaki Kürt oluşunu, adına devlet denmese bile, bizim kırmızı çizgilerimize rağmen gerçekleşecek ve Güneydoğudaki vatandaşlarımız için, ister istemez bir çekim merkezi olacak! Irak’ın geleceğinde de, Polonya kadar söz sahibi değiliz ve Irak’ın yeniden yapılanmasında, taşeron olmak için yalvarıyoruz! Bunlar AKP iktidarının beceriksizliğinden, vizyonsuzluğundan ve içindeki çeşitli düşüncelerden kaynaklanmıştır. Bu başka bir ülkede olsaydı hükümet düşerdi. Ama gelin görün ki, AKP, adeta suçu askerlere yüklemek kolaylığına sapmış ve ABD de, bu yutturmacaya, aradaki “işgüzar bir takım postacılar” yüzünden inanmıştır.

EBEDİ ÇIKARLAR..

Devletler arasında ebedi dostluklar yok, ebedi menfaatler vardır... ABD ile aramızdaki ilişkilerin eski tılsımı kalmamış olsa bile, reel politikada, er veya geç, stratejik müttefiklik veya ortaklık ilişkilerini yerine oturtacaktır. Nihayet AKP iktidarı da layemut, ebedi değildir. ABD Bakan Yardımcısı Marc Grossman, geçenlerde bir TV programında, “Türkiye’nin, ABD için önemli bir ülke olduğunun muhakkak olduğunu, hem önemli bir ortak ve müttefik, ABD’nin de Türkiye için önemli olduğunu” söyledi. Ve ilave etti: “Yapılacak işler var; 1 Mart’ta olan oldu artık, ileriye bakmak ve gitmek ve birlikte çalışmamız gerekiyor.” Bu Başkan Bush’un şu sırada, şahsen aldatılmış olmaktan kaynaklanan şimdiki duygusal ve affetmez tavrı karşısında realist bir yaklaşım.

YENİ ALAN: İRAN

ABD’nin, İran konusunda düğmeye bastığı görülüyor. Amerika hem İran’ın nükleer silah tehdidine karşı, hem de bu ülkenin bölge için ters bir model olmasından ve şimdiye kadar teröristlere verdiği destek yüzünden İran’daki rejimi değiştirmekte kararlı. Gerçekçi olarak ABD’nin yakın gelecekte, Türkiye’ye Orta Doğu’da ve Irak’ta ve öncelikle İran konusunda, ihtiyacı olacak.

İran Hükümeti şimdiki halde nükleer programlarını açıklamak hususunda Saddam’dan fazla işbirliği yapıyor, önleyici bir ABD vuruşuna fırsat vermemeye özen gösteriyor. Ama bu demek değildir ki, bir gün İran’ın nükler tesislerine ani bir bombardıman saldırısı yapılmayacaktır ve belki de, böylelikle, İran’da son günlerdeki rejim aleyhtarı gösterileri rejimi kökünden devirmek için bir çakmak çakılmayacaktır. Ben İran’daki mollalar rejiminin miyadını dolduğunu tahmin ediyorum. Ancak ABD, İran’da da, bundan sonra istikrarlı bir rejimi oturtmak hususunda -ki Şii faktörü yüzünden bu Irak’taki hassas dengeleri de etkileyecektir- bir hayli müşkilat çekecektir.

Bu konuda ABD’nin ilgisinin Azerbaycan üzerinde odaklaştığı da hissediliyor. İran’da bir Türk faktörü var; İran Azerbaycan’ındaki Azeri Türkleri, Güneydeki Kaşkayiler ve diğer Türk gurupları, yanılmıyorsam İran nüfusunun en az % 40’ını teşkil ederler. Burada da Türkiye, ABD tarafında, mollaları devirmekte aktif bir rol oynayabilir ve oynamalıdır. Ancak bu rolün, Türkiye’nin bir Azeri federasyonu yolu ile yayılmacılık emelleri olarak algılanmamasına -bağrımıza taş basarak- dikkat etmeliyiz. O zaman Türklüğün daha da büyümesinden işkillenirler. Geçen akşam Halit Kakınç’ın dediği gibi, ortada özellikle bölge petrol çıkarları açısından bu oluşumu “bize yedirmezler”... Ama gene de olaylar ABD ile ilişkilerimizin yeni bir raya oturtulmasını sağlayabilir! Bu da reel politika bakımından olumludur!0

Böyle basından ne umacaksın?

Napolyon’un sürgüne gönderilişiyle kaçışı ve Paris üzerine geri dönüş yürüyüşü haberlerinin o günlerin Fransız Basını için tam bir yüzkarası olduğunu bilmeyen yoktur. Fransız gazetecilerini küçültücü, aşağılayıcı, çanak yalar durumuna düşürücü fıkralar hâlâ tekrarlanır durur, o günlerden kalmadır. Mayası böyle çalınmış bir Basının sonrası ise daha değişik değildir; rezâletleri kitaplaştırmış basınlarının ilk örneği olmuştur.

Bizde Basın da Fransız doğumludur; İngiliz+Amerikan+Alman ve yunanî eğitişleriyle terbiye edilmiştir. Yine de ebeliğini borçlu olduğu Fransız hünerlerinin yapısı dışında huylanamaz. Amacından farklı bir yanı var ise o da Fransız Basının yeri geldiğinde millî basın olmasını bilmesi, bütün günahlarından arınarak (Fransız Yurdu ve Fransızlar) için şahlanmak yiğitliğini göstermesidir. Bizimkinin önde gelenleri, kraldan çok kralcı olmanın tadını ne pahasına olursa olsun koruma yanlısıdır; Türk Yurdu ve Türkler yerine, belki de millîliğin ağır yük sayıldığı çağdaşlığın gereği olarak “beynelmilelci” olmanın coşkusuyla insancıllık yaftası arkasına sığınmış Hristiyan öncesi Roman+yunan bağımlısı olmayı, Hristiyan+Yahudî geleneği sevdâlısı görünmeyi, özellikle Bizans sarhoşu yaşamanın tutkusunu sever. Genelde Türk, Türklük, Türk Kültürünü oluşturan ne varsa tümü birden sevimsiz; özelde, İslâm örümcekli konulardır; üstleri örtülmeli, ya hiç açılmamalı yâhut, mecbur kalınırsa eğer kötü, kaba, gerilik ve gericilik ayarında gösterilmelidir. Bir zamanlar Milliyet Gazetesinde ünlü Melih Âşık’ın, daha sonra Heccav Âydil Erol’ün yazdığı şu fıkradaki acı gerçekte olduğu gibi:

Sekiz on tanıdık bir arada oturmuş sohbet etmekte iken kimi Araplığıyla övünmüş kimi Boşnaklığından dem vurmuş. Ermeniliğinden Yahudîliğine, Gürcülüğünden Kürtlüğüne soyunu söylemeyen kalmayınca içlerinden bir boynu bükük kişi kalkmış, herbirine özellikle teşekkür etmiş. Şaşırmışlar, sebebini sormuşlar. “Ben Türküm” demiş teşekkür eden. Bunca zamandır aranızda bana yer verdiğiniz, Türklüğümü başıma kakmadığınız, geçinip gitmemi engellemediğiniz için teşekkür ediyorum hepinize; sağolunuz!

Tanzimat ile gelişen ve örnekleşen Osmanlı Dönemi Basınının para kaynaklarını artık biliyoruz; millî olduğu söylenemez. Atatürk çizgisinde geliştirilen basının umut verici görünüşü ise İsmet Paşa ile birlikte bir geri dönüşe benzer. Menderes basını tümüyle birlikte iktidar için dövüşecek silah olmuştur. Bu silâh sonraki yıllarda silahşörünün ihtiyaçlarına göre yönlenir, hedefleri arar, vurur, korkutur. Mısırlı Prens paralarından cesaretli Jöntürk gazetelerinin o uçar kaçar ruhu her zaman milletlerarası solun yerine göre dar yerine göre geniş yelpâzesinde yer almanın yollarını aradı.

2003 yılının çok sattığı söylenilen bir gazete, sürmanşetinde: “Onlarla Bush, bize Moldovya Başbakanı” diye bir onurlu olmayan birçok ucuz söz yazabildiğine göre gelinen nokta ortadadır. Mandacıların ruhu ile sömürge insanı olmaya sevdâlı kölelerin, “yeter ki yaşayabileyim” köpeksiliğine bürünmüş umutları elele verdiğinden kabullenilecek hedefle herhalde onurlu yollardan ulaşılmaz.

Gidilmek kesinleşmiş değil ise de alıştırılmakta gibi. 50-70 yıl önce; “Üzerimize ölü toprağı örtülmüş” sözünü çok sık duyardım; Osmanlıdan kalmaydı. Şu son günlerde bu lâfı yine duymaktayım ve ne kadar yazık, silkinip kurtulmak gayretleri aranır gibi değil. Bunca yılın arasına, üstüne, yanına yöresine serpilen ölü toprağında büyütülen nesillerin umutsuzluk kaynağı bence varlık sebebinden uzak, yokluk çukurunu görmezden gelen basındır. Serpilen ölü toprağını dirilik toprağı niyetine algılar olduk.

Bir vakitler pespâye Komünist, sıkı Marksist+Leninist, kanlı gözlerle Maocu; şimdilerin anlı şanlı neo-liberalist fakat her zaman dört ayak üstünde gezmenin ustası (ünlü köşe yazarı) olanların.... bir daha yeryüzüne gelmesi imkânsız olan Cumhurbaşkanı Bilge Kağan’ın ünlü sözü: "Silkin ve kendine dön!" sözünü olmadık kepâzeliklerde alaya alışı ile; yine yenilenmesi imkân dışı olan Atatürk’ün: “Muhtaç olduğun güç damarlarındaki soylu kandadır. Ne mutlu Türküm diyene!" îmânını altüst etmenin canbazlıklarında palyaçolaşmaları elbette boşuna değil idi. Özüne güveni olmayan, soyundan kopuk, kültürüne ters düşmüş ve yabancılaşmış insanların üzerlerine serpilecek ölü toprağından kurtulması kolay sanılmasın. Yurduna ve insanlarına ancak mideleriyle bağlılar önce kendi beyinlerini, sonra hedeflerini boşaltıyorlar.

Köşe yazısında: “Osmanlı İmp.nun Türk İmparatorluğu olmadığını gazetesinde yazabiliyordu; bunun bir tek açıklaması vardır, o da, sabırları sınandığı, bütün Türkleri abdal budala yerine saymaktır; tıpkı koyun sayar gibi. Bu da ancak bizde görülebiliyor. Ötedenberi bunun böyleliğini bildiğimden, 1963 yılında iki ikiye konuştuğumuz Rahmetli Albay Türkeş Beğe birbuçuk saat güçlü bir gazetenin yapabileceği etkilerden söz etmiştim. İnancım hâlâ değişmedi. Yazık ki gazeteler şimdi yanında TV. denilir avanak camlarını da aldı; adı Basın idi, döndü Medya oldu.

Gel de yanma!0

Kürtçe TV oyunu

Değişen Dünya şartları hedef alınan coğrafyalarda küreselleşme örtüsü ve gerekçesi altında hakim kültürleri budamayı ve zayıflatmayı hedeflemektedir. Hakim kültürlerin zayıflatılması, küreselleşmenin ideolojisi olan çok kültürlülük tezlerinin dayatılması, dile dayalı etnikliklerin yaratılmasıyla ve milli devletlerin önüne dikilmesiyle sağlanmaktadır. Küreselleşme ve etnikleştirme bir başka ifadeyle farklılıkları öne çıkarmak, yaratmak ve kutsallaştırmak, farklılıklara dayalı ırkçılık yapmak ulus devletlerin direncini zayıflatmaktadır. Bu durum kendi çıkarlarını en çoklaştırma peşinde olan küresel güç ve blokların işine gelmektedir. Etniklik de sadece kültür unsurlarından birine, dile dayandırılmaktadır. Mahalli dil ve kültürlerin korunması kalıbı ülkelerin geçmiş tecrübelerine, tarihi hoşgörü çizgilerine bakılmaksızın uygulanmaya çalışılmaktadır. Aslında çoğu AB ülkesi kendi çok kültürlü yapılarından rahatsız oldukları için aday ülkeleri bu şablonu uygulamaya zorlamaktadırlar.

Türkiye’deki sorun anadilde yayın yapılıp yapılmamasının çok ötesindedir. Bu kadar ufuksuz ve çapsız sorunlara yaklaşmayalım. Dünyanın belirsizlik ve istikrarsızlıkla karşı karşıya kaldığı yeni dünya düzensizliğinde böyle bir yaklaşım bize çok şey kaybettirir. Sorunun özü kutsal sayılan Anadolu coğrafyasının milli kimlikten, hakim Türk Kültüründen soyutlanabilmesi için çeşitli vasıtaların kullanılabilmesidir. Kürtler ve Kürtçe de bir vasıtadır. Sözde Ermeni soykırım iddiaları ve diğerleri de öyle... Kabul edelim ki bugün hıristiyan köktendinciliği ayağa kalkmıştır. İslam terörle birleştirilerek hedef tahtası yapılmaktadır. New York’daki 11 Eylül saldırıları bahanedir. Küresel gücün “ya bana bağımlı ılımlı İslam anlayışının yanında olursun; ya da seni hedef ve düşman olarak karşıma alırım” anlayışı hakimdir. Kimse Kürtleri ve Kürtçeyi sevdiği için ilgilenmiyor. Anadolu’ya haç takmada Kürtleri Türkiye Cumhuriyetine karşı kullanmak istiyorlar. İşin özü budur. Haç-Hilâl mücadelesinde bazıları kendini kullandırmamalı, malzeme yapmamalı dememizin sebebi budur. Her ne kadar işbirlikçilerin yanlış yoldan kendilerini ayırmaları mümkün değilse de; herhalde dışarıya satılmamış veya kiralanmamış ve kendini Türk Milletine mensup sayan insanlarımız da vardır. Kürtçe televizyon isteğinin altında Türkçeyi öğretememiş olmak değil; tam tersine genç neslin Türkçesinin çok iyi olması yer almaktadır. Bunda da örgün eğitimden çok yaygın eğitimin ve TV yayınlarının rolü vardır. Farklı dil ve lehçelerde yayının TRT tekelinden çıkarılmak istenmesinin nedeni kontrol edilemez hale getirilmek içindir. Dil sadece ifade aracı değil; hükümranlık ve egemenlik işaretidir. Dünya dili olan Türkçe ne ise, İngilizin İngilizcesi ve Almanın Almancası odur. Dille ilgili değerlendirmeleri sadece o dille suç işleyip işlemediğinize göre değerlendiremezsiniz. Bu konuda fikir beyan edenlerin asker sivil “500 sene öğretememişiz, efendim 80 sene öğretememişiz” gibi garip ifadelerini de anlayamıyorum. Demek ki Kürtçe TV yayının gerekçesi bu imiş. O halde; Ayasofya’yı da yaklaşık 550 yıl tam anlamıyla becerip ibadete açmadık diye kiliseye mi çevirelim? Yani yapamadıksa terk mi edelim? Bu garip mantıkla hareket edersek KKTC’de ki fert başına düşen milli geliri tek veri kabul edip pes etmemiz gerekir. Pes etmesek de Sayın Başbakan gibi arabulucu olmak isteriz.

AB yeni Katılım Ortaklığı Belgesinde (14 Haziran 2003) “dil azınlıkları”ndan bahsediliyor, kültürel çeşitliliği sağla diyor. Yani bazılarına emir büyük yerden geliyor. Bu konuyu bu kadar basite indirmeyelim.

Bu konuya merak saranlar, acaba TRT’ye başvurup Yayın ve Planlama Dairesinin araştırmalarına neden bakmazlar? Biliyoruz emri Brüksel’den alanlar; Türkiye’yi Ankara’dan yönetemezler. Sonra araştırmaya ne gerek var ki... Dünün Sovyet uydusu Moskova’dan kumandalı dünün demirperde ülkelerine döndük.

TRT’nin tozlu raflarından nedense indirilmeyen bu araştırmalar Güneydoğu’da halkın egilimlerini ortaya koyuyor. Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde, 15 ilde, 1992, 1994, 1998 ve 2000 yıllarında yapılan 4 büyük önemli araştırma dışardan talep edilenlerle halkın duygu ve düşüncelerinin çeliştiğini ortaya koyuyor.

Araştırmalara göre, yabancı radyo ve televizyon kanallarının izlenme sebepleri arasında dil sorunu birinci faktör değildir. Yayınlarda kullanılan dilin anlaşılırlığı oranı % 93.3’dür. TRT-GAP televizyonunu “dilini anlamıyorum” gerekçesiyle izleyemeyenlerin oranı % 1’in altındadır. 2000 yılında Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yabancı televizyon kanallarının toplam izlenme oranı % 11.9’dur. Irak, Suriye, Ürdün, Rum Kesimi gibi kanalları çıkarırsak bütün yayınları kürte olan TV kuruluşlarına ait kanalların izlenme oranı % 6 çıkmaktadır. Bazı diğer araştırmalarda Türkiye’de etnik sorun vardır ve Türklerle Kürtlerin arası daha da bozulacaktır diyenlerin oranı % 6’yı geçmemektedir. Demek ki el birliği ile % 6’yı mutlu edebilmek için Kürtçe TV yayını yapacağız. Bölgede Türk Halk Müziğini dinlemede oran, Türkiye ortalamasının üzerindedir. Burada açık bir ihanet vardır. Artık ihanetler ve Anayasa suçları reform diye yutturulsa da; dış emre göre sosyal yapımızı biçimlendirmekteyiz. Konu, İsviçre’de veya Avusturya’da değil; Türkiye gerçeğinde biraz da araştırmalardan utanarak ele alınmalıdır. 0

--

Yalanı kuyruğundan yakalamak

Burası Ankara, Türkiye’nin başkenti. Her şey değişiyor. Yollar değişiyor, kaldırımlar değişiyor. hükümetler değişiyor, insanlar değişiyor, gelişiyor.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın taktığı parti rozetleri değişiyor. Ama değişmeyen bir şeyler var.

Ekmek kuyrukları.

Yaşlısı, genci, bayanı, erkeği güne hep aynı başlıyorlar, her sabah ekmek kuyruğunda. Söyledikler “Her gün iki saatimiz ekmek kuyruğunda geçiyor.”

Ne ekmeği?

Ne kuyruğu?

Halk ekmek kuyruğu çünkü onlar halk. Şu politik cambazların adını dillerinden düşürmedikleri çok sevdikleri halk.

Her sabah “Simidiyee” diye bağıran çocuğun sesi hep aynı. On yıllar geçse de o çocuk değişse de “Simidiyee” çığlığı hiç değişmiyor.

Ayakkabı boyacısı çocuğun “Parlasın abii” deyişi yıllar geçse de çocuk değişse de hiç değişmiyor.

Her şey değişiyor. Simsiyah saçlara aklar düşüyor. Mevsim değişiyor, çiçekler açıyor, yapraklar yeşeriyor, çiçekler, yapraklar soluyor, yağmur yağıyor, kar yağıyor, gün geliyor güneş yakıyor ama değişmeyen bir şeyler var.

Ekmek kuyrukları.

Maaş kuyrukları.

Değişmeyen bir şey var işçinin, çiftçinin, memurun, esnafın geçim derdi. Her hükûmet bunu çözerim diye geldi. Değişen ise hiçbir şeydi.

Burası Türkiye burada her şey değişiyor. Dışarıdan emir veriliyor, kanunlar değişiyor. Bölücü bebek kâtillerine karşı birileri bir hayli yumuşuyor. Bölücülerin, Türkiye’yi nasıl böleriz hesabı değişiyor.

Bazı insanların özü değişiyor, sözü değişiyor. Dört ay hapis yatınca birileri AB’cileşiyor, Amerikancılaşıyor.

Birileri dönüşüyor, gelişiyor, değişiyor, yelek değiştiriyor, Bilderbergcileşiyor. Ama değişmeyen bir şeyler var. Politik cambazların yalancılığı değişmiyor. Kuyruklu yalanlar değişmiyor.

Yalanı doğru sananlar değişiyor, söylenen yalanlar değişmiyor.

Hükûmetler değişiyor. Enkaz devraldık söylemi değişmiyor. Enkazı devraldık söyleminden sonra söylenenler ise birbiri ile çelişiyor. Devamında söylenen ise “3 ay içinde 20 barajı hizmete açacağız.” Sanki bu 20 barajı hükûmet olduktan sonra başlayıp bitirmişler gibi. Yıllar önce başlanmış bitmek üzere olan yollara, barajlara son tuğlayı, son harcı at. Açılış yap. Ben yaptım gibilerden hava at...

Politik cambazların yalan söylemesi, kendisinin yapmadığını sahiplenmesi, yapamadığını ise ret etmesi değişmiyor.

İktidara gelmeden önce bolca vaatler değişmiyor. Hükûmet olunca vaatleri unutmakta değişmiyor çünkü hükûmet olunca iş değişiyor.

Sıfır zam yola devam.

"Borç yiyen kendi kesesinden yer derler.” Kredi bulmak yani borç veren birini bulmak meziyetmiş gibi?

Başbakan diyor ki; “Bu işi siz nasıl becerdiniz söyleyin biz de size kredi verelim” ve bu övünülerek söyleniyor.

Ne becerdiklerini vatandaşın hayatında ne tür iyileşmeler sağlandı anlayabilmiş değiliz. Bariz uygulamalar ise çitçiye söylenen “gözünüzü toprak doyursun” işçiye de söylenen “sıfır zam.”

Halkın moralini bozmak gereksiz daha bunlar “yedi aylık”, Bir çocuk bile dokuz ay onbeş günde doğarmış. Hele bir bebek doğsun ondan sonra bak nasıl iktidar olacaklar. Şimdilik yedi aylık hükûmetçikler.

Her şey bir yana hiç de umutsuzluk, karamsarlık ekmiyoruz. Her şey gelip geçici. Bu hükûmette geçici ve gidici. Umutsuz değiliz çünkü, üç hilal bir gün tek başına iktidara gelecek. Siz devam edin dışardan gelen emirlerle kanunları düzenlemeye. Elbet Türk Milliyetçileri’nin de kanunları yazdığı günler gelecek. Milletimizin yalanı kuyruğundan yakaladığı o gün gelecek.0

İslâm ve Milliyetçilik (1)

AYSEL ESER - kadın gözüyle

 

Milliyetçilik: Mensup olduğu milleti sevmek demektir. Bir aileye, bir millete mensup olmak ortak değerlerden faydalanmak dine, dile, bayrağa, vatana bağlılıktan, sevgiden doğan duygudur. Biz de Türk olduğumuza göre Türk Milleti’nin iyiliğini istemek, hakkını, hukukunu çiğnetmemek, aksine korumak, milletimizi kısa zamanda dünyanın, refaha erişmiş zengin güçlü toplumu haline getirmek, dağınıklığı gidermek esarette bulunanların hürriyeti için çalışmak ve Türkler’in kendi aralarında sıkı bir sosyal, ekonomik ve siyasi işbirliğinin gelişmesini sağlamaktır. Türk Milliyetçiliği sevgi ve saygıyı öne çıkararak iki kutsal kaynaktan beslenir. Bunlardan birisi İslâm İmanı, İslâm Ahlakı ve Fazilet’tir. Diğeri ise, Türk Milleti’ne karşı beslenen sevgiye dayalı Milî Ülkü, Türk Milliyetçiliği Ülküsü’dür. Din: İnsanlarda yaradılıştan mevcut olan bir duygudur. Din duygusu insanın yaradılışı ile ortaya çıkar. Çünkü yaratan, kendisini tanıyacak, kendisina ibâdet edecek; yani kulluk yapacak insana bu duyguyu vermiştir. Din tarih boyunca millet için oluşmasında etken olmuştur. İnsanlık tarihinin ta başlangıcından beri insanlar bu inanışa sahip olmuşlardır. Semavi dinlerin ulaşamadığı insanlarda başka bir şekilde ortaya çıkmıştır. Türkler tarih boyunca çeşitli dinlere sahip olmuşlardır. son olarak da İslâm’ı seçmişlerdir. İslâm dinine girdikten sonra, tarih sahnesinde şaheserler, olağanüstü olaylar vücuda getirmişlerdir. İslâm’a en uygun bir hayat tarzı olan topluluk sadece Türk insanı. Onun için de toplu olarak İslâm Dini’ni kabul etmişlerdir.

Türkler İslâm’ı seçmeden önce de kadına çok önem verirlerdi. Çünkü dürüst iyi insan yetiştiren, erkeğinin dört dörtlük yanında olan insandı. Zina en büyük suçtu insanı aşağılayan hiçbir kelime yoktu. Bilgide, adalette hoşgörüde yarış vardı. Türk milleti İslâm dini ile şereflenmesinden sonra bu dine bin yıl hizmet ettiği, bin yıl da bayraktarlığını yapmak suretiyle, büyük hamleleri meydana getirdiği içindir ki, Avrupa’da Türk eşittir Müslüman imajını ortaya çıkarmıştır. Doğruluk dürüstlük ve adaletin timsali olmuştur. Bir Millet kendisini, sahip olduğu soya ait olarak hisseder. Bu hissiyattır ki; O topluluğun, O milletin fertlerini biraraya getirir. Kendi varlığını devam ettirmek üzere kültürü müesseseleştirir. Bu müesseseleşmenin sonucundadır ki devlet dediğimiz unsur ortaya çıkar. İslâm dini Allah’ın (CC) emrettiği, Peygamberimizin kabul ettiği en son dindir. Bundan başka bir dini düşünmek mümkün değildir. Türk Milliyetçiliği de, bu din içerisinde bu anlayışla ele alınan bir anlayıştır. Türk milliyetçiliği dışarıdan gelmiş bir değer değildir. Milletin bünyesine hakim olmuş; yani millete ait olan milletin hissiyatıdır. Hubbul vatan minel iman vatan seygisi imandandır. Bu hissiyattır ki, tarihe Türk insanına 16 Türk devleti kurdurmuştur. Türkler millî şuura sahip olduklarını kurdukları bu devletlerle göstermişlerdir. Günümüzde sayıları artan Türk Cumhuriyetleri de millî şuurun önündendir. Milliyetçilik aklı selim ile hareket etmek demektir. Dinden, İslâm da aklı selim dinidir. Kuran-ı Kerim aklı, meşru otorite olarak kabul etmiştir. Akıl ile ilgili olarak 360’ın üzerinde Ayet-i Kerime vardır. Ya bunlar, “Doğrudan doğruya akıl etmiyorsunuz, düşünmüyorsunuz” tarzındadır veya “Akla” işaret ederler. Kuran-ı Kerim’in Hucurat suresinin 13. Ayet-i Kerime’sinde şöyle ifade ediliyor: “Ey insanlar; biz, sizi bir erkekle, bir dişiden yarattık, sonra, sizi milletler ve kabileler yaptık. Niçin; tanışasınız diye” O halde Kuran-ı Kerim bir defa millet olmayı kabul ediyor demektir.

İslam ve Milliyetçilik (2)

----------------------------------

AYSEL ESER n kadın gözüyle

----------------------------------

Milletler halinde yarattık ifadesi, kabileler, şubeler halinde yarattık ifadesi insanların milletler halinde yaratıldığını ifade ediyor; ancak Kuran-ı kerim’in ifadesi şöyle: “Allah (CC) katında en şerefliniz, en çok takvâlı olanınızdır, Allah her şeyi bilen ve haberdar olandır” tabii, burada düşünülmesi ve üzerinde durulması gereken husus nedir, Takva; milletleri ve fertleri üstün kılan takvâdır. Öyleyse bir milletin başka bir millete karşı üstünlüğü takvâ haricinde söz konusu değildir. Takvâ da Kuran’ı kerim’in ifade ettiği şekilde Allah’tan (CC) korkmayladır. Allah’ın (CC) emirlerini, Kuran-ı Kerim’deki Türk milliyetçiliği, Türk milleti için gerekli olan her türlü tedbirleri almak ve bu yönde, onun gelişimini temin etmek yolunda olduğu için Kuran-ı Kerim’de, Allah’ın her an hangi işte olduğunu bulup, çıkarmak yani millete hizmet etmek demektir.

Millet, fertler topluluğunun tamamlılığını ve ahengini sağlayan ve bu ahengi temin edecek müesseseler meydana getiren duygu ve kültür birliğini arzeden müşterek bir topluluktur. Yani müşterek vasıf ve temayüllere sahiptir. Müşterek vasıf ve temayüller ise o milletin seviyesini meydana getirir.

Ali İmran suresinin 19. Ayet-i Kerime’sinde Allah (CC) katında din sadece İslâm’dır. Tabiî millet şuur ve inanç birliği demektir. Bir başka husus da ‘ümmet’ meselesidir. Ümmetle millet birbirine aykırı değildir. Türk milleti, ümmetle millet arasındaki bağı o derece ortaya koymuştur ki, Peygamber efendimize saygısından dolayı çocuğuna “Mehmetçik” asker ocağına “Peygamber Ocağı” demiştir. Bu da gösteriyor ki, Türk milleti ümmet meselesini “Mehmetçik” ifadesiyle birleştirmiştir.

Bakara suresinin 191. Ayet-i Kerime’sinde, anarşistlerden söz ederken, Allahu (CC) Teala diyor ki, “Onları nerede yakalarsanız öldürün. Onları sizi çıkardıkları yerden, Mekke’den, yurdunuzdan çıkarın, fitne katilden beterdir.”

Furkan suresinin 54. Ayet-i Kerimesi’nde şöyle buyuruyor: “Öyle bir Allah ki (CC) sudan bir beşer, yani meniden bir beşer yarattı ve onu soy yaptı. İnsanların soyunu Allahu Teala (CC) kabul ediyor. Bir başka ayete göre “Rum surasi 22.) Allah (CC) renklerin çeşitliliğini Allah’ın (CC) varlık ve kudretini gösteren alametlerdendir. Soy, söz konusu olunca Kuran-ı Kerim’in üzerinde durduğu hususlardan bir tanesi de, yardımın, ilk önce insanların kendi soylarına yapılması gereğidir. Nisa suresinin 1. Ayeti Kerimesi’nde “Allah’tan (CC) korkun ve akrabalık bağlarını kırmaktan sakının. zira Allah (CC) sizin üzerinizde tam gözeticidir."

Milliyetçilikte sen, ben yok biz vardır. Milliyetçilik, Türk milletine, Türk milletinin maddi ve manevi değerlerine sahip olmak demek olduğuna göre, milliyetçilik yabancılaşmaya şiddetle karşıdır. Milliyetçilik, bir ideale sahip olmayı gerekli kılar, idealsiz insanlar milliyetçilikten bahsedemezler, milliyetçilik ahlaklı olmak demektir. Ahlaksız insanlar milliyetçilikten söz edemezler. MHP’nin milliyetçilik anlayışı işte budur.

Yunanistan’ın bir megola iddiası, Rusya’nın Ortodoks hamiliği, Yahudilerin Arzımevud anlayışı vardır. Bunlar hep dini kaynaklıdır. O bakımdan, din ile milliyetçilik arasında sıkı bir münasebet vardır. Din, milliyetçilik ve dinde reform meselesi söz konusudur.

Din, istismar edilmediği müddetçe milliyetçilikle din arasında herhangi bir çatışma söz konusu değildir. Tek cümle ile ifade etmek gerekirse, din ile milliyetçilik birbiri ile çelişmez, birbirlerini reddetmez ama birbirbirlerinin içerisindedir. Yani, dinin içerisine milliyetçilik, milliyetçiliğin içerisinde din vardır. bunları ayrı ayrı mütalea etmek kati suretle yanlış olur.10

Hayretle izlenen AKP!"

Yunanistan Başbakanı Simitis, Almanya Şansölyesi Schröder, İtalya Başbakanı Berlusconi ve Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine uyum için attığı adımları “hayretle izlediklerini” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ifade etmişler.

Erdoğan da bundan çok mutlu olmuş, Türk kamuoyuna müjde veriyor:

"Bizi hayretle izliyorlar!"

Bir bakıma Erdoğan Batılıların “hayret”ine “hayret” ediyor.

Kendince, o kadar iyi şeyler yaptığına inanıyor ki, İtalyanları, Yunanlıları, Almanları, Fransızları şaşırttığını sanıyor. Ve belki de bu ülkeler, Türkiye’nin yaptıklarına gerçekten hayret ediyorlar.

Çünkü hiçbir aklı başında insan ve ülke böyle bir şey yapamaz. “Uyum yasaları” diye Meclis’ten geçirdikleri şeyler hakikaten AB’nin Türkiye üzerindeki operasyonları ile tam bir “uyum” içerisinde. İşte Batılıların şaşkınlığı bundan kaynaklanmakta.

Bu yasalarla Türkiye etnik olarak parçalanıyor. Artık biz “Türk milleti” değil, bir “halklar federasyonu”yuz. Üniter bir devlet gelecekte kendisini parçalama formülleri üreten dünkü haçlıların her dediğine “evet” derse, buna “hayret edilmez” de ne edilir! Bu “hayret” iyi niyetli bir “başarı temennisi” değil, “tuzağımıza ne kadar da destek oluyorsun” hayretidir, Erdoğan’ın anlayamadığı bu. İnsan kendi tarihini, Osmanlı’nın kimler tarafından nasıl yıkıldığını ve onu yıkanların bu toprakların tarihi ve tabii kaynakları üzerindeki hedeflerini bilmezse, Batılıların niye hayrete düştüğünü anlayamaz.

Rahmetli Sultan Abdülhamid Han, Osmanlının en sıkışık olduğu zamanlarda kendisinden milyonlarca altın karşılığında toprak isteyen Yahudilere, evet, bu toprakları satarız, ama bedelini ödersiniz, dememiş miydi? Hay, hay; o bedel nedir diye sorulduğunda, “Biz buraları kan dökerek aldık, yolu budur” cevabı vermemiş miydi? İşte bu cevaba hiçbir Yahudi hayret etmemişti. Ama bugün Türkiye’nin herhangi bir noktasından Ermeni’si, Rum’u, Yunanı, Yahudi’si bastırıp parayı toprak alabilecek. Adam bir Abdülhamid’e bir de parayla toprak satan Erdoğan ve ekibine bakıp hayret etmez mi?

Eder...

Nitekim ediyor işte...

Ve Erdoğan seviniyor:

"- Bize hayret ediyorlar!"

Sevr’i nasıl da dayatmışlardı. Ermeni bu topraklar üzerinde devlet kuracaktı. Kürt devleti kurulacaktı. Rumlar devlet kuracaktı. Zaten kendi dillerinde eğitim yapıyorlardı. Memleketin her tarafını misyoner okulları çekirge sürüsü gibi işgal etmişti. Ve o okullar Osmanlı’yı arkadan vuran teröristlerin yuvası haline gelmişti. Rahmetli Atatürk ve Türk milleti bu zihniyeti ve iğrenç emellerini gerçekleştirmek, Türk milletini tarihten silmek için vatanımızı işgal eden pis ayakları denize dökmüş, Tevhid-i Tedrisat kanununu çıkararak eğitim ve öğretimde birliği sağlamıştı.

AB’ye uyum diye şimdi bu birlik de ortadan kaldırıldı. Dün yedi düvelin ordularını terhis etmiş bir Türk’e silah zoruyla yaptıramadığını bugün Türk’e kendi eliyle yaptırabilmesine Yunanlısı da, Rum’u da, Ermeni’si de, Fransız ve İtalyan’ı da elbette hayret eder. Nitekim onlar Erdoğan’a açıkça söylemişler:

“Hayret ediyoruz!” demişler.

Erdoğan da mutlu olmuş, müjde veriyor:

"Bize hayret ediyorlar!"

Yukarıda zikrettiğimiz devletlere bir bakınız lütfen.

Hepsi de bu toprakları işgal etmiş, Sevr’i Türk’ün önüne koymuş ülkeler. Dünkü “nefretlerinin” bugün “sevgiye” dönüştüğünü iddia edebilir miyiz? Eden, eder. Ama biz edemeyiz. Çünkü PKK’yı maddi ve manevi olarak destekleyenler, himayeleri altına alanlar bunlar. Generallerini gönderip eğitim veren bunlar. ASALA’yı kurduran ve kollayan da bunlar. Tarihi siyasallaştırıp Ermeni soykırımını tanıyın diyen de bunlar. PKK ile masaya oturun aklı veren ve 30 bin kişinin katili terörist başı Öcalan’ı asarsanız AB’yi unutun diyen de bunlar. Düşmanlıkları bu kadar açık ve seçik iken Türkiye kendi elleri ile bu düşmanların eline yeni silahlar verirse adamlar elbette “hayret eder”.

Nitekim ediyorlar.

"Size hayret ediyoruz" diyorlar.

Erdoğan da “Bize hayret ediyorlar” diye, neredeyse göbek atacak.

Yunanistan Türkiye’yi Ege’ye çıkarmamak için bin bir tezgâhın içinde. İkide bir yegâne istinatgâhımız olan Türk Ordusu’na saldırıyor. ABD, Irak’ta kendi askeri olmadı diye Türk ordusuna akla hayale gelmez iftiralarda bulunuyor. AB üyesi ülkeler MGK’yı bahane ederek Türk askerini yıpratmaya çalışıyor. Gelin görün ki bütün bu saldırılara Türk hükümeti bir cevap vermiyor. Vermediği gibi asker ülke güvenliği konusunda küçük harflerle konuşsun diye kanuni düzenlemeler yapılıyor.

Böyle bir durumda Batılıların yerine siz olsanız “hayret etmez misiniz?”

Elbette edersiniz.

Zaten onlar da:

“Size hayret ediyoruz!” itirafında bulunuyorlar.

Erdoğan da bunu iltifat zannedip mutlu oluyor:

"Bize hayret ediyorlar!" diyor.

Gerçekten ben de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve AKP iktidarına “hayret ediyorum”.

Bu kadar gafil nasıl olabiliyorlar diye tabii...0

Kâzım Karabekir’e mektup

“Erzurum’a muvasalatımızda Mustafa Kemal Paşa’nın karargâhı olarak tahsis ettiğiniz, benim de birlikte ikamet ettiğim daireden çıkarak Erzurum Valisi olan ve bir müddet evvel istifa ile İstanbul’a avdet eden Münir Bey’in ikamet ettiği eve naklettik. Hatırımda kaldığına göre 1919 senesi 10 Temmuz günü mutad olduğu üzerine Mustafa Kemal Paşa ile yirmidört saat zarfında gelen telgraf ve mukarreratı gözden geçirmek ve icab edenlere cevab vermek üzere buluştuk. Kâzım Dirik de bu gibi ahvalde kâtiblik vazifesini ifâ ettiğinden kendisi de evrak ile bize iltihak etti. Gelen evrak okundu. Cevaplarının müsveddeleri hazırlanıp toplantı nihayete erince daha onbeş gün evvel sonuna kadar Paşa ile ayni maksad ve gaye için çalışacağına şeref ve namusu üzerine yemin ederek söz veren erkân-ı harb miralayı Kâzım Bey ayağa kalktı ve kemal-i sükûnetle Paşa’ya teveccüh ederek aynen şu sözleri söyledi:

"Paşam siz askerlikten istifa ettiniz, Benim bundan sonra bu vazifeme devam imkânı kalmadı. Müsaadenizle Kolordu Kumandanı Kâzım karabekir Paşa’dan askerî bir vazife isteyeceğim. Evrakı kime teslim etmemi emir ediyorsunuz?” dedi.

Mustafa Kemal Paşa hiç beklemediği bu teklif karşısında sarardı ve çok sarsıldı. Tabir-i mahsusiyle vurulmuşa döndü ve “Ya... Öyle mi efendim? Peki efendim... Evrakı Hüsrev Bey’e devir ediniz efendim.” sözleriyle Kâzım Dirik’e yol verdi. Erkân-ı Harbiye Miralayı Kâzım Bey de kendine has bir çalımlı tavırla odadan çıktı, gitti.

Mustafa Kemah Paşa yığılmış bir halde koltukda bir müddet düşündükten sonra bana teveccüh ederek,

“Rauf gördün mü? ben haklı değil mi idim? Devlet makam ve mesnedinin kıymetini gördün mü? Dün benim ile en yüksek gayret ve şüphe götürmeyecek kadar samimiyetle çalışan bu adamın gördüğün hareketi benim görüşümdeki isabeti teyid etmedi mi?” dedi. Paşa çok meyus idi. 1919 senesinde 31 Mart ihtilâl-i askerîsi yüzünden İstanbul üzerine yürüyen Hareket Ordusu’nda erkân-ı harb kolağası olarak tanıdığım Mustafa Kemal Paşa ile İtalyanlar’ın Trablus-ı garbe tecavüzleri üzerine ve merhum Enver Paşa ile Bingazi mıntıkasının müdafaası için çalıştığım sırada kendisi ile işbirliği etmiş, Balkan Harbi’nde Gelibolu şibihceziresinin müdafaası için tertib edilen kolordu erkân-ı harbiyesi olarak bulunduğum zaman Maydos’daki karargâhlarında sık sık buluşmuş ve çetin askerî meselelerin münakaşa ve tahlilinde derin nüfuz-ı nazar ve amelî tecrübelerine ve sükûnet-i muhakemesine şahid olmuş, Harb-i Umûmî esnasında iki defa çok makûs ve hayatına mâlolabilecek kadar tehlikelere maruz kaldığı zamanlarda kendisinin yanında bulunmak suretiyle hal ve tavrına yakından vakıf bulunmuş olduğum Mustafa Kemal Paşa’nın bu vak’a karşısında gösterdiği yeis ve füturun benzerine hiç şahid olmamış idim.

“Miralay Kâzım Bey’in ahdine vefasızlık ederek ayrılması çirkindir. Fakat sizin istifanız yüzünden bir kat daha artan mevki ve nüfuzunuza nakise vermez. Bu gibi zaif unsurların işin başında bertaraf olması daha çetin zamanlarda ayrılıklardan daha hayırlıdır ve isabet olmuştur” diyerek teskine çalıştım. Paşa,

“Rauf, bu görüş hissen doğrudur ama fiiliyatta yeri yoktur. Şimdi şahidi olduğumuz hareket inşallah başlangıç değildir. Seninle benim yapacağımız bir şey kaldı, o da emin bir yere çekilip ayak altında ezilmemeye çalışmaktır”, dedi. Ben ayni kanaatde olmadığımı, istifası suretiyle ve bir ferd-i millet gibi vatanın müdafaa ve halâsına çalışacağı yolundaki beyanatı üzerine gerek ordu gerekse millet nazarında bir kat daha muhabbet ve emniyet celbettiğini söyledim ve her halde Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa’nın hakkınızdaki hürmet ve muhabbeti artmıştır, azalmıştır diyerek bana bir kaç gün evvel sizin, “Rauf, bu davâ her cephede müstevliler ile vuruşmakla başlıyacak ve askerî galibiyetle memleketimiz kurtulacaktır. Bu hâlde bize kumandan etmek meziyet ve kudretini haiz yegâne şahsiyet de mustafa Kemal Paşa’dır”, dediğinizi kendisine tekrar ettim.

Yazan: Rauf Orbay0

İstikrar mı güvenlik mi?

Bir ülkenin uluslararası arenadaki etkinliği o ülkenin askerî gücü ile eşit orantılıdır; yâni diplomasinin en önemli aracı askeri güçtür.

Diğer bir deyimle, iyi bir askerî gücün olmadığı yerde iyi yasalar olamaz ve iyi bir askeri kuvvetin olduğu yerde mutlaka iyi kanunlar vardır.

Amerika askerî gücünü siyaset ile orantılı paralel yürütünce ortaya günümüzdeki tablo çıkıyor. Bâzen kendi vatandaşın olsa bile ülkede siyasetçilerin çarpık yönetim anlayışına karşı askerî güç devreye girebilir.

Ancak asker ve siyaset ikilisi iç ve dış politikada uzlaşı içerisinde hareket edip strateji belirlerken karşılıklı bilgi alışverişi de buna eklenirse o ülke uluslararası ilişkilerde istediğini alır.

Türkiye gibi kurumların çarpıştığı bir ülkede ise siyasetçiler istikrarı yakalamaktan çok uzaktırlar ne yazık ki. Yaptıkları hatalardan da çıkmaza girdikleri an ise “Bakın askerler gelir ha!” diye milleti sindirmeye çalışırlar. Askerin de misafir sanatçı gibi duruş sergilememesi lâzım.

Türkiye’de 1950 yılından bugüne kadar çeşitli sürelerde daima asker ile siyasetçi karşı karşıya gelmiştir. Siyisetçiye güven unsuru da eklenince milletin en güvendiği kurum daima Silâhlı Kuvvetler olmuştur. Tabii ki bundan doğal sayılabilecek bir şey yoktur.

"Güvenlikte asker, refahta siyasetçi" zihniyeti ülkeyi çıkmazın içerisine getirmiştir. 220 milyar dolar borç devlet ihalelerinde yolsuzluk rüşvet aldı başını gidiyor.

Yapanlar ise sembolik bir şekilde yargılanıp aklanıyorlar. Maksat milleti kandırmak. Ülkemizde siyasetin temizlenmesi için dokunulmazlıkların kaldırılması lâzımdır. Sadece Başbakan ve Bakanlar dokunulmazlık zırhından yararlanabilirler.

Enerji ihaleleri ile ilgili Meclis Araştırma Komisyonu’nun raporları hasıraltı edilecek, göstermelik yargılamalar olacak ve sonunda koskocaman bir hiç...

Türkiye Cumhuriyeti bir darboğaza sokulmuştur. Atanma ile gelen bir hükümet idare ediyor. Bunun da en önemli göstergesi stratejik ortak diye tanımlanan sahte dost Amerikan bir albayın yaptığı açıklamadır. Türkiye’de bazı kurumlar adeta Amerikancılık oynamaktadır. Kim daha Amerikancı yarışması yapıyorlar yakında hainlik ödüllendirilirse şaşırmayalım.

Amerika’dan kurtulmamız gerekiyor. Bunun için ekonomimizi düzeltmeliyiz ki, paraya muhtaçlıktan kurtulalım.

Türkiye İkinci Körfez Savaşı’nda biraz da askerin stratejisi hatası ile bugünkü tablo ile karşı karşıya geldi. Amerika’nın saldıracağı kesindi. 1991 yılından bugüne kadar sayısız kez kuzey Irak’a girdik. Onbinlerce asker ile aylarca kaldık. Bâzen siyasetçiler bile ajanslardan habedar oluyordu.

Savaş başlamadan aylar evvel yine onbinlerce askerimiz ile Irak’a girse idik. İstediğimiz noktalada konuşlansa idik. Bizi Amerika nasıl çıkartabilirdi ki?

Ne hikmetse bir bunu yapmadık; aksine han kapısı gibi girip çıtığımız Irak’a girmek için türlü bahanelerin arkasına sığındık.

Kuzey Irak’ta PKK-KADEK terör örgütünün üyelerinin kampları biliniyor. Mektup yazsanız postacı götürecek. Hâlâ ne bekleniyor? İki uçak kaldırarak neden kamplar bombalanmıyor, teröristler imha edilmiyor?

Bunu izah etmelisiniz. Bakanız sahte dost Amerika terör örgütü ile pazarlık yapıyor. “Gidin Türkiye’ye biz istediğiniz kanunları çıkarttıracağız” diyor. Hatta kürtlerin yoğunlukta olduğu yerlerde güvenli bölgelerin oluşturulacağı sözü veriyor. Bu söz güzel ülkemizi kimlerin yönettiğinin açık bir kanıtı. Yeniçağ gazetesinin başyazarı, büyüğümüz sayın Necdet Sevinç’in dediğine katılmamak elde değil.

Devlet elden gidiyor. Siz hâlâ başörüsünden bahsediyorsunuz. Buna; oynayıp oynayıp kale boş iken topu taca atmak denir.

İkiz kanunlar hakkınızdaki düşünceleriniz nelerdir? Güzel ülkemizin ana dokusunu oluşturan kanunlar kaldırılıyor. Türkçe eğitime alternatif yasalar çıkartılıyor.

Evet irtica da bir ülke için tehlike ancak bu gidişle ülke de ortadan kaldırılmak isteniyor. 0

SENİN ARKADAŞIN KİM?

Romalı hakimlere rüşvet verdiği iddiasıyla yargılanan, hakkında yeni bir dava açılma hazırlığı yapılan İtalya Başbakanı Berlusconi yırttı.

Başbakan Erdoğan’ın Silvio’su, hükümetinin Meclis’te kabul ettiği yasayla dokunulmazlık zırhına kavuştu.

Bizde de AKP Lideri ve ekibi, seçimden önce söz verdiği halde dokunulmazlığı kaldırmaya yanaşmıyor.

Eee, ne demişler; bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!

 

BİR BABA İÇİN, BİR DE...

Babalar Günü geride kaldı. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de alış verişler yapıldı. Herkes karınca kararınca hatırladı. Mutlu günde kredi kartlarından 195 trilyonluk harcama yapıldı. Rakam Anneler Günü’nü geçti.

Nasıl olur demeyin?

Olur, bal gibi olur.

Çünkü kadınlar, eşleri, büyükleri için alışveriş yaparken, kendilerini de unutmamışlar!

 

 

ACI BİR PEAR-SON

The Washington Times, Beyaz Saray’ın nabzını tutar.

Çok satan, saygın bir gazetedir.

İç ve dış politika analizleri önemlidir.

Sutunlarında yer verdiği bir yorum-haberde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi’ni yerden yere vurdu.

Gazeteye göre Pearson’un suçu büyük.

Irak savaşı öncesi yanlış strateji uygulamak...

Washington ile Ankara arasında yürütülen dolarlı, askerli müzakerelerde Türkiye’yi küçük düşürücü yorumları basına sızdırmak...

Resmen ilan etmedi ama üstü kapalı ‘köstebek’ demeye getirdi.

Her kelimesi jilet gibi bakışta, Büyükelçi’den Ankara’da nefret edildiğini iddia etti. Tezkere bozgununun faturasını, yanlış adımlarına kesti.

Bitmedi; ülkeye dönüşünde Dışişleri Bakanlığı Siyaset Planlama Direktörlüğü’ne getirilmesi planını da ilk olarak The Washington Times veto etti.

Göreve uygun olmadığını yazdı. Emekliliğine davetiye çıkardı.

ABD’deki bu haberden hareketle...

Şimdilerde köprüler yeniden kurulsa da, ekselansın savaş sırasındaki tavrının, girişimlerinin, tutumunun Ankara’da tepkiler çektiği bir gerçek. Yaz sonunda bize veda edecek. Büyükelçi Pearson olarak geldi... Mr. Pear-son olarak gidecek.

 

KİM SUÇLU? SİSTEM Mİ, HOCA MI?

Dörtte birinin kitap okumadığı...

Televizyona, gazeteye, dergiye uzak durduğu...

Yüzde 80’inin etrafında gelişen olaylara seyirci kaldığı..

Hatta, neler olup bittiğini anlayamadığı...

Yüzde 40’ının kişisel düşüncelerine ters düşse bile çoğunluk diye sesini çıkarmadığı..

Yüzde 50’sinin işinden memnun olmadığı...

Hocalarla dolu bir üniversite var Türkiye’de..

Hem de başkentte, ülkenin göbeğinde!

Tek eğlencesi sinema olan ( o da yüzde 67, üstelik düzenli gidenlerin oranı yüzde 36) tiyatroyu, konseri, sergiyi, diğer etkinlikleri unutan veya zevk almayan öğretim üyelerinin derdi geçim sıkıntısı.

Yarıdan fazlası alt ekonomik düzeye çakılmış.

Üçte birinin aylık geliri açlık sınırının biraz üstünde. Üçte biri de yoksulluk sınırının altında kazanıyor.

Üçte biri her zaman, üçte biri de bazen ek işe ihtiyaç duyuyor.

Olaylardan bihaber, sorgulamadan uzak, düşüncenin filiz vermediği bir eğitim yuvasında...

Kafasında fikir yerine sırtında geçim sıkıntısının yükünü taşıyan bir akademisyen ordusunun vereceği eğitim ne kadar olur...

Yetiştireceği gençler ne kadar gelecek vaat eder...

Hiç şüphe yok ki endişe verici..

Ancak...

Bu noktada öğretim üyesini suçlamak kolaycılığıyla yetinmeyelim.

Kendi kendimize bir soralım; sistem çok mu masum?

Bu kadroları kim yetiştirdi?

‘Al sana okul’ diyen, atayan kim?

Arkadaş, ‘Sen neyle doyarsın, nasıl verimli olursun’ diye düşünmeyen kim?

‘Al sana para, al sana zaman, önce sen oku, dinle, gör, sonra gel anlat, paylaş’ demeyen kim?

Diyen, demeyen yöneticilerin hiç mi kabahati yok?

Manzarayı görünce üzen sadece Gazi Üniversitesi mi?

Edirne’den Diyarbakır’a il il yoklayın, gidin, konuşun.

Göreceksiniz, aynı sıkıntıları, huzursuzluğu elinizle koymuş gibi bulacaksınız.

Çarpıcı, düşündücü ve üzücü sonuçları magazin haber gibi görmek ne kadar yanlışsa

Ah ah, vah vah sözleriyle sıyırmak bir o kadar kolay.

İşte Milli Eğitim, işte YÖK..

Ben soruyorum.

Niçin böyle Sayın Bakan, niçin böyle Sayın Başkan?

Şimdi hesaplaşma zamanı..

Hodri meydan...

EKMEK PARASI UĞRUNA

Türk tankerleri bir süredir heyecan içinde. Paslanmaya başlayan egzozlar artık gümbür gümbür patlıyor. Hergün yüzlercesi ABD için Kuzey Irak’a kurşunsuz benzin taşıyor. Ancak Habur’u geçince benzin kurşunlu oluyor!

Kimliği belirsiz Iraklı yağmacılar ateş açıyor.

Silahla, taşla, sopayla saldırılarda, şoförler dövülüyor, araçları çalınıyor.

Irak kimin kontrolünde? Amerikanın.

Askerler teröristin, peşmergenin, yağmacının silahını topladı mı? Hayır!

Güvenlikten sorumlu Coniler ne iş yapıyor?

Tankerlere tehlikesiz bir güzergah sağlayacaklarına Türklere işkence çektiriyor.

Yükünü boşaltmak için sıraya girenleri 5-6 gün oyalıyor.

Zamanı resmen gasp ediyor.

Hem suçlu hem güçlü.

“Ankara bu işe hemen çözüm bulsun” diye konuşan şoförler haklı.

Ne de olsa bu çile ekmek parası...

Ne olursa ikizine olur...

Türk Basyny, serseri mayyna döndü... Ykinci Dünya Sava?y’ny anlatan bir filmde görmü?tüm. Donanmaya mensup bir gemi, hem dalgalary yara yara ilerliyor, hem de denize mayyn byrakyyordu. Orduya yeni girmi? ve donanmaya ait bir gemide ilk kez görev almy? asker, deniz tutmasy yüzünden bir yandan kusuyor, bir yandan da yanyndaki çavu?a sorup duruyordu :

- Bunlary denize atyyoruz ama, mayynlar dü?man gemilerini nasyl ayyrt edecek, ya bizim gemilerimiz bunlardan birine çarparsa...

Çavu? kyzgynlykla ?unlary söylüyordu :

-Bunlara serseri mayyn diyoruz ama hepsi senden akylly, hangi gemiye çarpacaklaryny bilirler...

Filmin ba?rolünde yanly? hatyrlamyyorsam ünlü Amerikaly aktör Gregory Peck vardy...

* * *

Türk Basyny’nda, 10 gündür her sabah ayny ismi ta?yyan iki gazete yayynlanyyor. Ykisinin de ady Tercüman. Ama biri "Halk’a ve Olaylara" tercüman oluyor, öteki "Dünden Bugüne" ...

Bu durum üzerine biri harekete geçerek "Yaryndan Bugüne" tercüman olacak bir Tercüman’yn imtiyazyny almak için ba?vuru yaparsa ?a?yrmam. Yol bir kere açyldy...

* * *

Aslynda piyasada ana ady "Tercüman" olan, fakat önünde ve arkasynda takyntylary bulunan yy?ynla imtiyaz bulundu?unu biliyorum... Bunlaryn kimlerde oldu?unu da... Anlatmama gerek yok, merak eden ara?tyryr, ö?renir..

Tercüman, gazete ady olarak cidden çarpycy... Üstelik, Tercüman’yn övünç verecek bir de geçmi?i var... Bu gazete, her gün net bir milyon adet satan ilk gazete olmu?. Hangi Tercüman’dan bahsetti?imi umarym anlatabiliyorum... Elbet de "Hakiki" Tercüman’dan bahsediyorum. "Halk’a ve Olaylara Tercüman" dan. Öteki Tercüman, hakiki olmady?yny, 10 günlük oldu?unu zaten künyesine "Yyl 1, sayy10 " diye yazarak kanytlyyor...

* * *

"Düpedüz haksyz rekabet" olarak nitelenecek bu didi?menin sonu nereye varacak ?

Tabii ki hukuk ve yasalar, "Tercüman" lardan birinin hakiki, di?erinin taklid oldu?una karar vererek okuru ?a?kynlyktan kurtaracak.

Halk’a ve Olaylara Tercüman, yasal yollarla önceki sahibinden bedeli tykyr tykyr ödenerek alynmy? bir imtiyaz. Dolayysyyla hukuk ve yasa bu Tercüman’dan yana olacak. Di?er Tercüman ise imtiyazy ele geçirilemedi?i için taklid edilmi? gazete synyfyna dahil edilecek, hukuksal gere?i de yapylacak....

* * *

Jean Claude Van Damme Fransyz asylly Amerikaly bir aktör. Son derece atletik bir vücuda sahip, Uzakdo?u sporlarynyn hemen hepsini yapabiliyor. Filmlerinde genellikle donuk, az konu?an ve hiç gülmeyen görüntü veren bu aktörün, ikizi olan bir kahramany konu eden belki 10’a yakyn filmi var. Hepsinde ikizi ya ölüyor, ya da hapise giriyor. Kysacasy filmlerde gerçek Jean Claude Van Damme’a bir?ey olmuyor, ne geliyorsa ikizinin ba?yna geliyor...

O misal Tercüman konusunda da "Halk’a ve Olaylara Tercüman"yn ikizine ne olacaksa olacak ve filmin sonunda hakiki Tercüman ayakta kalacak...

* * *

?imdiden bir de haber vereyim...

Dünden Bugüne Tercüman’da çaly?anlar i?ten so?umu?, Ilycaklar’yn da beti benzi solmu?... Destekçileri ise "Olmazsa olmaz" demeye ba?lamy?lar... Baskysynyn yapyldy?y "Do?an Printer Center" günlük basky miktaryny iyice dü?ürmü?.

Basyn emekçileri gazetelerin ve dergilerin kapanmasyny, radyolaryn susmasyny, televizyonlaryn kararmasyny istemezler. Ekmek kapylarynyn sayysy azalmamaly. O bakymdan söylüyoruz, Ilycaklar Tercüman adyndan vazgeçsinler ve Recep Tayyip Erdo?an’y desteklemek amacyyla yayyna sokulan bu AKP gazetesini, ellerinde bulunan "Beyaz Gazete" imtiyazy altynda sürdürsünler.

Evet...

Bir ekmek kapysy daha kapatylmasyn, Recep Tayyip Erdo?an’yn sesi kysylmasyn, Do?an Printer Center’in sahibi AKP ile iyi ili?kiler kurmak umudunu yitirmesin, Nazly Hanym’n üçüncü e?i Emin ?irin’in AKP milletvekilli?i birkaç dönem daha sürsün...

Y?te size upuzun bir çykar zinciri... Aman dikkat, halkalary birbirinden koparak etrafa saçylmasyn !

YÖK’E YAYLIM ATE?Y

Din eksenli yayyn yapan gazetelerden Vakit, son günlerde YÖK’e yaylym ate?i açty.

Bu kurumun keyfi ve antidemokratik uygulamalar yapty?yny, bunun sonucunda da, ö?renciler gibi akademisyenlerin de ma?dur edildi?ini ileri süren VAKYT’in asyl amacynyn, Ymam Hatip Okullary mezunlarynyn istedikleri fakültede yüksek tahsil yapmalaryny sa?lamak, türbanyn serbest byrakylmasyny temin etmek ve bu sebepten ceza almy? kyz ö?rencilerin affedilmelerine ön ayak olmak oldu?u belirtildi...

Aslynda din eksenli yayyn ve siyaset yapanlaryn bu amaçla YÖK’e kar?y bir eylem ba?latmalary ilk kez olmuyordu. Bu kesim yyllardan beri bu eylemini sürdürüyordu.

Elbet de YÖK, sütten çykmy? ak ka?yk de?ildi, elbet de zemzem suyuyla da yykanmy? de?ildi...YÖK onu yaratan akademik ve siyasal anlayy?yn ürünü olarak gerekeni yapyyordu. Önemli olan önce bu anlayy?y ortadan kaldyrmak, saltanatyna son vermekti. Sonra, YÖK’ün hükümranly?ynyn içine tükürülebilinirdi...

?imdilik bu yaylym ate?i vasat bir dozda sürdürülüyor. Ama öyle görünüyor ki yaryn bir gün Milli E?itim Bakany Erkan Mumcu , "Artyk ders kitaby bedava" sözünü hayata geçiremezse AKP’ye yakyn uzak din eksenli bütün gazeteler yeni bir yaylym ate?ine ba?layacak ve hedef tahtasy YÖK’ün yanyna, Mumcu’yu da oturtacak...

"Nereden biliyorsun" diye sormayyn... Bunlaryn metodunu bilmeyen mi var bu ülkede ?

HEP ONLAR ÖNDE

Irak’ta sava? istemeyen bir avuç insany meydanlara çeken ve dinsel ba? gere?i, diktatör olan ve insanly?yn Azrail’i kesilen Saddam’y savunanlaryn ba?ynda din eksenli gazetelerin yazarlary geliyor. Bir de öteki gazetelerin salak kö?e yazarlary.

Ba?bakan’yn "Ekonomi berbat, .yumu?ak karnymyzdan yakalandyk. Sava?tan uzak durmalyyyz, girip para alyryz diye kendimizi kandyrmayalym" biçimi sözlerini öne çykaran bu salaklara kar?ylyk, gerçe?in Gül’ün dedi?i gibi olmady?yny, Saddam tehlikesini ve Kybrys’ta hainlerin oynady?y oyunlary gözler önüne seren kö?e yazarlary da var. Bunlar ise kar?y çevredekiler tarafyndan "Amerikaly" ilan ediliyorlar. Bir basyn ki evlerden yrak... Sadece evlerden yrak de?il, milli duygu ve dü?üncelerden, millî çykarlarymyzdan, gerçeklerden ve akyl yolundan da Irak..

Bu basynyn ?u yalpaly gidi?i durur da atylacak yeni adymlar mübarek gün ve gecelerin yüzü suyu hürmetine in?allah hayyrlara vesile olur.

 

 

--------------------------------------

Din devleti....

Fethullah (Fetullah) Gülen "Hocaefendi" yi, dolayysyyla Nurcular’yn bir bölümünü destekleyen ZAMAN gazsetesi bugünlerde belirli bir pani?i ya?yyor.

Halen Amerika Birle?ik Devletleri’nde tedavi gören ve kalp yetmezli?inden kurtulmaya çaly?an emekli din adamy Fethullah Gülen, Nurcular’yn önemli bir bölümünün dini lideri olarak tanynyyor. Vaktiyle Nuh Mete Yüksel tarafyndan hazyrlanan iddianameyle yargylanmaya ba?layan Gülen hakkynda bu kez Savcy Hamza Kele? 10 yyl a?yr hapis cezasy verilmesini istedi. Gülen’e isnat edilen suç, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yykmak ve yerine dine dayaly bir devlet nizamy kurmak... Tabii bunu ba?arabilmek için de örgüt kurmak...

Gülen’in taraftarlary "Hocaefendi’nin bu ya?yna ve a?yr hastaly?yna ra?men böyle bir i?e kalky?aca?yna inanmak mümkün mü ? Bu iddialar milletimize hizmet a?kyyla dolu Gülen’i halkyn nazarynda küçük dü?ürmek amacy ta?yyor" diyorlar...

Do?rudur, olacak i? de?il bu... Bu ya?taki hasta bir vücut Cumhuriyeti nasyl yykacak ve yerine bir din devleti kuracak?

Ama herkes biliyor ki Fethullah Gülen bu sonuca bugün de?il, çok ilerideki ku?aklarla ula?ylmasyny sa?lamak için bugünden altyapyyy hazyrlyyor. Kanyty da gösteriliyor. Yurtiçinde ve yurtdy?ynda kurulan okullar... Bunlar bu amaca matuf sayylyyor.

--------------------------------------

 

Tercümancylar my?

Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinin sahibi rahmetli Kemal Ilycak’tan Çukurova grubuna intikal eden de?il, öteki Tercüman’nyn havasy kaçmaya ba?lady. Yeni ?afak’tan giderken Çandarly’nyn soyundan geldi?ini iddia ederek gülünç hale dü?en Cengiz Çandar adyndaki yazary da yanyna alan Nazly Ilycak, nedense Kür?at Bumin ve Ali Bayramo?lu gibi isimleri beraberinde götürmedi. Oysa bunlaryn vaktiyle Yeni ?afak’a alynmalary için Mehmet Barlas ile birlikte gazetenin sahiplerine basky yapmy?ty. Bu kez adeta kaçar gibi gitti ve ne Kür?at Bumin ile ne Ali Bayramo?lu ile hatta ne de Fehmi Koru ile vedala?ty. Mehmet Barlas’a da "Gel" demedi ama e?i eski arkada?y Canan Barlas’a abla kuca?yny açty...

Yeni ?afak ?imdi, milletvekili seçilen yazary Resul Tosun aracy?yyla Recep Tayyip Erdo?an’a yakyn yazar aryyor. Bulunan iki isimdern biri Star’da yazan ve Tayyip Beyin akyl hocalaryndan Ömer Çelik, öteki de devlete ait bütün syrlary bildi?i iddia edilen Tayyip Beyin kasasy ve zaman zaman akylcyba?ysy Cüneyt Zapsu... Yakynda Yeni ?afak, milletvekili yazar sayysy açysyndan öne geçerse kimse ?a?yrmasyn... Öte yandan Hasan Celal Güzel, Nuh Gönülta?, Gülay Göktürk, Aykut I?yklar, Can Aksyn, ?eref O?uz gibi yeni Tercümancylar’yn da ne kadar Tercümancy olduklaryndan fyrsat buldukça bahsedece?iz.1

Kültür Bakanlarının Kültürü

Komünist ve Rus ajanı Nazım Hikmet ve yerli işbirlikçileriyle yarım asır evvel, Türk Milliyetçileri Derneği Ankara Şube Başkanı olduğum yıllarda uğraşmış bir Türk Millîyetçisi olarak artık bu konuda kalem oynatmayı bile arzu etmediğim halde, “tahriklere kapılma hissi”mi yenemediğimden, maalesef bu hafta sizlerin huzuruna aynı konu ile çıkıyorum.

Devletimizin radyosu TRT, geçen haftalarda, Beyoğlu’nun arka sokaklarında iki odalı küçük bir mekânda faaliyet gösteren, N. Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın tertiplediği “Doğumunun yüzüncü yılı” proğramının özetini, başka bir haber kalmamış gibi, verdi ve Kültür Bakanımızın da bu konu ile ilgili görüşlerini iletti. Solcu araştırmacı yazar Uğur Mumcu’nun soyadına sahip AKP’ye transfer olan Kültür Bakanı Erkan Mumcu’yu dinledik. Bu sayede Kültür Bakanı’nın kültürünün seviyesini de öğrenmiş olduk.

Elli yıl önce, yâni kültürünün seviyesini öğrendiğimiz Kültür Bakanının doğduğu yıllarda, Sovyetler Birliği ajanlığı yapmış, mahkum olmuş, aftan sonra da Rusya’ya sığınmış ve Cumhuriyetimizin aleyhinde Kafkaslar’da ve Orta Asya’da soydaşlarımıza nutuklar çeken, KGB’den aldığı maaşla geçinip TKP üyeliğinin gereğini yapan N.Hikmet’in, olmayan sıfatlarını sayarak, onu “vatan haini” değil “Vatansever" olarak takdim etmiştir. “Beni Stalin yarattı” deyip, Büyük Bozkurt Mustafa Kemal’e “Burjuva Kemal” diye şiir yazan, Polonya kökenli hain’e “Millî Şair” unvanını yakıştıranlar, ancak ümmetçi kurulun kültürsüzleri olabilirdi.

Dostumuz ve Ülküdaşımız N. Kemal Zeybek ve rahmetli arkadaşım Avni Akyol’dan başka o makamda görev yapmış olanların faaliyetlerini belleğimden süzerek şu neticeye varmış bulunuyorum. Solcu Kültür Bakanları ve Milletvekilleri hatta Belediye Başkanları, memleketimizde yapılacak başka bir işleri kalmamış gibi, hep N.Hikmet’le uğraşıp, kaynaklarımızı bu yolda sarf ederek ellerindeki son silâhlarını kullanıyorlar.

Ecevit Hükümeti’nin Kültür Bakanı İstemihan Talay da, 13 Ocak 2000’de yine aynı Vakfın tertiplediği toplantıya konuşmacı olarak katılmış ve “Türk Vatandaşlarının isteklerine uygun olarak” 2002 yılının, N. Hikmet Sanat Yılı, olarak kutlanmasını arzu ettiğini ifade ederek yalan beyanda bulunmuştur. Çünkü, bu istek Türk vatandaşlarından gelmemiştir. Bu istek ancak, fikirlerini ve faaliyetlerini yakından bildiğimiz, toplam kırk-elli solcu yazar-çizer takımının becerisidir. Halbuki, unutkan Bakan bu konuşmasını yapmadan bir yıl önce, dostu Zülfü Livaneli’nin teşviki ile UNESCO’ya müracaat ederek, teklifi kendisi yapmıştır. Hatta sonradan bu makama gelen Suat Çağlayan, kendisini itham ederek, Kültür Bakanlığınca hazırlanan Nazım’ın heykelini tehditlerden korkarak Şişli’ye dikemediğini ifade ettiğinde savunmasını şöyle yapmıştı: "2002’nin UNESCO tarafından N. Hikmet yılı olarak kutlanmasını sağladım. Üstelik Hükümetin karar almasını beklemeden insiyatifimi kullanarak yaptım. N.Hikmet’in vatan haini olarak kabul edildiği bir hükümette bu kararı alabilmek, bir yıldır Türkiye’de ve dünyada N. Hikmet’i anmak gerçek bir kültür hizmetidir. Bunu başarmış olmam en büyük onurumdur. Bu siyasal cesaret gerektirir.” diyebilmiştir. Bu ifade, Kültür Bakanı unvanlı birinin, “onurlu hizmet” ölçüsünü göstermektedir.

Yine aynı Kültür Bakanı, 2002 yılının haziran ayı başında N. Hikmet’in Moskova’daki mezarı başında yapılacak anma törenini resmileştirmek amacı ile, Bakan olarak iştirak edeceğini ilan etmiş fakat Hükümet ortağı MHP’li Bakan ve Milletvekillerinin müdahalesi üzerine vazgeçerek, Müsteşar muavini unvanlı biri ile kendisini temsil ettirmiştir.

DSP’li eski Kültür Bakanlarından Ercan Karamuçin de, N. Hikmet’in mezarının nakli için uğraşmış, Timurçin Savaş da, Sovyetler Birliği Kültür Bakanı ile görüşerek, mezarın Türkiye’ye getirilmesi için resmî temaslarda bulunmuştur.

Fikri Sağlar, solcu Bakanların en beceriklisi çıktı. İlk def’a N. Hikmet’in heykelini yapan Kültür Bakanı unvanını aldı.

Milletvekillerinden ve Belediye Başkanlarından da, bu konuda faaliyetlerini tesbit ettiklerimiz vardır; Adıyaman Milletvekili Celal Kürkoğlu, Esenyurt Belediyesi, Avonos Belediyesi, İst. Büyükşehir Belediye Reisi Ali Müfit Gurtuna, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül bunların başında gelir.

Bazı yöneticilerimizin kültürsüz davranışlarına karşı, Tanrı Türk’ü Korusun!..

Birileri kına yaksın!

Türkiye’de Türk Milleti’nin bütün savunma silahlarını yerle bir eden uyum ve teslimiyet yasaları kabul edildi. Birileri kına yaksın artık.

Türk Devleti, kendini korma ve vatanı savunma amaçlı bir askerî harekât yapamayacak. Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak için silâha sarılmış eşkiyayı tepelemek için sürek avına çıkamayacak!..

Bunlardan daha önemlisi, Türk’ü Türk yapan bütün değerleri hiçe sayacak densizlerin ihanet düşüncelerini eyleme dönüştürme cüretini göstermesi durumunda Türk’ün eli kolu bağlanmış olacak!..

Kim buna uyum yasası diyorsa yalan söylüyor!..

Apaçık bir teslimiyet yasasıdır bu!..

Türk Devleti, bundan sonra hükümranlığını kendi hür iradesiyle kullanamayacaktır. Meclis’te kağıt üzerinde bazı cümlelerin kanun haline gelmesi için parmak kaldırmak kolaydır. Bunun bir de uygulamaya konması var.

Yarın Türk Devleti’nin federasyonlara ayrılmasını isteyenler çıktığı zaman ne yapacaksınız? Kendinizi koruyacak, birliğinizi sağlayacak hiçbir hukukî dayanağınız kalmıyor elinizde.

Size bu uyum yasalarını dayatan güç, yakında Anayasamızın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üniter yapısını korumak için belirlenmiş bütün maddelerinin değiştirilmesini de isteyecektir.

Hatta Türkiye’de silahlı asker bulundurulmasının AB için tehdi oluşturacağını söyleyeceklerdir...

Bunlar birer vehim gibi gelebilir. Ama şunu unutmayınız ki, AB’yi sizden çok iyi bilenler açıkça diyor: Avrupa Türkiye’yi AB’ye almayacak!...

Bunu biz söylemiyouz. Söyleyenlerden duyuyoruz.

Peki, şu uyum yasası adıyla yıkım amacına hizmet edecek yasaları kabul edenler bu gerçeği bilmiyorlar mı?

Her yasayı kılı kırk yararcasına titizlikle inceleyen Cumhurbaşkanı niçin onaylıyor bu yıkım yasalarını?

Türkiye’de geleceğini AB veya benzeri dış odaklara bağlamış siyasi iktidarlar iş başında bulundukça Türk Milleti’nin millî çıkarları birer birer yokedilecektir. Ne adına yok edilecektir?..

AB’ye girme adına yok edilecektir!

Dünyaya hoş görünme adına yok edilecektir.

Güya insan haklarının uygulandığı ülke olma adına yok edilecektir.

Yabanî bitkilere saygı gösterme adına emek vererek bağını öldüren bir çiftçi gördünüz mü siz? Göremezsiniz. Çünkü bağın yetişmesi için yabanî bitkilerin yok edilmesi şarttır.

Türkiye’de Türk Milleti’nin insanca yaşaması için de Türk’e zarar verebilecek her türlü tehdit unsurunun yok edilmesi gerekir...

Müsamahanın bu kadarı zaaftır beyler!..

Sağlığınızı korumak için bünyenizdeki mikrop ve virüslerin yaşamasına en küçük müsamaha gösterebiliyor musunuz?

Sağlığınızı tehdit eden o yabanî varlıkları yok etmek için doktor doktor koşturmuyor musunuz?

Devlet de bir canlı bünye değil midir?

Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlığını tehdit edecek düzenlemelere niçin izin veriyorsunuz? Niçin tehlikeye geçit veriyorsunuz?

Yapılanlar Türk Milleti’nin rızası ve hür iradesiyle yapılan şeyler değildir. Türk Milleti’nin muhalefetine rağmen yapılmaktadır. Türk Milleti’ne husumet besleyenler kına yaksın artık!..

Dış dayatmalara boyun eğenler de kına yaksın! Türkiye Cumhuriyeti’nin bünyesinde kanser hücresi gibi sinsice bekleyenler de kına yaksın!..0

İktidar dili oluşturmak

"Bir iktidar dili oluşturmak” kolay değil. Özellikle Türkiye’de ideolojik iddialara kitlelerce yüklenen anlamları, işbaşına gelen siyasal iktidarlar yeterince taşıyamadı. Hatta yazının ilk cümlesindeki kavrama dönersek bir iktidar dili oluşturamadıkları gibi, mevcut dilin biçimi, şekli ve niteliği de değişti.

Bu durum, beraberinde hayal kırıklıklarını getirdi.

“İktidar dili” tabirini İslamcı yazarlardan aldım. Onlar kendi varlıklarını sorguluyorlar. Tabii ki doğrusunu yapıyorlar. Eğer süreklilik istiyorsan, açık toplum, açık düşünce ve açık fikirli olmak durumundasın. Özellikle ilmi metotlarla, sosyolojik ve felsefi yöntemle kendi varlığını, duruşunu, içinde bulunduğun durumu sorgulaman, kritize etmen, kendi kendine boy aynası tutman ve hatalarını burada görerek düzeltmen demektir. Bir yazımda, yönetim bilimlerinin yöntemlerinden birinden söz etmiş ve “siyaset PUKÖ döngüsü yapıyor mu” diye sormuştum.

PUKÖ; Planla,uygula, kontrol et, önlem al, kelimelerinin baş harflerinden oluşmuştur. Aldığınız kararları, yaptığınız icraatları, başarıp başarmadığınızı kontrol etmiyorsanız, sizi, sizin dışınızda gelişen olaylar yönetiyor demektir. Olayları kontrol edemiyor ve tam zamanında önlem alamıyorsanız, rüzgara kapılan yaprak misali, akıntıya kapılıp gidiyorsunuz demektir. Dolayısı ile hatalarınızı yok sayarak, yanlışlarınızı düzelmeyerek, mükemmelliğe varmak için çaba sarf etmemiş olursunuz. Bu durumda hatalar yığını arasında boğulduğunuzda aklınızın başınıza gelmesinin hiçbir anlamı kalmaz.

Kendisini eleştirmeyen, hatalarını görmek istemeyen ve kapalı sistemle çalışan, baskıcı, otoriter her kurum ve yönetim, geride kalmaya, zaman içinde anlamsızlaşmaya mahkûmdur. Tarih yok olmuş devletler, iflas etmiş şirketlerin hazin hikayeleri ile doludur.

Kim ne derse desin İslamcı düşünce, Türkiye’de oldukça nitelikli entelektüel kadro yetiştirdi. Bu kadro, geliştirdiği entelektüel seviye ile, ağır darbelere, siyasi müdahalelere, rağmen, aradan sıyrılıp iktidar yaratmayı başardı. Mesela Abant toplantıları, hem kültürel bir açılım getirdi, hem de şimdiki iktidarın kulvarını belirlemekde etkili oldu. Birbirinden ayrı olan kadrolar, aynı zeminde buluştular. Üst bir dil oluştu. Bu dil, sövmeyen, dinleyen, araştıran, farklılıkları kabul ederken bu arada kendini de kabul ettiren bir dil idi.

Aynı şeyi milliyetçiler yapamadılar.

İslamcılığın gelişmesinde ve entelektüel yükselişinde, elbette enternasyonelliğin önemli bir katkısı var. İslamcılar, Mevdudi, Seyit Kutup, El-Benna, Şeriati, Nasır gibi dış kaynaklardan ithal fikir ve düşünce alarak geliştiler. Aynı durum milliyetçiler için geçerli değildir. Çünkü milliyetçiler yerli düşünceden, milli kaynaklardan beslenmek durumundadırlar. Evrensel bilgiyi de yerelleştirerek kullanabilirler. Milli ve yerel olana muhtaç olmama komünistler için de şanstı. Hiçbir aydın yetişmese bile dünyanın tüm Marksistleri ideolojiye hizmet ediyordu.Entelektüel bilginin bulunduğu yerden alınıp getirilmesi meseleyi çözüyordu. Nitekim, bizimkilerin yerlileşmeyip, yabancılaşmasındaki temel sebep de budur. Çünkü yerli Marksist diyalektik geliştirilememiş, ithal edilmiştir.

İslamcılar kendilerini sorgularken, biz neden parti kalıpları arasına sıkışarak, aydınların idrakini, politbüroya hapsediyoruz bilemiyorum. Milliyetçi aydınlar, partileşmeden, fikirleşerek, hem kendilerini, hem de partileri etkileyecek düşünce alanı açmalıdırlar.

Milliyetçiliği dar alana hapsetmek, parti iktidarı kapsamının dışına taşırmadan, parti iktidarının bir öğesi olarak tutmak, kadük kalmasına sebep oluyor. Nitekim, her parti iktidarının yine aynı partiden bir de muhalefeti vardır. Ve her iktidar sınırlamadır. İktidarlar güç kullanmayı, kontrol etmeyi sever. Sınırlandırmalar, özgürleşmeleri engelleyeceğinden, özgürleşmeyen milliyetçilik de istendiği gibi fikri derinlik geliştirip gelişemez. Bir iktidar dili oluşturmak için, iktidar dışında kalmak, milliyetçiliğe öznel değil nesnel bakarak, hem kritiğini, hem de gelişimini sağlamak lazımdır.

Öğretmenler sınavla mı alınacak?

Her yeni Milli Eğitim Bakanı gibi, Hüseyin Çelik de sık sık televizyonlara davet ediliyor, ekranlara çıkıyor. Her ekrana çıkışında da Bakan Çelik yeni yeni açıklamalar yapıyor. Mesela bunlardan birisi de 2003-2004 öğretim yılı öğretmen atamalarının temmuz ayında yapılacağını söylemesi gibi.

İyi güzel de, yeni alınacak öğretmenler için sınav yapılacak mı, yapılmayacak mı belli değil? Hem eğitim fakültelerinden yeni mezunlar olacak, hem de fen edebiyat mezunu olup da Tezsiz Yüksek Lisans eğitimini tamamlayanlar öğretmen adayları arasına katılacak.

Daha önceki yıllarda yapılmış olan öğretmenlik sınavına girip başarılı olanlar bir yana, bu sınavlarda 70 puanın altında kalanlar var. Bütün bu öğretmen adayları sınava girecek mi, girmeyecek mi? Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in bunu da açıklaması gerekiyor.

Temmuz ayına da fazla bir süre kalmadı. Bu sınav yapılacaksa, bunun başvuru süresi olacak. Adaylar bu sınava hazırlanacak. Eğer öğretmenler için sınav yapılacaksa, bununla ilgili çalışmaların hemen başlatılması gerekmiyor mu?

Daha da önemlisi, yeni alınacak öğretmenlerin okullarda 2003-2004 öğretim yılı başlamadan göreve başlamaları gerekmiyor mu? Bütün bu önemli konuları Milli Eğitim Bakanlığı dikkate almalı ve ona göre çalışma başlatmalı.

Ama edindiğim bilgilere göre, Milli Eğitim Bakanlığı'nda şu zamana kadar sınav hazırlığı yapıldığını gösteren bir işaret yok. Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki üst düzey yöneticilerin de bu konuda bilgileri bulunmuyor.

Bana her gün öğretmen adayları telefon açıyor, faks gönderiyor. Hemen hepsi de, "öğretmenlere yönelik sınavın yapılıp yapılmayacağını" soruyor. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı'na da bu konuda hergün yüzlerce telefon açıldığını tahmin ediyorum.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, en kısa zamanda bu konularda da açıklama yapmalı ve konuyu açıklığa kavuşturmalı. Çünkü herkes merak içerisinde.

***

3 Kasım seçimleri öncesinde görev yapan hükümet liselerin 4 yıla çıkarılması hedefi koydu. Ama bu hedef maalesef, 8 yıllık zorunlu ilköğretim modeli gibi pek akılcı değildi. Çünkü liselerde fiziki altyapı sorunları çok fazla. Okul sayısı yetersiz, öğretmen açığı çok fazla.

Milli Eğitim Bakanlığı son olarak ortaöğretimle ilgili bir rapor hazırladı. Bin 600'e yakın genel lisenin ancak 500 kadarında tam gün eğitim imkanı var. Liselerin büyük çoğunluğunda yarım gün eğitim yapılıyor.

Genel liselerde çağdaş ve modern bir eğitim öğretim ortamı için sınıf mevcutlarının 30 öğrencili olması gerektiği üzerinde duruluyor. Raporda 30 öğrencili sınıflar için de, mevcut genel liselere ilave edilmek üzere 13 bin 875 yeni dersliğin yapılması gerektiği belirtiliyor. İnşallah ortaöğretimde de yeniden yapılanmaya kısa sürede gidilir.0

Gardaş Kömeği’ni Unutanlara...

Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki ilişkilerde hep ilklere imza atan değerli bir bilim adamı vardır. Adı, Ali Yavuz Akpınar'dır. Halen Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi olan, Prof. Dr. Ali Yavuz Akpınar, benim de kadim dostumdur. Azerbaycanlılar, tâ 1970 yılında, demirperdeyi aşarak oralara gitmeyi başarması sebebiyle ona "Garanguş (Kırlangıç)" derler. Bilindiği gibi, kırlangıç, baharı müjdeler.

Elimde, bu "Garanguş"un, 1990 yılında , Azerbaycan Türkleri adlı dergide yazdığı "Gardaş Kömeği'ni Hatırlayalım" başlıklı yazısı var. Gardaş Kömeği (yardım), 1917 yılı Mayıs ayı'nda Azerbaycan'da yayımlanan bir kitabın adı. Bu kitapta, Anadolu'dan Rusya içlerine sevkedilmekte olan Türk esirlerine yapılan yardımların şekil ve dökümleri anlatılmakta, yardım faaliyetleriyle ilgili olarak çekilen fotoğraflara yer verilmektedir. Tarihimizin önemli bir dönemine ait önemli bir belge kısacası...

Ali Yavuz Akpınar, bu bağlamda, şunları yazmış: "Sarıkamış'ta ordumuz perişan oldu; geri çekildi. Oltu, Ardahan, Artvin civarlarında Ruslardan kurtuluşu sevinçle karşılayan Türkleri Ruslar feci surette cezalandırmaya başladılar; Ardahan'ı yakıp yıkıp katliam yaptılar. Ermeniler de fırsattan istifade ile ellerinden gelen kötülüğü yapmakda onlardan geri kalmadılar; hatta bir kaç yıl içinde daha da ileri gittiler.

Böylece Sarıkamış felâketi yetmiyormuş gibi, katliam, bulaşıcı hastalıklar, açlık ve bir yandan da ağır kış şartları milleti perişan etmişti. (...) İşte bu kara günlerde imdadımıza yetişen Çarlık Rusyası'ndaki Türklerin-Müslümanların ve bilhassa Azerbaycan Türkleri'nin yardımları olmuştur. Yardımlar, Rusya'nın her tarafında kurulmuş olan İslam Cemiyet-i Hayriyye'leri tarafından organize edilmiş, Duma (o zamanki Rus Meşrûtiyet Meclisi) daki Türk-İslâm temsilcilerinin , devrin aydınlarının, gazetelerinin yönetiminde gerçekleştirilmiştir. (...) Bazı Azeri tiyatro toplulukları da Anadolu felâketzedeleri yararına oyunlar sahnelemişler, elde edilen gelir Bakü İslam Cemiyyeti Hayriyyesi'ne bırakılmıştır.(...) Azerbaycanlı tiyatro oyuncuları Kafkasya civarının dışında da bu yardım amaçlı faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Meselâ, 23 Ekim 1916'da Buhara'da Azeri aktörü Talışinski ve arkadaşları oynadıkları oyunlardan elde edilen gelirin bir kısmını bu yardım için kullanmışlardır."

Peki, Rusya'daki bu kardeşlerimizin kömekleri (yardımları), bizim edebiyatımıza nasıl yansımıştır. Ya da yansımış mıdır? Bildiğim kadarıyla, yakın zamana kadar böylesi bir yayın yoktu. Ne yazık ki yazmayı sevmiyoruz; Attila İlhan'ın dediği gibi "Şifâhi Milletiz".

Bu eksikliği, değerli şair ve yazar Nurullah Genç, yazdığı "Yollar Dönüşe Gider" adlı romanla doldurmuştur. (Timaş Yayınları) Nurullah Genç'in bu romanında, kurmacalığın son derece sınırlı olduğunu tahmin etmekteyim. Kendi yöresi ve yakın çevresinde anlatılan esaret öykülerinin bileşimdir bu romanda kurgulanan olaylar.

Özetleyerek anlatalım biraz. Erzurum'un Pasinler İlçesi'nin köylerinden esir edilip önce Sarıkamış'a götürülen Türkler, burada katarlara bindirilerek Rusya içlerine (tâ Sibirya'ya) gönderilirler. Hepsi perişandırlar. Azerbaycan'ın Gence Şehri'nde trenden indirilerek sıraya dizilirler. Karşıda büyük bir bina vardır. Oraya alınacaklardır, orada Genceli Cafer adlı varlıklı bir Türk, kendilerine yemek yedirecek, temiz çamaşır ve elbise dağatıcaktır. Ancak bir hususa özenle uymaları istenmektedir. Alınacakları salona bakan odaların kapılarını açıp kesinlikle içeri girmeleri ya da bakmaları yasaktır. Pasinler'in Tanışman köyünden Süleyman adlı esir, dayanamaz çok merak eder, dalar bir odadan içeri. Odada gördüklerinden dehşete kapılır, bayılır. İçeride cam kutular içine konulmuş ve hepsinin gözleri açık kesik başlar bulunmaktadır.

Esirlerden Molla Şükrü, Genceli Cafer Bey'e gizlice sorar bu binanın kime ait olduğunu. Zengin bir Ermeni'nin cevabını alır. Ruslar bir yandan esirlerimize yardım ettirirken, öte yandan Ermeni vahşetiyle mide bulandırıp dehşet saçtırmaktadırlar.

Genç'in bu romanını merakla ve severek okuyacak, elinizden bırakamayacaksınız. Bütün ülkücülere tavsiye ediyorum. Peki ben bu yazımın konusunu neden "Gardaş Kömeği" olarak seçtim. Çünkü birileri, gardaş kömeğini unutturmaya çalışıyorlar. AB'ye uşaklık etmek uğruna, Erivan'la arayı düzeltmeye uğraşıyorlar. Bunlara bu nankörlüklerini -daha sonra hesabını sormak üzere- hatırlatmak istedim. 0

Globalizme karşı bilgi çağı

Kabul etmek gerek. Bu büyük bir dalga... "Üçüncü dalga”nın içinden çıkan “dördüncü dalga...”

Üçüncü dalganın adı bilgi çağı idi. Birincisi tarım devrimi, ikincisi sanayi devrimi ile gelmişti...

Dördüncü dalganın adı “globalizm” olarak kondu. Türkçe’ye “küreselleşme” diye çevrildi. İdeoloji haline getirildi. Din derecesine yükseltildi. Hemen de "müminlerini" buldu.

Küreselleşmenin “müminleri” yabancılarımız değil... Çoğu devşirme tohumları... Türklüğe bağlılık duymayanlar... Ne zaman enternasyonal bir akım moda olsa, hemen ona bağlanmak için birbiriyle yarışanlar...

Bunlar gün geldi İngiliz muhibbi oldular. Gün değişti Amerikan mandacılığına soyundular. Sonra daha baskın moda çıktı Sovyetlerin ideolojisini giyindiler.

Sovyetler Birliği dağılıp ideolojisinin foyası meydana çıkınca, bir an “imansız” kalmanın bunalımını yaşadılar. Şimdilerde ise en kârlı dinlerini buldular ve onun mümini oldular.

Globalizm dininin esaslarını kısaca hatırlayalım:

- Birleşen ve dünyayı çıkarları doğrultusunda düzenlemek isteyen, dev şirketler topluluğunun dünya hakimiyeti.

- Dünyanın basit ve gürültülü bir enternasyonal kültürün pazarı durumuna getirilmesi...

- Yahudiliği kutsallaştıran bir garip hristiyanlık anlayışının dindar olmak isteyenlere tek seçenek olarak sunulması ve diğer din ve mezheplerin, etkilerinin ortadan kaldırılması...

- Millî devletlerin, millî kültürlerin, milletlerin üstünde bir üstün otoritenin gerçekleşmesi...

Şimdilerde bu globalizm gücünün ABD ile özdeş görülmesinin de yanıltıcı olduğunu belirtmeliyiz. ABD globalizm denetimine alınan ve kullanılan bir devlettir. Globalizmin çıkarlarının ABD halkının çıkarlarıyla özdeş olmaması önemli bir noktadır. Nitekim ABD’de de bu “globalizm” ideolojisine karşı olanlar çoktur da başka ülkelerde bu ideolojinin mensupları da az değildir.

Bu konu iyi anlaşılırsa, çıkış yolu da bulanacaktır.

Evet, bu dalga büyük bir dalgadır. Ama dünyadan ve tabiattan büyük değildir.

Tabii olan ve güzel olan millî kültürlerin ve millî hayat tarzlarının barış içinde ve birbirinden güç alarak yaşamasıdır. Dünyanın ilginç ve güzel oluşunun sebeplerinden biri de bu rengarenk çeşitliliktir.

İşte şimdi asıl büyük çelişki, global paradoks önümüze geliyor:

“Millet hayatını yok etmek isteyen globalizme karşı, milletler birleşecek ve globalizmi yok edeceklerdir.”

Hiç kimse yanlış anlamasın, sözünü ettiğimiz globalizm, bilimde, bilimin yaygınlaşmasında, ulaşımda ve iletişimdeki gelişmeler değildir. Bu güzelliklerin adı bilgi çağı idi. Globalizm bilgi çağı kavramını gündem dışına çıkarıp, gelişmeyi tersine çeviren bilinçli bir projedir. Bu proje insanlığın hayrına değildir.

Bilgi çağı ürettiği güçleri kullanarak işi tabii haline getirmelidir ve getirecektir .

Bu noktada "Türk Milliyetçilerine" düşen görev, bu konuyu iyi kavramak ve bütün dünyada –sokağa dökülmeyen- gerçek anti globalist güçlerle yani "bilgi çağı” bilincinde olanlarla işbirliği yapmak ve Türklüğün değerlerini korumaktır. Türklüğün değerlerini yani, dilimizi, dinimizi, kültürümüzü ve milletimizin çıkarlarını...0

MILLI GAZETE

Erbakan’dan uyarı: Kaynak bulamazlarsa kriz kapıda

Halktan toplayıp faize veriyorlar

Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ülkenin büyük bir krize doğru sürüklendiğini söyledi. Hükümetin bu yılın sonuna varmadan büyük bir devalüasyon yapmak zorunda kalacağını vurgulayan Erbakan, bütün ekonomik göstergelerin büyük bir krizi haber verdiği uyarısında bulundu.

Saadet Partisi Genel İdare Kurulu üyeleri, iç ve dış politikadaki gelişmeleri değerlendirmek ve parti çalışmalarını gözden geçirmek üzere dün Genel Başkan Necmettin Erbakan Başkanlığı'nda toplantı. GİK toplantısı öncesi bir basın toplantısı düzenleyen Erbakan gündemdeki konuları değerlendirdi.

Saadet Partisi teşkilatlarının bir parti çalışması değil ülkenin ve bütün insanlığın kurtuluş hareketi olarak görülmesi gerektiğini vurgulayan Erbakan, 2003 yılının SP teşkilatlarının "Çelikleşme Yılı" olduğunu söyledi. Konuşmasında AKP Hükümeti'ne yönelik eleştirilerde bulunan Erbakan AKP'nin, RP'nin bölünmesi için dış güçler tarafından kurdurulduğunu ve yine 3 Kasım'da dış güçlerin etkisiyle iktidara getirildiğini belirtti.

AKP iktidarının 9 aylık dönemde gerek insan hakları, gerek ekonomi ve gerekse dış politikada olumlu en ufak bir adım atamadığını kaydeden Erbakan, milletin AKP hükümetinde büyük bir sükutu hayale uyradığını söyledi.

Özellikle ekonomik açıdan ülkenin tam bir felakete sürüklendiğini vurgulayan Erbakan, Türkiye'yi büyük bir ekonomik krizin beklediği uyarısında bulundu. Erbakan, "Türkiye yeni bir krize doğru hızla sürükleniyor. Bütün ekonomik göstergeler büyük bir krizi haber vermektedir. Dış ekonomik mihraklar bu yılın sonuna varmadan Türkiye'nin büyük devalüasyon yapmak zorunda kalacağını belirtiyor" diye konuştu.

YANGINA BENZİN DÖKÜYORLAR

AKP hükümetinin halktan aldığı bütün parayı faize verdiğini belirten Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan, "Vergi barışı, orman barışı diye halkın elinde ne var ne yok alınıyor, faize veriliyor. İşçiye sıfır zam vereceğiz, memura yüzde 5 vereceğiz diyerek milyonların yangınının üzerine benzin döküp kibrit çakıyorlar. Bu, ülkeyi sosyal patlamaya götürür. Durum bu kadar vahim. Adım adım yangın büyüyor. Çünkü kaynak bulamıyorlar" dedi.

İnsan Hakları konusunda da AKP hükümetinin hiçbir olumlu icraatının bulunmadığını hatırlatan Erbakan, İmam Hatip Liseleri'ni engellemek için meslek okullarında okuyan öğrencilere yönelik zulmün devam etmesini somut bir örnek olarak gösterdi.

MİLLETTEN GİZLİ AMA ABD'DEN DEĞİL

Asıl facianın ise dış politikada yaşandığını anlatan Erbakan, Meclis'ten gizli olarak üs ve limanların ABD'ye açılmasına tepki gösterdi. Erbakan, "Dış politika tam bir facia. Kardeş Irak bogazlandı, işgal edildi. Şimdi İran'ın yok edilmesi için ABD ile işbirliği içinde olacaklar. Meclis'in reddettiği tezkereyi şimdi Meclis'ten gizli hükümet kararı olarak uygulamaya kalkışıyorlar. Millettten gizli ama ABD senatosundan gizli değil. Bu nasıl iş?" diye konuştu.

AKP Hükümetinin bütün uyarılara rağmen bir türlü büyülenmeden uyanamadığını vurgulayan Erbakan, bu yüzden milletin perişan duruma düşürüldüğünü söyledi.

TÜM TEŞKİLATLARA ELEKTRONİK AĞ

Basın toplantısında parti çalışaları hakkında da bilgi veren Milli Görüş Lideri Erbakan, Genel Merkez ve parti teşkilatlarının üzerinde taşıdığı sorumluluğun bilincinde olarak gece gündüz çalıştığını belirtti. 1 Eylül'den itibaren bütün teşkilatlardaki çalışmaların internet ağıyla Genel Merkez tarafından günü gününe takip edileceğini nerde aksaklık yaşanıyorsa anında müdahale edileceğini kaydeden Erbakan, "Tüm teşkilatlarımız çelikleşiyor. Partimiz önümüzdeki mahalli seçimlerden en büyük parti olarak çıkacak ve onun ardından en geç 1 yıl içinde yapılacak genel seçimlerde de milletimiz Milli Görüş'ün Saadet'ine kavuşacak" diye konuştu.

KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a kıskaç

Gül: Annan Planı’nı öldürtmeyiz

ANKARA/ Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Türkiye'nin AB üyeliğinden her iki tarafın da kazanacağını belirterek, ''AB'ye giremezsek oturup ağlayacak halimiz yok. AB, Türkiye'yi kaçırırsa oturup ağlasın'' dedi.

Gül, ATV'de yayınlanan ''Ankara'da Sabah'' programında, Sabah gazetesi Ankara temsilcisi Muharrem Sarıkaya ile Haber Müdürü Okan Müderrisoğlu'nun sorularını yanıtladı.

Türkiye'nin AB'ye giremese de yoluna devam edeceğini kaydeden Gül, ''Türkiye gibi güçlü ordusu olan bir ülkenin AB'ye çok şey kazandıracağını'' ifade etti.

7. PAKETTE MGK'NIN DURUMU

Türkiye'de hiçbir kurumun tabu olmadığını belirten Gül, ''Hepsi devletin kurumlarıdır. Bazı reformlar, değişiklikler yapılacaksa her yerde yapılabilir. Bunu yanlış yöne çekmek tehlikelidir'' diye konuştu. Gül, son MGK bildirisinde gönderme yapılan cumhuriyetin temel nitelikleriyle kastedilenin, muasır medeniyet seviyesine ve hatta onun da üstüne çıkma hedefi olduğunu söyledi.

GENELKURMAYA ABD'DEN MEKTUP

Dışişleri Bakanı Gül, Genelkurmaya iki gün önce ABD'den gelen mektupta Türkiye'nin Irak savaşı sırasında yaptığı katkı ve Türk-Amerikan ilişkileri gibi konuların yer aldığını söyledi. Tezkere krizinden sonra bir soğukluk dönemi yaşandığını dile getiren Gül, ''Genelkurmay Başkanımıza daha iki gün önce gönderilen bir yazı var. İçinde, Türkiye'nin Irak savaşı sırasında yaptığı katkı, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler, Türkiye'nin ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin önemi anlatılıyor'' diye konuştu. Gül, Kuzey Irak'taki Türk askeri varlığıyla ilgili olarak da şunları söyledi: ''Bölgedeki askeri güçler orayı (Kuzey Irak) kontrol edebilmeli. Orada Türkiye'ye karşı faaliyetler gösteren terörist unsurlar barınmamalı. Bu sorun çözülünceye kadar bölgedeyiz.'' Gül, 'Bizim başka bir ülkenin toprağında gözümüz yok, başka ülke toprağında da bulunmak istemeyiz'' şeklinde konuştu.

TÜRK-YUNAN SORUNU

Gül, Ege'de Yunanistan ile Türkiye arasındaki sorunun, ''Hava sahası 6 mil mi, 10 mil mi?'' meselesi olduğunu belirterek, ''Kasıtlı olarak 6 milin üstünde uçuş olamaz. Ama mesafe çok dar. Dolayısıyla onların bizim hava sahamızı, bizim de onlarınkini zaman zaman ihlal ettiğimiz olur'' dedi. Kıbrıs'ta dünyanın algılamasının, Türkiye'nin çözümsüzlüğü çözüm olarak görmesi şeklinde olduğunu kaydeden Gül, ''(KKTC Cumhurbaşkanı Rauf) Denktaş, Annan planı ölmüştür dese de, önemli olan ortada tatmin edici bir metin olması. Kıbrıs'ta 25 yıldır yapılamayan şeyler 2 ayda yapıldı'' diye konuştu.

Denktaş: Hakların korunması için devlete inanmak lazım

LEFKOŞA/ KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Kıbrıs'ta "Yeşil Hat"ın 1963'te Rumların ağır saldırıları karşısında Türklerin topyekün katliamını önlemeye yönelik olarak oluşturulmış bir çizgi olduğunu söyledi. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, devletine inanan herkesin vatandaşlar arasında ayrım yapmaksızın vatandaşların haklarını korunması gerektiğini kaydetti. Denktaş, ortaya atılan görüşlerin aksine, Annan Planını imzalamış olsaydı, Türkiye kökenli vatandaşların büyük bir kısmının adadan ayrılmak zorunda kalacaklarını, kalacak olanların ise evlerinin, topraklarının altlarından zorla alınmış olacağını yineleyerek, "Ben Annan Planını imzalamadığım için bu insanlar Kıbrıs'tadırlar" dedi. (iha)

Bu hafta çöl sıcaklarına dikkat

ANKARA/ Hava sıcaklıklarının, hafta ortasından itibaren daha da artarak, iç kesimlerde 33-35, Marmara ve Akdeniz'de 34-38, Ege ve Güneydoğu Anadolu'da yer yer 40 dereceye ulaşması bekleniyor. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nden yapılan ''uyarıya'' göre, halen normalleri civarında ve Basra alçak basıncının etkisiyle yer yer üzerinde seyreden hava sıcaklıkları, hafta ortasından itibaren Orta Akdeniz üzerinden gelen sıcak havanın etkisiyle 5-7 derece daha artacak. Sıcak hava, 2 Temmuz Çarşamba günü yurdun batı bölgelerinde, 3 Temmuz Perşembe günü tüm yurtta etkili olacak. Hava sıcaklıklarının, Karadeniz kıyıları ile Doğu Anadolu'nun kuzey ve doğusunda 30, iç kesimlerde 33-35, Marmara ve Akdeniz'de 34-38, Ege ve Güneydoğu Anadolu'da yer yer 40 dereceye ulaşması bekleniyor. Meteoroloji uzmanları, aşırı sıcak havanın oluşturacağı olumsuz şartlar ve muhtemel orman yangınlarına karşı vatandaşların ve ilgililerin dikkatli ve tedbirli olmalarını istediler.

“Ülkeyi soyanların adını açıklamazsanız onların arasına siz de girersiniz”

ANKARA/ BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, ''Türkiye'yi soyanların kimliği açıklanmadığı sürece iktidarın da hesap sorulacakların arasına gireceğini'' söyledi. Yazıcıoğlu, 20 Temmuz'da Atatürk Kapalı Spor Salonu'nda yapılacak BBP 5. Olağan Büyük Kurultayı'na ilişkin hazırlıkları değerlendirmek üzere, yetkili kurulları genel merkezde topladı. Muhsin Yazıcıoğlu, toplantı öncesinde yaptığı basın açıklamasında, 3 Kasım'da tek başına iktidara gelen hükümetin, yolsuzluklarla mücadelede başarılı olamadığını savundu. ''Yolsuzluk yapanların, hortumcuların ifşa edilmediğini'' anlatan Yazıcıoğlu, ''Millet elinize neşteri vermiş. Vuracaksınız neşteri... Türkiye'yi soyanların kimliğini açıklamazsanız, hesap sorulacakların arasına siz de girersiniz'' diye konuştu. Ekonominin iyiye gittiğinin söylendiğini, ancak enflasyonun ve kurun düşük olmasının ekonominin iyiye gittiğinin göstergesi olamayacağını ifade eden Muhsin Yazıcıoğlu, mevcut durumun sürmesi halinde 21 Şubat'taki gibi bir kriz yaşanabileceğini öne sürdü.

Arınç’tan “sıfır” zamma ilginç teklif

İSTANBUL/ TBMM Başkanı Bülent Arınç, ''kamu işçilerine ilk 6 ay için 'sıfır zam' önerisinin hiç hoş bir şey olmadığını'' kaydederek, ''Ancak, diğer 6 aylık dilimler içinde bunu belki bütün 6 aylara yaymak suretiyle uygun bir anlaşma zemini doğabilir'' dedi.

Arınç, Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü Sergi Sarayı'nda düzenlenen ''Osmaniye El Sanatları Sergisi''nin açılışından sonra, hükümetin ''kamu işçilerine sıfır zam önerisi''ne ilişkin gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Kamu işçilerinin toplu sözleşme görüşmelerinin devam ettiğini belirten Arınç, ''Gönlümüz ister ki, kamu çalışanları, hem enflasyonun altında olmamak, hem de bir yaşam seviyesinin altında kalmamak suretiyle bir toplu sözleşme yapsınlar. Bu temennimiz, memurlarımız, işçilerimiz ve sözleşmelilerimiz için de geçerli'' diye konuştu.

TBMM Başkanı Arınç, hükümet ve sendika yetkililerinin bu konuda zaman zaman biraraya geldiklerini, mevcut şartlar içinde en iyi sözleşmeyi yapmaya çalışacaklarını da vurgulayarak, şunları kaydetti:

''Bu konuda sendikalar da güçlüdür. Ben inanıyorum ki, 'sıfır zam' önerisi, arkasındaki dilimler düşünüldüğünde, belki uzlaşılabilecek bir noktaya gelinebilir.

İlk 6 ay için sıfır zam verilmesi, hiç hoş bir şey değil. Ancak diğer 6 aylık dilimler içinde bunu belki bütün 6 aylara yaymak suretiyle uygun bir anlaşma zemini doğabilir. Bütün çalışma hayatı görüşmelere, müzakerelere ve uzlaşmalara dayanır. Hükümet tarafının da, kendi yetkililerinin de bu konuda iyi niyetli çabalarının başarıya ulaşacağına inanıyorum.'' (aa)

İkisi de sahtekâr

LONDRA/ İngiltere'de yayınlanan Independent on Sunday gazetesine konuşan Amerikalı emekli bir diplomat, Amerikalı ve İngiliz devlet yöneticilerinin, Irak konusunda açıklanan pek çok belgenin sahte olduğunu bilerek bunları kullandığını öne sürdü.

Irak'ın nükleer programını yeniden başlatmak üzere uranyum satın almaya çalıştığı gibi bazı iddiaların doğruluğunu CIA için araştırma görevini üstlendiği belirtilen emekli diplomatın, bu ve benzeri iddiaların doğru olmadığını tespit ettiğine işaret eden Independent, söz konusu kişinin ''Bu sonuca vardığımızdan, İngiltere'nin de haberi olması gerekirdi'' dediğini bildirdi.

Amerikalı ve İngiliz yetkililerin, kendisi tarafından hazırlanan raporları bilerek ve isteyerek göz ardı ettiklerini ve bunun da Irak'ta savaşmak için ''bahane ve zemin yaratmak'' amacı güdülerek yapıldığını savunan emekli diplomat, şöyle dedi:

''Benim hazırlayarak CIA'ye teslim edilen ve Irak'ın Nijer'le Uranyum almak için anlaştığını gösteren belgelerin sahte olduğunu kanıtlayan raporu İngilizler görmemiş olamaz.''

Söz konusu kişi, Independent on Sunday gazetesine verdiği demeçte ayrıca, ''hazırladığım ve CIA'ya verdiğim raporun ardından geçen Eylül ayında İngiltere Başbakanı tarafından açıklanan dosyada yine benzeri iddiaları görünce CIA'yi yeniden uyardım ve onlara (İngiliz meslektaşlarınızı uyarın büyük hata yapıyorlar dedim)'' diye konuştuğu belirtildi.

Independent'in, ''Bulgularınızın politik sebeplerle özellikle göz ardı edildiğini düşünüyor musunuz?'' şeklindeki sorusunu da ''tabii ki bu en kolay varılabilecek sonuç'' diye yanıtlayan emekli Amerikalı diplomatın, Washington'da çok iyi bilinen bir isim olduğu kaydedildi.

Independent, söz konusu kişinin ABD Başkanı Bill Clinton yönetiminde, ülkenin Milli Güvenlik Kurulu'nda görev yaptığını da hatırlattı. (aa)

Batıklar için 858 dava açıldı

ANKARA/ Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, Fon'a devredilen bankaların sahip ve ortakları hakkında bugüne kadar 858 dava açıldığını, 17.3 milyar dolar devir zararı bulunan bu bankaların hakim sahip ve ortaklarından Mart ayı sonu itibarıyla 234.9 milyon dolar tahsilat yapıldığını bildirdi.

Şener, CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt'ün soru önergesini yanıtlarken, yönetimi ve denetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (TMSF) devredilen bankaların devir zararının 17.3 milyar dolar olduğunu, bu tutarın 11 milyar dolarının hakim ortaklarının kendi bankalarından ve TMSF bankalarından kullandıkları kaynaklar nedeniyle oluşan zarardan kaynaklandığını belirtti.

Şener, finansal yeniden yapılandırma kapsamında; TMSF bünyesine alınan bankaların mali bünyelerinin güçlendirilmesi, yeniden yapılandırılması ve yükümlülüklerinin devri için ihtiyaç duyulan 21.7 milyar dolar tutarındaki kaynağın 17 milyar dolarlık kısmının Hazine Müsteşarlığı'ndan, 4.7 milyar dolarlık kısmının ise özel sektör kaynağından karşılandığını bildirdi.

TMSF tarafından hakim ortaklardan olan alacakların tahsili için yürütülen hukuki işlemler çerçevesinde; Bankalar Kanunu uyarınca bankanın yönetim ve denetimini doğrudan ya da dolaylı olarak, tek başına ya da birlikte elinde bulunduran ortaklardan, banka kaynaklarını emin şekilde çalışmasını tehlikeye düşürecek biçimde kendi lehlerine kullandıkları tespit edilenler hakkında 7 iade tazmin davası açıldığını bildiren Şener, ayrıca 6183 Sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun uyarınca 73, bu kanun dışında ise 778 dava açıldığını, hakim ortakların sahip oldukları 58 firmanın yönetim ve denetiminin devralındığını ifade etti. Şener, çeşitli dönemlerde açılan mali sorumluluk davaları veya zararın tazmini talebi davaları ile yapılan protokoller çerçevesinde, 31 Mart 2003 tarihi itibarıyla banka hakim ortaklarından 234.9 milyon dolar tahsilat yapıldığını bildirdi.

TAHSİLATI OLUMSUZ ETKİLİYOR

Şener, Fon'a devredilen bankaların sermayedarlarının bankayı uğrattıkları zarar tutarı dikkate alındığında, bugüne kadar tahsil edilen tutarların düşük olduğu görünmekle birlikte bankalarla ilgili davaların ihtisas mahkemelerinde görülmemesi, borçlunun malvarlığının borcu ödemeye yetmediğinde Fon'un alacağın tahsilinin fiilen mümkün olmaması, sorunlu varlıkların tahsilat ve satış süreçlerine ilişkin icra ve iflas mevzuatında yapılması gereken düzenlemelerin de henüz yapılmamış olmasının tahsili olumsuz etkilediğini kaydetti.

Şener, Egebenk, Sümerbank, Yurtbank, Esbank, Bank Kapital, Etibank, İktisat Bankası, Kentbank, EGS Bank, Bayındırbank, Toprakbank ve Pamukbank'ın temettü hariç ortaklık haklarıyla, yönetim ve denetimlerinin çeşitli tarihlerde Fon'a devredildiğini, bu bankaların ortak ve yöneticilerinden sorumluluğu tespit edilen tüm şahıslar hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu kaydetti.

Fon'a devredilen banka ortak ve yöneticilerinden, mevzuata aykırı işlemlerde sorumlulukları tespit edilen kişiler hakkında açılan davalarda; Etibank eski Genel Müdürü Zeki Ünal dışında halen cezaevinde bulunan banka ortak ve yöneticisi bulunmadığını belirten Şener, Esbank, Yurtbank, Bank Ekspres, Etibank, Egebank, Sümerbank, Bank Kapital, Toprakbank, Bayındırbank, EGS Bank ve İnterbank'ın eski ortak ve yöneticileri hakkında açılan kamu davalarının halen derdest olduğunu ve bu davaların takip edildiğine işaret etti.

Şener, ''Tutukluluk döneminde ya da tutukluluk halinden sonra banka sahiplerinden tahsilat yapılması, oluşmuş bir suçu ortadan kaldırmamakta ve bu kişiler hakkında yürütülen davalar devam etmektedir. Borcunu ödemeyen banka sahiplerini, borcunu ödeyinceye kadar cezaevinde tutacak şekilde yasal bir düzenleme bulunmamaktadır'' dedi.

HAZİNE'YE OLAN BORÇ...

Fon'daki bankaların vergi öncesi ya da sonrası karlarının doğrudan TMSF'ye veya TMSF borcunun ödenmesi amacıyla Hazine Müstaşarlığı'na aktarımının sözkonusu olmadığına dikkati çeken Şener, şunları kaydetti:

''TMSF'nin, yönetimi ve denetimi kendisine intikal eden bankalardan devraldığı tahsili gecikmiş alacaklar, iştirakler ve gayrimenkullerin çözümlenmesi veya sözkonusu bankaların satılması suretiyle elde ettiği gelirlerin, Hazine Müsteşarlığı'na olan borcun ödenmesinde kullanılması planlanmaktadır. TMSF bankalarının kar elde etmesi durumunda ortaya çıkan vergi yükümlülükleri eksiksiz olarak yerine getirilmektedir.

TMSF, Hazine Müsteşarlığı'ndan borçlanmak suretiyle bankalara aktardığı kaynaklardan doğacak alacağını en kısa sürede tahsil edebilmek amacıyla, banka hakim ortakları veya bankada riski bulunan gruplarla bir takım protokoller imzalamaktadır. TMSF, diğer gelirlerin yanı sıra sözkonusu protokoller çerçevesinde yapacağı tahsilatları da borcun tasfiyesi amacıyla Hazine Müsteşarlığı'ndan kullanılan kaynakların geri ödemesinde kullanmaktadır. TMSF'nin kamu alacağının tahsilatını hızlandırmak amacıyla protokol imzaladığı firmaların vergi yükümlülüklerinin ilgili vergi mevzuatı çerçevesinde yerine getirilmesi, sözkonusu firmaların sorumluluğunda bulunmaktadır.''

Okuyan’dan acı itiraflar...

KAYSERİ/ Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan, ''Büyük holdingler, büyük sermaye grupları, Türkiye'de, benim bakanlık yaptığım 57. Hükümet de dahil her dönemde, sayıları az olmasına rağmen parasal güçleri, sermaye birikimleriyle Türkiye'deki siyaseti yönlendirmişlerdir'' dedi.

Okuyan, Öziplik-İş Sendikası Kayseri 3. olağan genel kurul toplantısında yaptığı konuşmada, siyasilerin, seçim meydanlarında olmayacağını bildikleri halde bazı vaatlerde bulunduklarını, bunu kendisinin de yaptığı özeleştirisinde bulundu. Okuyan, ''Bu çelişki, Türkiye'nin aslında kaderinin de bir yerde sonucu oldu. Bugün bunca mesele çözüm beklerken çözemiyorsak, sorunlar artıyorsa, bunun temelinde samimiyetsizlik yatmaktadır'' dedi.

Çalışma hayatındaki bazı gelişmelerin de olmayacak vaatlerde bulunmasıyla benzerlik gösterdiğini ifade eden Okuyan, şöyle devam etti:

''Büyük holdingler, büyük sermaye grupları, Türkiye'de, benim bakanlık yaptığım 57. Hükümet de dahil her dönemde sayıları az olmasına rağmen parasal güçleri, sermaye birikimleriyle Türkiye'deki siyaseti yönlendirmişlerdir, baskı altına almışlardır. Zaman zaman öyle bir noktaya gelmişlerdir ki, Türkiye onlardan sorulurdu. Onlar emredecek, 70 milyon onların dediğini yapacak. Siyaset kurumu dahil. Böyle bir yanlış yıllardan beri devam ede gelmiştir. Maalesef bugün de bu yanlışlığın örneklerini görüyoruz.''

''HER DÖNEMDE YOLSUZLUK''

Türkiye'de her dönemde yolsuzluk yapıldığını, bunun artarak devam ettiğini savunan Okuyan, şöyle konuştu:

''Kalp ameliyatlarında kullanılan stent, SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı gibi sosyal güvenlik kurumlarıyla üniversite hastaneleri tarafından 1992 yılından beri herhangi bir ihale yapılmadan, bir protokolle tanesi 2 bin 450 dolardan alınıyordu. 2001 yılında 21 bin adet stent alınmış. Bakanlığım döneminde aynı stentin ihaleyle 193 dolara alınmasını sağladım. Ülkemize gelişi ise 25 dolar. Bu kurumlar sadece stent gibi sarf malzemeleri için yılda 1 milyar dolar fazla ödeme yapıyordu. Yani devlet soyuluyordu. (Neden daha önce ihale yapılmamış?) diye sorduğumuzda, (Protokol gereği) deniliyor. Protokol Ayet-i kerime sanki.''

''10 YILDIR SOYGUN FARK EDİLMİYOR''

Örneğini verdiği konu ve benzerleriyle ilgili davaların sürdüğünü anımsatan Okuyan, şunları anlattı:

''DGM'ye ihbarda bulunduk ve bizim dönemimiz olan 14 aylık bölümün bir kısmının iddianamesi tamamlandı, hatta duruşmaları başladı. Toplanan 9 tutuklu vardı. İlk duruşmada 100'er bin dolar kefaletle tahliye oldular. Yargıya intikal ettiği için bu konuda konuşmayacağım. Sonuçta yargı kararına hepimiz saygılı olacağız. Değinmek istediğim esas konu, bu soygun 10 yıldır devam ediyordu. Bu sürede bir Allah'ın kulu çıkıp da, (Burada ihalesiz mal alınıyor) diye söylemiyor. SSK, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Başbakanlık'ın teftiş kurul temsilcileriyle görüştüm. Bu konuda herhangi bir şikayet gitmemiş. SSK ve Bağ-Kurcu denetleyen Yüksek Denetleme Kurulu'nun bir raporunda, SSK tabelasının üstüne bakanlık adı yazılmasını usule aykırı bulduğu yazıyordu. Tabelayı gören kurul, 10 yıldır bu soygunu fark etmiyor.''

Türkiye'nin çözümlenemeyecek sorunu olmadığını kaydeden Okuyan, ''Türkiye'de bir tek sorun vardır. Para falan sorunu değil. Tam tersine, para fazla ki yiyoruz hep beraber. Alttan, üsten, yandan yiyoruz. Kimi hortumla gidiyor, kimi pipetle idare ediyor. Ne sorun var? Devletin adam gibi yönetilme sorunu var'' dedi.

Kadınlar barış için yürüdü

Sürekli Barış İçin Kadınlar Platformu tarafından kadınlara yönelik baskı ve şiddete son verilmesi ve barışın sağlanması amacıyla miting yaptı.

Sabah saatlerinde Türkiye'nin değişik yerlerinden gelen 3 bine yakın kadın Atatürk Kültür Merkezi önünden yürüyerek Abdi İpekçi Parkı'na geldi. Abdi ipekçi Parkı'na girişleri esnasında grup üyelerinin üstleri ve çantaları polis tarafından teker terek arandı. Yürüyüş esnasında kadınlar ellerinde, "Barışın teminatı kadındır", " Tecavüzcü polisler tutuklansın", "Hepimiz bir Gülbaharız", "Savaşa hayır. Anayız barıştan yanayız", "Genel af istiyoruz", "Pişmanlık değil, genel af istiyoruz" şeklinde afişler taşdı.

Parkta konuşmalar esnasında bir grup kadın tarafından terör örgütü lideri Abdullah Öcalan lehine, "İmralı'ya bin selam", "Herkese genel af" ve "Barışın elçisi İmralı'da" şeklinde sloganlar atıldı. Tertip komitesi yetkililerinin müdahalesi sonrasında kadınlar bölücübaşı lehine attıkları sloganları kestiler.

Eğitim-Sen Kadın Sekreteri Elif Aktül, kadınlar olarak barış istediklerini söyledi. Kadınlar olarak taleplerinin toplumsal barıştan yana olduklarını vurgulayan Aktül, kadınlara yönelik cinsel, dinsel ve ulusal köken ayrımlarına bir an önce son verilmesini istedi. Mitingdeki bütün konuşmaların Kürtçe'ye çevrilmesi dikkat çekti. Mitinge bir grup taravestinin destek verdi.

Uzun yoldan gelen bir grup kadın ise mitinge katılmak yerine parktaki yeşil alan üzerinde uyumayı tercih ettikleri görüldü.

SEKA işçilerinin oturma eylemi...

GİRESUN/ Özelleştirme kapsamındaki Giresun Seka Aksu Kağıt Fabrikası çalışanları, AKPİl kongresinin yapıldığı İl Özel İdare Kültür Sitesi önünde oturma eylemi yaptılar.

AKP Giresun Merkez İlçe Kongresi öncesinde, özelleşme kapsamında olan Giresun Seka Aksu Kağıt Fabrikası'nda çalışan yaklaşık 100 işçi, kongrenin yapılacağı İl Özel İdare Kültür Sitesi önünde oturma eylemi yaptı.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli, burada işçilere hitaben yaptığı konuşmada, Giresun Seka Aksu Kağıt Fabrikası çalışanlarının özelleştirme sonucunda mağdur olmamaları için çalıştıklarını söyledi.

Canikli, işini kaybedecek olanlara memur olma hakkı tanıyacak yasa tasarısının alt komisyonda olduğunu, tasarının yasalaşması için gayret gösterdiklerini belirtti.İşçiler, Canikli'nin konuşmasının ardından oturma eylemine son vererek, olaysız dağıldı.

Irak’ta, işgalcilerden büyük operasyon

BOOM KAMPI/ Irak'taki Amerikan askerleri, ayaklanma ve saldırıları bastırmak, eski rejimin üst düzey yetkililerini yakalamak amacıyla geniş bir operasyon başlattı.

Askeri yetkililer, ''Çıngıraklı Yılan'' adı verilen operasyonun, İran sınırıyla Irak'ın orta kesimi ve Bağdat'ın kuzeyini kapsadığını ve günlerce sürmesinin beklendiğini söylediler.

Amerikan askerlerinin, operasyon çerçevesinde, başkent Bağdat'ın 70 kilometre kuzeyindeki Halis kentinde, ''gençleri Amerikalılara karşı saldırıya kışkırttığından'' şüphelenilen bir kişiyi gözaltına aldıkları belirtildi.

Çoğunlukla Sunnilerin yaşadığı Docima kentinde de, silah sakladığı sanılan Saddam yanlılarının evlerine baskınlar düzenlendiği bildirildi.

7’ncisi Meclis’e gelmeden “8’inci uyum paketi”nin hazırlıklarına başlandı

Hükümet, mevcut Ulusal Program’da taahhüt edilen ancak yerine getirilemeyen hedefleri 7. uyum paketinin ardından 8. uyum paketi ile hayata geçirmeye çalışacak.

7. uyum paketinde yasal değişiklikleri hayata geçirmeyi hedefleyen hükümet, zaman kaybetmeden Anayasa değişikliklerini içeren yeni bir paket hazırlayacak. AB yolunda son olması planlanan paket tamamen Anayasa değişikliklerine ayrılacak. Paketin en önemli maddelerini Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin sınırlandırılması, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarının yargı denetimine açılması, DGM’lerin kaldırılması, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yeniden yapılandırılması ve YÖK’te asker bulundurma şartına son verme düzenlemeleri oluşturuyor.

Avrupa Birliği (AB) yolundaki adımlarını hızlandıran ve bu amaçla 6. uyum paketini TBMM’den geçiren hükümet, 7. ve 8. uyum paketi ile ilgili çalışmaları birlikte yürütüyor. Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) danışma organı olarak vurgulanacağı ve MGK Genel Sekreterliği’ne sivil bir ismin atanması yönündeki düzenlemeleri de içeren 7. uyum paketinin hemen ardından 8. uyum paketi gündeme gelecek. Hükümet, son pakette tartışmalara yol açacak birçok düzenlemeye yer verecek. Buna göre, Cumhurbaşkanı’nın yetkileri sınırlandırılacak. Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini tırpanlayacak olan hükümet, Cumhurbaşkanı’nın ‘veto’ hakkını da ortadan kaldırmanın yollarını arıyor. Özellikle bürokrat atamaları nedeniyle Çankaya Köşkü ile sık sık karşı karşıya gelen hükümet, Cumhurbaşkanı’nın yürütme üzerindeki baskısını azaltmayı amaçlıyor.

YAŞ kararları yargı denetimine açılıyor

YAŞ kararları yargı denetimine açılacak. YAŞ kararıyla Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nden resen emekli edilen subay ve astsubaylara da bu çerçevede, yargıya başvurma hakkı tanınacak. Yargı bağımsızlığını sınırlayan hükümleri gözden geçirecek olan hükümet, HSKY’yı da yeniden yapılandıracak. Aynı pakette DGM’lerin kaldırılması ve DGM Kanunu’nun gözden geçirilmesini öngören düzenlemelerin de yer alması bekleniyor. Böylece, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararı üzerine sık sık tazminat ödemek zorunda kaldığı Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin (DGM) görev alanına giren davalara Ağır Ceza Mahkemeleri bakacak. Pakette ayrıca, Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)’nda asker bulundurma şartının da ortadan kaldırılmasını içeren düzenlemeye yer verileceği belirtiliyor. Mevcut uygulamada, Genelkurmay Başkanlığı kontenjanından YÖK’te, askeri üye de görev yapıyor.(iha)

Mehmet Şevket Eygi

Müslümanlara Mektup

SEVGİLİ din ve iman kardeşlerim. Biz hepimiz bir ümmet teşkil ediyoruz. Bizim tamamımızı meydana getiren topluluğa Allah Kur'ân-ı Kerîm'de, Peygamber hadîs-i şeriflerinde, İslâm uluları kitaplarında ümmet demişlerdir. Ümmet en medenî, en olgun, en faziletli, en şerefli topluluk demektir. Maalesef biz gerçekten bir İslâm ümmeti, bir Ümmet-i Muhammed olmamışız ve bugünkü perişan ve acınacak hale düşmüşüzdür. Bizim topluluğumuz şu anda ümmet değil, yığınlardan veya sürülerden ibaret bir kuru kalabalıktır maalesef.

Nâçizâne sizlere yazmış olduğum bu mektubu dikkatle okumanızı istirham ediyorum.

Biz 1950'den bu yana, yarım asrı aşan bir müddet içinde neler yaptık? Önce onları sıralayayım:

1. Kırk senede kırk bin cami binası yaptık. Bu iş için yekûnu trilyonlarca dolar tutan harcamalar yaptık. Binaları yaptık ama bunlar İslâm medeniyetine ve kültürüne uygun güzel, estetik, vasıflı binalar olmadı. Sık sık yazıyorum, kırk yılda kırk bin yeni cami yaptık, bunların ancak 40'ı güzel oldu, geri kalan 39.960 tanesi çirkin ve sanatsız oldu.

Bunca cami yaptırdık ama bunların mihraplarına geçecek kaliteli imamlar, minberlerine çıkıp hutbe okuyacak kaliteli hatipler, kürsülerine çıkıpMüslümanları uyaracak kaliteli vaiz ve nâsıhlar (öğütçüler) yetiştirmeyi düşünmedik. Bütün din görevlilerini suçlamak istemem ama bugünkü kalite son derece düşüktür, yetersizdir.

Yetmiş bin camiye helâ yaptırdık... Meşruta (İmam ve müezzin lojmanı) yaptırdık...

On binlerce camiye kalorifer yaptırttık... Pahalı serinletme (klima) cihazları taktık... Camileri hoparlörle, şarzlı ışıldakla, vantilatörle doldurduk...

Yeni cami binalarını halılarla, mermerlerle, çinilerle, yaldızlarla, âvizelerle süsledik veya süslediğimizi zannettik. Kıymetli ve sanatlı eldokuması eski halı ve kilimleri attık da yerlerine paçavra gibi âdi makina halıları ve yaygıları serdik.

Evet bütün bunlara yekûn olarak trilyonlarca dolar harcadık son elli yıl içinde.

Bütün gücümüzü Kur'ân Kursu, İmam-Hatip mektebi, İlâhiyat fakültesi açmaya sarfettik. Bunların yanında meslek liseleri, güzel sanatlar kolejleri, geleneksel sanatlarla ilgili mektepler, halkı ve gençliği eğitecek müesseseler kurmayı düşünmedik. Kur'ân kursları ve İmam-Hatip okulları için hesabı yapılırsa akıllara durgunluk verecek miktarlar harcadık.

Daha bitmedi... Birtakım din baronları için her yıl milyarlarca dolar para topladık. Bu paraların yerli yerinde, akıllıca; İslâm medeniyetinin, aklın, hikmetin, çağın gereklerine uygun bir şekilde harcanıp harcanmadığını hiç sorgulamadık, kontrol etmedik...

Bir ara neydi o manzara... Ramazanlarda büyük şehirlerde birtakım dini cemaatler beş yıldızlı lüks otellerde bin kişilik ihtişamlı, israflı, gösterişli, bid'atli, günahlı iftarlar veriyorlardı. Mutfaklarında domuz eti pişirilen, et ve balık yemeklerine beyaz veya kırmızı şarap dökülen, pilava bile şeri (kiraz likörü) konulan o fısk u fücur yuvalarında verilen iftarlar yüce dinimize, yüce Şeriatımıza uygun muydu? Hazret-i Peygamberin (Salat ve selâm olsun O'na) ruhaniyeti böyle bir şeyden hoşnud olur muydu? Bunları düşünmedik...

Zengin olan Müslümanların çoğu ipin ucunu kaçırdı, şaşırdı, dağıttı. Milyon dolarlık lüks meskenler, yüzbinlerce dolarlık yazlıklar, yüz-ikiyüzbin dolarlık lüks limuzinler, israf, safahat, rezalet gırtlağa kadardı.

Allah, Peygamber, onların emir ve yasaklarını ümmete bildiren din uluları bize "Bir ve beraber olup, sakın ayrılıp parçalanmayın, Allah'ın ipine (Şeriata) sımsıkı sarılın, tefrikadan kaçının..." diye emrettiği halde biz bir sürü hizip, fırka, grup, cemaat ve tarikata ayrıldık ve birbirimizle çekişip tepişmeye başladık. İçimizdeki beyinsizler ve pusulasızlar fırka, tarikat ve meşreblerini din ile özdeşleştirdiler, hepsi kardeş olan mü'minleri "Bizden olanlar...Bizden olmayanlar..." diye ayırdılar. Bazılarımız azgınlıkta o kadar ileri gittik ki, din kardeşliği hukukunu ayaklar altına alarak birbirlerini tekfir ettiler (küfürle suçladılar).

Ümmet olmaktan çıkıp, yığın ve sürü haline gelen on milyonlarca Müslüman şu anda vahim bir şifahî kültür, kırsal kesim ve varoş zihniyeti, marjinallik, parçalanmışlık içindedir. Bu yüzden de haklarımızı, hürriyetlerimizi, haysiyetimizi koruyamıyoruz. Davul bizde olsa bile tokmak başkalarında oluyor. Medenî insanlık âlemi tarafından tanınmış olan evrensel ve temel haklarımız, hürriyetlerimiz, haysiyetlerimiz ihlâl edilip duruyor.

O kadar âciz ve güçsüz hale gelmişiz ki, yasal sınırlar içinde bulunan imkânları bile kullanıp da haksızlıkları protesto edemiyoruz.

Din düşmanlarının ve din sömürücülerinin oyuncağı ve maskarası durumuna düşmüş bulunuyoruz.

Kırk yılda kırk bin cami, kırk bin cami helâsı, kırk bin meşruta yaptık, bu yeni camilere on binlerce hoparlör taktırdık ama henüz İslâmî bir bilgi bankası, İslâmî stratejik araştırmalar enstitüsü, İslâmî plan ve program merkezi, İslâmî çareler ve çözümler üretme enstitüsü kurabilmiş değiliz.

Ehl-i Sünnet geçiniyoruz ama sistem ve metod itibarıyla tam batınîler gibi hareket ediyoruz. Hazretim yanılmaz... Bizim cemaatin ulu zatı hatâ etmez... Ehl-i Sünnet İslâmlığında cemaatlerin, zümrelerin, hizip ve fırkaların başındaki zatların ismeti (günahsızlığı) diye bir inanç var mıdır? Bizim dinimiz ümmet ve dünya işlerinin danışma ile halledilmesini emr etmiyor mu? Hazret-i Peygamber bile ashabı ile istişare etmemiş miydi?

Hazret yanlış yapmaz, Hoca yanlış yapmaz, Hocaefendi yanlış yapmaz, bizim Ulumuz yanlış yapmaz... Sorgulama yok, hesap sorma yok, kontrol yok... Bu şartlar altında Ümmet'in işleri elbette kötüye gider.

İslâm ümmeti medenî ve şehirli bir toplumdur. İslâm'ın nurları şehirden, medeniyet merkezinden taşraya, kırsal kesime doğru uzanır ve aydınlatır.

Kurtulmak istiyorsak var gücümüzle şehir-medeniyet kültürüne yönelmemiz gerekir. İlme, irfana, eğitime, kitaba, sanata, hikmete sahip olmak için olanca gücümüzü ve imkânımızı sarfetmeliyiz.

Müslümanlar çok faydalı, çok lüzumlu, çok kıymetli kitaplar hazırlatıp, bunları yüz binlerce adet basıp okutmalıdır. Kitabın sadece basılması ve satılması yeterli değildir. Okunması, anlaşılması, içlerindeki bilgilerin beyinlere ve gönüllere taşınması ve hayata uygulanması gerekir.

Müslümanlar bugünkü yığın ve sürü halinden kurtulup şuurlu, akıllı, hikmetli, faziletli, örnek, model bir Ümmet haline gelmelidir.

Bizi mahvedenler militan din düşmanları değil, içimizdeki din sömürücüsü, din rantı yiyen, işbirlikçi hain alçaklardır.

Bir toplum kendisini bozmadıkça Allah onları bozmaz.Bir toplum kendini islah etmek için hareket etmezse Allah onları kurtarmaz. Allah'ın bizi kurtarmasını istiyorsak, önce biz kendimize yardım edelim.

e-mail: mseygi@milligazete.com.tr

--

Ekrem Kızıltaş

Araştırma-inceleme mahsulü kitapların, bilimsel makalelerin yanında hikayeler, masallar, fıkralar ve benzeri edebi türler de insanların birçok şeyi anlayabilmeleri açısından klavuzluk yaparlar. Bazen aylarca kafa yorup anlayamadığımız herhangi bir konuyu rastgele okuduğumuz birkaç paragraf aydınlatıverir mesela.

İnternette dolaşan bir öyküyü kısaca sunmak istiyorum size, Sarı Öküzün öyküsü...

Mekan, henüz insanların uğramadığı dağlar ve ormanların olduğu bir yer. Aslanlar ve bir de yabani öküz sürüsü. Aslanlar kuvvetli ama öküzlere, aman vermez boynuzları ve tabii ki birlik ve beraberlikleri sebebiyle güçleri yetmiyor. Başka avlanma imkanları da yok gibi ve oldukça da zayıf düşmüş durumdalar.

Günlerden bir gün, aslanlardan birisi diğerlerini de ikna ediyor ve öküzlerle görüşmeye giderek, “Aslında aslanların çok barışsever olduklarını, öküzlerle iyi geçinmeyi çok istediklerini ama tabiatları gereği zaman zaman hırlaşmak durumunda kaldıklarını, bunun sebebinin de öküzlerin arasındaki sarı öküz olduğunu, eğer onu kendilerine verirlerse bundan sonra kesinlikle kendilerini rahatsız etmeyeceklerini” söylüyorlar.

Öküzlerin kendi aralarında yaptıkları görüşme, aslanların talebinin karşılanması ve böylelikle sık sık meydana gelen kavgaların bitmesi kararı ile neticeleniyor. Sarı öküz aslanlara teslim ediliyor ve değirlerinin gözleri önünde parçalananıp yutuluyor.

Aslanlar bundan sonra gittikçe sıklaşan taleplerle öküzlerle görüşmeye gidiyor ve her defasında öküzlerin arasından ‘kendilerini rahatsız ya da tahrik ettiğini’ ileri sürdükrleri bir avla geri dönüyorlar. Sonunda aslanlar iyice kuvvetleniyor ve öküzler gittikçe azalıyor. Kuvvet dengesinin aleyhlerine döndüğü günlerde kendi aralarında toplanan öküzler, durum değerlendirmesi yapıyorlar ve düştükleri durumu reisleri boz öküz şöyle özetliyor: “Evet aslanlar bizi yendiler. Biz aslında savaşı onlara ilk olarak sarı öküzü verdiğimiz gün kaybetmiştik.”

Kıssadan murat hissedir. Kısaltmaya çalıştığımız öyküdeki aslanlar yerine mesela ABD’yi ve diğer empenyalistleri, tabii ki sarı öküz yerine de Irak’ı koyarak öyküyü tekrar düşünürseniz, hele sonradan talep edilenler ve edilecekler açısından Suriye’yi, İran’ı ve başkalarını da yerli yerine oturtursanız hisse berraklaşır: Savaş ilk tavizde kaybedilmiştir.

Neyse ki bu bir öykü ve hayat öykülerle birebir çakışmaz diye ümit edebiliriz. Daha doğrusu ders alır ve çakışmaması için gayret edebiliriz. Böylelikle ilk taviz verilmiş olsa bile müteakip tavizlerin verilmemesi için elimizden geleni yapabiliriz.

Önümüzdeki hafta buluşabilmek umuduyla Cenab-ı Hakk’a emanet olunuz.

e-mail: ekiziltas@milligazete.com.tr

Afet Ilgaz

Türkiye'deki Siyonizmin Felsefî bir tahlili

Türkiye'de oluşturulmaya çalışılan, "kafa karışıklığı" değil!

Kafanızın karışması, er geç o karışıklığın düzelmesi, derlenip toparlanması anlamına gelir. Çünkü o karışıklığın peşine düşersiniz. Onu anlamaya, doğruyu aramaya çalışırsınız.

Burda ise peşine düşülen şey, doğrudan doğruya gerçeğin üzerine yapıştırılmış bulunan "etiket"tir, "yafta"dır.

*

Yani siz gözleri bağlanan, aklı azaltılıp yönledirilen, muhakemesi durdurulan bir "zemin" haline getirilmişsinizdir.

Bir cevher halinden çıkarılmış, bir âraz haline getirilmişsinizdir. Size ne diyorlarsa, yani kendileri "öz" adı altında neyi oluşturmak istiyorlarsa, onun taşıyıcısınızdır artık.

*

Kafa karışıklığında, insana, bireye, ferde, süjeye, ne derseniz deyin, işte ona verilmiş bir hareket imkanı vardır. Süje, çabalayarak, düşünerek, uğraşarak, okuyarak, deneyerek, acı çekerek veya çekmeyerek, bu karışıklığın içinden çıkma, bu "kesret" halini düzeltme imkanına sahiptir. Yani "doğru"ya ulaşma imkânı vardır. Acı veya tatlı, az acı veya az tatlı, az veya çok, uzun veya kısa, tabi tutulduğu "sınav"dan geçme veya geçememe imkân ve ihtimali vardır. Bu demektir ki, kurtuluş imkânı vardır.

"Yaftalama"da ise, gerçeğin üzerine "etiket" yapıştırıldığında ise, bu imkân ve ihtimal onun elinden alınıyor. Ona "dogma" cesametinde bir inanma hedefi gösteriliyor. İşte ona inanacaksınız. Fransız ihtilâlinin "halk"ın özgürlüğü, eşitliği ve adaleti için yapıldığına inanacaksınız. Aydınlanmanın bilim aşkına yapıldığına inanacaksınız. Hümanizm'in dehşetli bir insan sevgisinden neşet ettiğine inanmanın da ötesinde, hâşâ iman edeceksiniz. Falanca ırkın gerçekten de Tanrı indinde en seçkin ırk olduğuna ibadet edercesine inanacaksınız. "Dogma"laştırılan şeye, değişmesi istenmeyen, değişemez olduğu söylenilen şeye inanacaksınız, iman edeceksiniz.

Bu teklifi, önünüze insanlar sürüyor, üstelik. Yani duygulardan, tenakuzlardan (çelişki), ihtiraslardan, saplantılardan ve bilgi noksanlığından (da) oluşmuş insanlar! "Saf bilgi"yi gözden ve elden kaçırmış insanlar...Bu dogmalara, onların dogma oluşları sebebiyle "dokunulmazlık" atfedilmiştir. Bunun farkında olmayan insanlar...

*

"Kürt meselesi", Türkiye'nin önüne işte böyle bir yönlendirmeyle çıkarılmıştır. Aslında mesele Kürt meselesi değil, yüzyıllardır uğruna mücadele ettikleri, "Büyük İsrail" ütopyasıdır.Falanca tarihte, falanca sınırlar içinde, falanca büyüklükte bir dünya krallığının inşaa ve ibda edilmesi meselesidir. Çeşitli yollarla geliştirilmeye çalışılan ütopya budur ve Türkiye'nin karşısına, milletin bir bölümünün bağımsızlığı, özgürlüğü olarak çıkarılmaktadır. Bağımsızlık ve özgürlük gibi değerler yaldızlı ambalajlarla piyasaya sürülmektedir. İçerde yapılmak istenen, bu uğurda yapılması dayatılan değişiklikler de bu ütopyanın ilmihal kitabına benzer. Türk ordusu, Türk idari sistemi, yasaları, ekonomisi, finansal değerler konusunda yapılmak istenen değişiklikler için, hatta Türk sınırları ve toprakları konusunda yapılacak değişiklikler için, bu "ilmihal"e, "Kopenhag Kriterleri"ne bakarınız.

*

Tekrar etmek lazım. Mesele Kürt meselesi değil, Siyonizm meselesidir. Bunu doğrudan doğruya böyle ortaya koyamazlar.Hedef belli olduktan sonra kafanızın karışmasına gerek yoktur. Siz de ona göre, mücadelenizi, cihadınızı, savaşınızı, doğru bildiğiniz yolda yaparsınız.

Kesretten vahdete ulaşmak, doğru bir hedef seçme ile mümkündür. Kafa karışıklığından yola çıkarak doğruyu bulmak da bu sebeple imkânsız bir şey değildir. Ama "dogma"lara karşı hiçbir eleştiri, hiçbir savaş, hiçbir mücadele imkanınız kalmaz. Ona iman etmek, biat etmek zorundasınız.O ne derse doğru odur, inancında bulunmanız lazım.

*

BugünküTürkiye'de Türkiye bilinçlenme sürecinde olduğu için, bu süreç de çok yavaş ilerlediği, geliştiği için, (ama hiç şüphesiz ilerlediği ve gelitiği için) "yaftalama", meselenin üzerine yanıltıcı bir "tabela" asma eylemi ve faaliyeti, sonuç verir gibi görünüyor. Ama zannedilmesin ki, "tabelalama" işlemi hayatın, kâinatın son ve tek doğrusudur. Ona karşı cihadınızı, mücadelenizi, savaşınızı, eleştirinizi, direnişinizi yaparısanız, olur biter.

"İbadethaneler" konusunda, gereken insanların hiç sesi çıkmazken solcu gençlerin "Türkiye'yi Hıristiyanlaştırıyorlar" diye bayrak açmaları size de anlamlı gelmiyor mu?

Orda da, mesele "Hıristiyanlaştırma"nın çok ötesinde, o Siyonist ütopyaya yol açma meselesidir ya, neyse!

e-mail: ailgaz@milligazete.com.tr

 

 

İbrahim Tenekeci

Yeni başlayanlar için tek derste ev aramak

Evler, kiralık evler...

Evimin yabancısı olamam.

Ömer Erdem

Perşembe ve cuma gününü, “kiralık ev” aramakla geçirdim, Fatih ve Eyüp’ü canım çıkana kadar gezdim.

Bugüne kadar baba evinde oturan biri olarak, kiralık evin ne olduğunu bilmediğim için, doğrusu hiç ummadığım/beklemediğim şeylerle karşılaştım. Kiralık ev aramak, gerçekten de tuhaf bir duygu. Hele acemiler için daha da tuhaf...

Sürekli yukarılara yani camlara, pencerelere bakarak hiç bilmediğin sokaklarda dolaşmak, karşılaşılan her emlakçıya ‘kurtarıcı’ gözüyle bakmak; bakmak bakmak bakmak...

‘Bakmak’, ne kadar zormuş meğer. Mesela bir apartmana bakarken, eğer pencerelerden birinde bir hanım varsa, ‘yanlış anlarlar’, ‘bayana bakıyorum sanarlar’ diye, bakmaktan vazgeçiyorum. Ya da kapının önünde bir kaç delikanlı varsa, süratle orayı terkediyorum. Ola ki beni başkalarıyla karıştırıp, “bu mahallenin namusu bizden sorulur” deyip ağız burun bana girerler. Malum, böyle şeylerden çekinmek lazım. Hele Karagümrük gibi semtlerde...

Onlarca emlakçıyla, ev sahibiyle konuştum. Mübareklerin hepsi, beni mülakata tabi tuttular: Gece hayatınız var mı? Ne kadar maaş alıyorsunuz? Kaç çocuğunuz var? Başka çocuk yapmayı düşünüyor musunuz? Nerede çalışıyorsunuz? Sizin yaşınızdaki birine dört çocuk fazla değil mi? Mi mi mi...

Bu şekilde uzayıp giden sorular, benim için cevaplaması zor sorular. Mesela “başka çocuk yapmayı düşünüyor musunuz” sorusuna ancak şu şekilde cevap verebildim: “Allah ol derse olur.”

Emlakçının biri, “çocuklu musunuz” diye sordu da, mahsustan soruyu yanlış anlayıp, şöyle cevap verdim: “Evet, biraz çocuk ruhluyum.” Gülesi geldi, sonra ciddi olması gerektiğini hatırlayıp gülmekten vazgeçti. (Burada üzücü olan şu: Çocuk denilince, milletin aklı çıkıyor.)

“Gece hayatınız var mı” diyen mümtaz bir ev sahibine, “nasıl yani” diye karşılık verdim. “Yani içki içer misiniz, sağa sola gider misiniz” dedi. Açıkcası gece hayatı denilince benim aklıma böyle şeyler değil, sabahlara kadar şiir çalışmak, teheccüd namazına kalkmak falan geliyor. Gel de şimdi bunu müstakbel ev sahibine anlat...

“Mesleğiniz nedir” sorusunu “serbest meslek sahibiyim” şeklinde değil de, “gazeteciyim” şeklinde cevaplasaydım, şimdi birkaç evde birden oturuyor olurdum. Ama demedim.

Şimdi, bütün bunları özetleyecek bir cümle kurmak lazım. Nasıl bir cümle?

Kiralık ev arayanlar...

Morgdan kaçan ölüler...

Bilgi toplumu olma yolunda...

Elime, 1950’li yılların müzik ve eğlence dünyasını anlatan bir kitap geçti. O günkü söz sanatçılarının nasıl takdim edildiğini, sanatçılarda neler arandığını görünce ve bu farkı günümüzle kıyaslayınca, ortaya hakikaten acıklı bir manzara çıktı.

Kitaptaki eğlence ilanlarından birini seçiyorum. Yıl 1952, yer Küçük Çiftlik Parkı. Sahneye çıkacak sanatçı şu şekilde takdim ediliyor, halka duyruluyor: "Sesi ve bilgisi ile çok sevilen sanatkâr Radife Erten..."

Dikkat edin, Radife Erten sadece sesi ile değil, bilgisi ile de seviliyor. (İşte burası önemli!)

Şimdinin müzik/eğlence dünyasına baktığımızda, bayan “sanatçılarda” aranan ilk şartın ses ve bilgi değil de, güzellik olduğunu görüyoruz. Fiziğiniz iyiyse, diğer derslerin(!) hiç önemi yok.

Yine yarışma programlarına katılan, televolecilere demeç veren “sanatçılara” bakıyoruz: Aralarında, sıfır altı yaş grubunun bile zorlanmadan bileceği sorulara cevap veremeyenler var.

Günümüzü gözümüzde bir canlandıralım: Belgesellerin izlenme oranı binde bir bile değil. Tartışma programları, herkes uyuduktan sonra yayınlanıyor. Bilgi yüklü programlar, yayınlanacak kanal bulamıyor. En kültürlü kanallar bile, en işlek saatlerde saçma sapan Küçük Emrah ya da Kemal Sunal filmleri yayınlıyor, yayınlanan bu filmler -yirminci kez yayınlansalar bile- izlenme rekorları kırıyor. Zır cahil sanatçılar, medya ordusunu arkasına alarak koca koca profesörlere çatıyor, çamur atıyor. Alanında uzman kişiler değil de, medya maymunları itibar görüyor, onlardan görüş alınıyor. Falan filan...

Herşeyin bu derece birbirine karıştığı bir dönemde, bir politikacının çıkıp da, “bilgi toplumu olma yolunda önemli adımlar atıyoruz” demesi, komediden başka ne olabilir? Efendim?

Yeni ev

Cuma. Öğleden sonra. Ben İstanbul’da kiralık ev arıyorum, Alaaddin Özdenören Bursa’da toprağa veriliyor.

Bir kahvehaneye girdim ve “yeni evine” taşınan Alaaddin Abi için şu dörtlüğü yazdım:

Sen şimdi bu evi beğenmezsin

Camiye uzak dersin, çarşıya uzak.

Gözlerim kalacak benden geriye,

Dersin... Sımsıkı sarılarak.

Okuma listesi

İşte sizlere, “bu yaz ne yapsam” sorusunun cevabı olan altı kitap!

Araştırma: M. Ertuğrul Düzdağ, Yakın Tarinimizde Dönmelik ve Dönmeler, 366 sayfa, Geyik yayınları, 0212 511 55 26

Roman: G. G. Marquez, Kırmızı Pazartesi, 112 sayfa, Can yayınları, 0212 252 56 75

Makaleler: John Locke, Sivil Toplumda Devlet, 182 sayfa, Metropol yayınları, 0212 638 18 51

Öykü: Kâmil Yeşil, Kayıp Dilin Öyküleri, 64 sayfa, Birun yayınları, 0212 528 52 32

Deneme: Ayşe Şasa, Delilik Ülkesinden Notlar, 156 sayfa, Gelenek yayınları, 0212 633 46 13

Şiir: İsmail Kılıçarslan, Ablam Uzak Ülkede, 56 sayfa, Birun Yayınları, 0212 528 52 32

Çelik

Gazetemizde, “Saadet kadroları çelikleşiyor” başlıklı tam sayfa bir haber vardı. Saadet kadroları çelikleşiyor da, diğer partilerin kadroları boş mu duruyor? Bence onlar da çelikleşiyorlar. Fakat bu çelik, bildiğiniz çelik değil. Bu çelik, Arçelik’in ‘Robot Çelik’i...

Uzaktan kumandalı. Talimat veriyorsun, yerine getiriyor...

Son durum

Hükümet, Amerika’ya her gün yeni tavizler veriyor. Verilen bu tavizler, Turgut Uyar’ın şu dizesini hatırlatıyor bana:

"Ölüyü götürdüler, hiç direnmedi..."

Gelenler

Ömer Özen, Melike Sülev-Kütahya, Esen Doğanay, Muhammed Ç, Yusuf Çekiç-Aksaray, Şakir Kadıoğlu-Çaykara/Trabzon, Alaattin Çınar-Kıbrıs, Ali Tutkun-Kempten/Almanya, Hatice Kirkin-Erzurum, İrfan Kayadan-Yumurtalık/Adana, Esra Mert-Konya, Samet Bilgili, Selahattin Albayraktar, Alihan Şirvanşir-Dörtyol/Hatay, Ali Uygun, Necmeddin Sabri-Kahramanmaraş, Hadin Oner-İstanbul, Furkan K., Naim Güleç-İstanbul, Salih Gezgiç-Ankara, Rami Yılmaz, Ömer Mert, Ferhat Karakuzu-Adana, Ramazan Turgut-İstanbul, Veysel C.-Frankfurt/Almanya, Menderes Singin-Almanya, Sebahattin Canpolat, N. Selman-Van...

Gidenler

Ben. Yıllık izine...

e-mail: itenekeci@milligazete.com.tr

 

 

Mahmut Toptaş

Ateşten gömlek giyenler

Üniversite öğrencisinin, burs almak için müracaat ettiği makam, objektif kriterler koymuş ve müracaat eden öğrencinin verdiği cevapları doğru kabul etmiş, araştırma yapmayacağını da belli etmiş, öğrencilerin dürüst olmalarını istemiş.

Soru 1- Eviniz var mı?

İslâmi terbiye almış, yalanın günah olduğunu öğrenmiş bir delikanlı, köyde beş para etmez evini ev kabul etmiş ve “Var” diye cevap vermiş.

Babasının yüz milyarlık dairesi olan bir öğrenci “Yok” diye cevap vermiş.

Soru 2- Babanızın arabası var mı?

Her gün sabahleyin çalışması için ailenin iteklediği otuz yaşındaki Murat 124 arabayı araba kabul edip “Evet” demiş, öbürü Mercedes arabaya “Yok” diye cevap vermiş.

Soru 3- Babanın maaşı var mı? Sorusuna babasının üç ayda bir çiftçi emekliliğinden aldığı 147 milyon beş yüz bin lirayı maaş kabul ettiğinden “Evet” diyor, öbürü bir milyarlık maaşı az bulduğundan “Hayır” diyor ve doğru söyleyen kaybediyor, yalan söyleyen kazanıyor.

Aynı gazetede yazan iki kişiden birine soruyorlar “Allaha inanır mısın?”

Cevap “Eskiden inanmazdım ama şimdi varlığı ile yokluğu konusunda şüphem var” diyor.

Aynı gazetede bir yazar daha var. Bütün hücreleri Allah diyecek hale gelmiş. Ömrünü İslâm yoluna adamış, kültür seviyesi, öbür imansızla kıyaslanamayacak kadar yüksek.

İmansız olanın aldığı ücret, o değerli, kaliteli Müslüman insanın aldığı ücretin on katı.

İslâmi kuruluş diye lanse edilen bir kurum, kabuk değiştirmek ister. Tarafsız kurluşlardan birine milyarlarca para ödeyerek benim personelim hakkında bana rapor ver der.

Batı kaynaklı kuruluş nasıl tarafsız olacaksa araştırmasını yapar ve alnı secdeli ve milli insanları saf dışı edecek şekilde bir anket düzenler.

Soru 1- Müzik olarak sevdiklerin?

a) Batı klasikleri

b) Türk sanat müziği

c) Türk halk müziği

d) Pop

Soru 2- Hangi oyunları seversin?

a) Beyzbol

b) Futbol

c) Basket

d) Voleybol

Soruların tamamı buna benzer.

Amerikan halkı için hazırlanan bu sorulara Türkiye’de Beyzbol sahası görmemiş, oynamamış, ömründe batı klasiği dinlememiş uyanık, Batı müziğini sevdiğini, Beyzbol oynadığını söylüyor, o müdürlüğe yükseltilirken, Türk sanat müziğini seven arkadaşlarıyla halı sahada futbol oynayan başarılı yönetici o günden itibaren saf dışı ediliyor.

Şehrin en önemli yerlerinden birinin köşe başında geniş üç katlı iş yeri olan bir Müslüman’ın o işyeri bir seneden fazla kiralık diye boş durur.

Hiç mi tutan yok? Diye sorulduğunda “Bankalar bol para veriyorlar ama ben vermiyorum" der.

Sonunda bankanın dışında başka bir iş sahibine kiraya verir.

Bir sene boş kaldığı için elli bin dolar zarar eden bu Müslüman her ay bin dolar zarar etmeye devam ediyor. Çünkü bankalar bin dolar daha fazla kira teklif ettikleri halde vermemişti.

Müslüman’ca yaşamak ateşten gömlekle dolaşmak gibidir.

Ama Yunus diyor ki: “Gelin bu gün yanalım yarın yanmamak için”

 

e-mail: mtoptas@milligazete.com.tr

İsmet Özel

Bizden korkanlar sizi seviyor

Cumhuriyet sekseninci yılında. Seksen senede kim, kimi, nasıl, niçin, nereye getirdi? Seksen senenin yirmi yedi senesi tek parti dönemidir. Adnan Menderes'in başvekil olduğu on seneden sonrasına askerî müdahaleler devri adı verilebilir. Ne olduk? Şah mıydık ki şahbaz olalım...? Sosyalistler, Türkçüler ve İslâmcılar hay huy içinde geçen son kırk üç yıl süresince güçlü bir "biz" sahibi olamadı. Bir gelişmeye talip olarak yürüyüşe geçtikleri zamanlarda önlerine çıkan her mania onları onarılmayacak derecede parçaladı. Kariyerizm illeti ideologi ortaklığını görünmez hale getirdi. Yalnızca öbekler oluşturmak suretiyle parçalanmadılar; aynı zamanda her kafa bir baş olma iddiası taşıdı ve bildiğini okudu. Bildiği neydi acaba? Geçen kırk yıl boyunca ideologi takipçileri düşüncenin ve düşünmenin kendilerine muhtemel katkısını küçümsedikleri kadar hiçbir şeyi küçümsemediler. Düşünce merkeze alınmadığı için düşüncenin muhiti de doğmadı. Sosyalistler, Türkçüler ve İslâmcılar vurgulandığı zaman kendi üstünlüklerini hissettirecek bir "biz" alanına işaret edemediler. Çünkü kendi aralarında her şeyin bir yeri olduğunu tespit eden bağı kuramamışlardı. Her şeye bir yer temin edilemeyince herhangi bir şeyin de kendi yerinde bulunması imkânsızdı.

Sosyalistler, Türkçüler ve İslâmcılar son kırk yılda çok farklı sebeplerle bile olsa fincancı katırlarını ürküttü ve bunun sonucu olarak ölçüleri birbirinden çok farklı olsa bile her ideologi sahibi devlet eliyle sopalandı. Sopa yemeyenler olduysa, onlar fincancıya alenen veya gizlice kendisinin fincancının karşısında yer alan tarafa mensup olmadığını beyan edenlerdi. Hasılı kelâm, Türkiye'nin toplum yapısının adı konulmuş bir şekle girerek düzeleceğine inanan kim varsa kendilerine sopa korkusundan "biz" diyemez oldular. Demek isteselerdi zaten öne sürecekleri bir "biz" elde edememişlerdi. Bütün bir kampa mahsus bu başarısızlık hem sosyalıstlerin, hem Türkçülerin ve hem de İslâmcıların fazladan birer maske edinmesini kolaylaştırdı. Mazeretleri şuydu: "Sopa yemekten korktuğumuz için değil; dile getirmeye müsait bir "biz" olmadığı için bizden bahsetmiyoruz." İleri sürdükleri akıllara sezâ bu gerekçe bir yandan düşük bir ahlâkı, diğer yandan düşük bir statüyü belgeliyordu. Çünkü bir türlü punduna getirip biz diyemeyenler fincancı tarafından kendilerine siz denilmesinden mazoşist bir zevk alıyorlardı.

Eğer bu saatten sonra biri kalkıp sosyalistlere, Türkçülere ve İslâmcılara onları istiskâl edercesine "siz" derse hiçbir sosyalist, Türkçü veya İslâmcı bu hitap tarzına itiraz etmiyor ve belli etmese bile bundan memnuniyet duyuyorsa, bu mumnuniyetin birinci sebebi insanların hiç statüsüz kalmaktansa düşük statüye razı olmak eğilimidir. Yani insanlar hiç bilinmemektense kötü bilinmeyi tercih ederler. Kırk üç yılı geride bıraktıktan sonra kalıntı sosyalistlerin, kalıntı Türkçülerin ve kalıntı İslâmcıların "biz"den korktukları halde "siz"i sevmelerinin benimsedikleri ahlâkı ifşa eden ikinci ve asıl sebebi Türklere mahsus gündelik hayatın akışı sırasında kamu gözünde bir kampa ait olunduğunun farz edilmesiyle birlikte hâlâ istifadeye mazhar bir şeyler kaldıysa onu kaçırmamak, avantadan mahrum kalmamak endişesidir.

iozel@kaynet.net.tr

 

Mustafa Kurdaş

Mustafa Yılmaz

Rothschild ailesi ve Türkiye’nin ‘bor’u

Müdavimlerimiz çok iyi bilir.. Kulis Ankara sütunlarında bugüne kadar dünyayı cendereye alan oluşum ve çalışmalara ilişkin önemli yazılara yer verdik. Think-thank kuruluşarından, lobilere kadar bir çok organizasyonu masaya yatırdık. Dünyayı yöneten, insanlığı sömüren, savaşları başatan yapılanmada buzdağının görünmeyen yönlerini biraz da olsa su yüzüne çıkarmaya çalıştık.

Bugün, dünyanın efendiliğine soyunan piramitin önemli bir ailesini daha irdeleyelim istedik. Tahmin ettiğiniz gibi bu da bir Yahudi ailesi. Rockfeller ailesinin de arkasındaki güç bu aile. Dünyadaki finans hareketlerini bu aile yönlendiriyor. Ailelerin ailesi yani. Rothschild ailesi.

Dünyada madencilik deyince bu Yahudi ailesi akla geliyor. Dünya madenciliğinde yaşanan özelleştirme furyasında en büyük parsayı toplayan Rothschild’ler kısa zamanda dünya madenlerine hükmeder hale gelmiş. Rothschild’ler dünyadaki telekom özeleştirmelerinin de tek galibi olmuşlar hep. Bugün dünya haber ağının köşe başını tutan Reuters haber ajansını da daha işin başında bu aile kendi haberleşme servisleri olarak kurmuş. 1800’lü yıllarda afyon ticaretinde de kartel olmuşlar ve uyuşturucu ile zenginliklerine zenginlik katmışlar.

*

Peki Rothschild ailesi neden madenciliğe girmiş? Bu ailenin doğrudan ve dolaylı olarak kontrolünde sayısız firma var. Rio Tinto da Rothschild ailesinin en önemli uluslararası şirketi. Rio Tinto, ismini İspanya’daki tarihi bakır madeninden alır. İlk madencilik faaliyetine de burasının işletilmesi ile başlamışlar. Rio Tinto, madenlerinin firmanın kurucuları için ayrı bir önemi var. Bu önem Tevrat’tan geliyor. Tevrat’ın Hezekiel Kitabı, 27. Bab 12 ve 13. cümleleri şöye:

* “Her çeşit malın çokluğundan ötürü Tarşiş senin tacirindi; senin pazarlarına gümüş, demir, kalay ve kurşun verirlerdi.”

* "Yavan, Tubal ve Meşek senin tacirlerindiler; senin mallarını insan canları ile ve tunç kaplarla değiş ederlerdi”

Bugün kamu kuruluşu olarak işletilen İspanya’daki tarihi iki bakır ocağından birinin ismi Mines De Riotinto, diğerinin ismi ise Tarşiş’tir..

Sanırız Yahudi Rothschild ailesinin neden madenciliğe girdiğini anlamamız için önemli bilgier bunlar. Temelde siyonizm inancı yatıyor.

*

Gelelim bizim neden bu aileyi durduk yerde gündemimize almamıza.. Malum, Rothschild ailesi Türk Telekom özelleştirimesiyle yakından ilgilendi. Şimdi Türkiye’nin gündeminde iki önemli özelleştirme daha var. Bunlardan birisi Bor madenleri. AKP hükümeti de ‘bor’u özelleştirme kapsamına aldı. Diğeri ise Seydişehir Alüminyum Tesisleri’nin özelleştirilmesi.

Şimdilerde, Rio Tinto temsilcilerinin, değişik kılıklarda ve yerli sıfatlarla Meclis gündemindeki Maden Kanunu Değişiklik Tasarısı lehinde kulis faaliyeti yürüttüklerini öğrendik. Rio Tinto, Yabancı Sermaye Derneği (YASED) üyesi. YASED de Madencilik Sektörü Başkanlar Konseyi’ne üye. Yani Madencilik Sektörü Başkanlar Konseyi adına konuşanlar Rio Tinto’yu yani Rothschild’leri de temsil ediyorlar. Bu temsil hiç de hafife alınacak gibi değil. Maden Kanunu Değişiklik Tasarısına son anda devletin bor tekelini delmeye yönelik maddeler ilave edilmesi, koparılan gürültünün gerçek adresini göstermesi bakımından önemli. Tehlike kapıda anlayacağınız...

*

Bakalım AKP’li milletvekilleri gündemdeki bor madenlerimizin özelleştirilmesi ve Seydişehir için nasıl bir tavır koyabilecek. Biz uyarılım istedik. Ailelerin ailesi Rothschild’lere dikkat...

CSIS’ın gözdeleri...

TOBB ile CSIS ortak mutabakat imzalamış. TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, “Bir sivil toplum kuruluşu olarak görüşlerimizin karar merkezlerine daha çabuk ulaştırılması için burada olmaya karar verdik”

Karar Merkezi ibaresine dikkat edelim. Doğrudur. CSIS bir karar merkezidir. Hafızalarımızı yoklayalım. Türkiye’de ekonomide, siyasette, bürokraside adı ön plana çıkmış bir çok insan mutlaka CSIS’ın önünden geçmiştir. Bu isimler saymakla bitmez. Ancak son dönemin gözdeleri AKP’liler. Başbakanımız Tayyip bey bile iki defa gidip konuştu. Hatta birinde CSIS’ta konferans verdi. Konferansın başlığına dikkat; “Türkiye tekrar yoluna girdi!”. Demekki daha önce yoldan çıkmıştı. Ne zaman? Tabii ki Refahyol Döneminde. Sonra 28 Şubat patladı yola getirmek için!

Zaten CSIS’ın Tayyip beyden önceki gözdesi Çevik Bir’di. 28 Şubat’ın kudretli paşası. Bir ayağı CSIS’taydı desek abartmış olmayız.

Peki nedir bu CSIS? "Center For Stratecig and International Studies" yani, "Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi” Görünürde bir düşünce kuruluşu. Çok masumane kaldı. O zaman derinine bakalım; “Amerikan Yahudi örgütlerinin üst örgütü” Bu tanımlama daha gerçekçi. ABD’deki en etkili lobinin Yahudi lobisi olduğunu artık bilmeyen yok. Zaten bu yüzden yaygın bir tabirle “CSIS düşünür ABD uygular” deniyor.

Mesela tezkere günlerine dönelim. Tezkere geçmediğinde CSIS hemen bir rapor hazırladı: “Türkiye’nin ABD askerlerinin konuşlanmasına ilişkin kararı Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceğini belirleyecek!” Rapordan daha çok tehdit ve şantaj kokmuyor mu sizce de? Zaten ikinci tezkere de sorunsuz geçti.

CSIS TOBB’la nikah yaptı. Daha önce kurumsal olarak gözde TÜSİAD’dı. Anlaşılıyor ki İkinci kurumsal gözde TOBB... Son söz; Türkiye göze giriyor. Ancak yanlış yerde.

Yaşar Hoca’ya arkadaş kıyağı

Hatırlarsanız Yaşar Nuri Hoca’nın kitapları Diyanet’e yönelik eleştirileri yüzünden M. Nuri Yılmaz döneminde yasaklanmıştı.

Yeni Diyanet İşleri Başkanı, Yaşar Nuri Öztürk Hoca’nın üniversiteden arkadaşı. Duyduk ki yeni Başkan ilk kıyağını arkadaşı Yaşar Hoca’ya yapmış. Hoca’nın kitaplarının yeniden Diyanet’e ait yayınevlerinde satışına izin vermiş.

Arkadaş dediğin böyle olacak..

 

e-mail: kulisankara@mynet.com

Mine Alpay Gün

SURİYE

Çocuklarına değişik isim verme müsabakası olsa, mutlaka Ardahanlılar kazanır. Kiraz, Çiçek, Karanfil, Kardelen, Ay-bala, Yolcu, Senem,Servi. Sanki doğa dolanır orta yerde bu isimlerle.

"Suriye" de devlet denli güçlü. Ailesinin reisi olduğu; kızlarının, oğullarının, kocasının ona danışmadan kıpırdayamadığı yetmiyormuş gibi. Sülâlesi içinde de âdeta "örgütbaşı." Anlaşmazlıkları o, çözüyor. Kavgalarda haklıyı ayırdedebiliyor. Ağzı lâf yapıyor. Cümleleri kuvvetli, süngülü, silâhlı, ağır anlamlı. Kelimeleri küfürlü. Kimsenin hayatında duymadığı, aklına asla gelemeyecek küfürler onun dağarcığında. Kelime hazinesi bu yüzden çok zengin.

Eli-ayağı erkek Suriye'nin. Elleri iri. Kolları güçlü. Genç olduğu günleri, kimse merak bile etmiyor. Kırklı yaşlarını tüketmek üzere. Yaşı, yılları çatlatacak kadar çocuksu ve saf çoğu zaman. Sanki sadece kafası kadın. Başındaki yemeni de olmasa tok sesinden hiç bilinemeyecek. Kızdığında ilk işi, güneş yanığı esmer yüzünü çevreleyen örtüyü kaldırıp atmak oluyor. Alnını çevreleyen güneşin ulaşamadığı ak şerit ve sarı saçları ile bambaşka bir hüviyete bürünüp işte o zaman gerçek karakteri hakkında hüküm verilebiliyor. Fazlası ile yırtıcı. Bir kaplan gibi, karşısında normal duran insanın üzerine saldırıyor. Kavgacılığı herkesi korkutuyor. Bir kaya gibi gövdesinden fırlamış iri kemikli suratı kıpkırmızı oluyor. İki dağ gibi heybetli kaşları yıldırımlar yağdırıyor. Sarı gözleri şimşekler çakıyor.

Acaba Suriye'yi bir heykeltraş, farkeder mi? Ya da bir ressam. Biri hikayelerine çağırır mı? Ya da bir film de oynatırlar mı? Sarı kirpiklerini kırpmadan yaptığı kavgaları. Hasmına hamlelerini. Yalınayak koşuşlarını, deklanşöre sığdırabilirler mi? İsmi ile tezat, ne var diye düşünüldüğünde. Aslında bunlar tezat falan da değildir. Bu sorunlu coğrafyayı, bu kavgalı toprakları yurt tutan, Suriye'nin dedesinin uzaklardan oğluna gönderdiği mektupta çözülür düğüm.

Doğacak ilk torunu kız ise, "adını Suriye koyun" der, kaçak dedesinin nerelerde yaşadığını ailenin unutmaması için. Delikanlı dede nereden bilsin, kendisinin yaşadığı her zorluk, torununda tekrar dirilecektir. Sükûnetli sülâlenin çözemediği sır. Anlatıldığında, dinleyen ismi ile müsemma diye mırıldadığında. Bir panter gibi homurdanarak dönüyor, kötü birşey denmediğinin izahının güçlüğü sonra.

Burundan soluyor Suriye. Sinirli. Normal konuşmaları bile yüksek sesli. O doğmadan yerlerde sürüklenmiş, dipçiklenmiş, bıçıklanmıştır dedesi. Hayatta kalmak için öldürmek zorunda kalmıştır. Kaçtığı Suriye dağlarında da ezilmemek için hep kanlı kavgaların bir ucundan tutmuştur uzun boyuna, bir çuvala bassalar da farkedilen Yunan heykeli endamına tezat; sıkıntılı, psikolojisi sorunlu Suriye'ye bu hal sanki dededen bir reenkarnasyon. Ruhu adeta dedesinin ikizi.

İnsan düşünmeden edemiyor, iyiki hapiste değil bu kadın. Ama karakolu mesken tutmuş. Her an elinden bir kaza çıkacak kadar suça meyilli. Ailesinden kimse yanında konuşamıyor. O'nun gölgesinde pısırıklaşmış oğula, kocaya, damada da Suriye, iş buluyor. Bir telefonla hallediyor. "Hanımağa"lık falan değil. Suriye bilek gücü ile ekmeğini kazanyor. Merdiven siliyor. Ama içerilere girmiyor. Gel, daha yüksek ücret. Cam-çerçeve. Hayır. Sanki içerde eğilmez başına gem vuracaklar. Kabul etmiyor.

Merdivenleri çabucak silip, bir başka apartmana geçiyor. Hiçbir yerde eylenmiyor. Fazla konuşmuyor. Acele ile evine dönüp, okula gidecek çocuklarına harçlık yetiştiriyor. Kocası çoğunlukla işsiz, yük Suriye'nin omuzlarında. Tek söz etmiyor ama, ters ters baktığında adam iyice büülüyor. Suriye, köşeye geçtiğinde, kocası kalkıp daha aşağı bir yere oturuyor.

 

 

Abdulkadir Özkan

Elektronik Posta'ya gelenler

Bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ve yaygınlaşması, giderek klasik iletişim araçlarının yerini almaya başla. İyi mi oldu, kötü mü doğrusu karar veremiyorum. Sağladığı kolaylıklar sebebiyle iyi olduğu kesin. Ancak, özellikle e-mail adreslerinin kullanılmasında muhatabın ilgi alanına dikkat edilmeyişi sebebiyle biraz gelişigüzel kullanıldığını düşünüyorum.

Söz gelimi e-mail adreslerinin tanıtım ve duyuru amacıyla kullanılması adreste yığılmalara yolaçıyor. İtiraf etmeliyim ki, e-mail'e gelenleri gözden geçirmek için her gün en az 3 saatimi ayırmak zorunda kalıyorum. Bu süre içinde beni hiç ilgilendirmeyen, katılmam mümkün olmayan proğramları, tanıtım bilgilerini okumak durumunda kalıyorum.

Bunun yanında bir takım kişilerin sadece kendilerini tatmin için hazırladıkları metinleri de ister istemez gözden geçirmek zorunda kalıyoruz.

Kısacası bilgisayar ve Internet sağladığı kolaylık kadar gelişigüzel kullanım sebebiyle sıkıntıları da beraberinde getiriyor.

Bu girişten sonra e-mail adresime gelen mesajlar üzerinde durmak istiyorum.

Bunun başında siyasi partiler ve sendikaların etkinliklerini yansıtan mesajlar yer alıyor. Bunlardan yararlandığımı belirtmek istiyorum.

Bir diğeri ise Milli Gazete ve yazılarımla ilgili olarak lehte ve aleyhte gelen mesajlar var. Bu mesajların her türlüsünü gönderenlere teşekkür ediyorum. Yazdıklarımı doğrudan muhatap alarak gönderilen bu tür mesajlar benim için bir ayna vazifesi görüyor. Dipsiz kuyuya taş atmadığımızı hissettiriyor.

Yazılarımla ilgili olarak aldığım mesajları içerik itibariyle üç ana başlık altında toplamak mümkün.

Bunlardan büyük bir bölümü yazdıklarımla ilgili olarak katkı anlamına gelebilecek olanlar.

İkinci bölüm yazdıklarımızı destekleyen, yazdıklarımız çerçevesinde bazı düşüncelerin ifade edildiği metinler.

Üçüncü grupta olanlar ise, AKPile ilgili olarak yazdığım bazı yazıları sert ve aşırı bulan mesajlar.

Bu konu üzerinde durmak istiyorum. Genelde bu husustaki düşüncelerini dile getirenler doğrudan yazılarımı hedef almaktan çok, gazetenin genel yayın politikasına karşı çıkıyorlar. Bana göre haksızlık yapıyorlar. Hemen belirteyim ki, gazete adına cevap vermek durumunda değilim. Bunun cevabı gazete yönetiminde bulunan kardeşlerimize düşer. Onlar da zaman zaman bu tür eleştirileri cevaplandırıyorlar zaten. Ancak, ben şahsım adına şunu söyleyebilirim. Şahsen AKP'ye yönelik, daha doğrusu iktidara yönelik eleştirilerimde ana düşüncem, AKPyöneticilerine hatalarını göstererek yanlış yoldan dönmelerine yardımcı olmaya çalışıyorum. Yazılarımda ve eleştirilerimde bunun ötesinde bir maksat aramak beni tanımamak anlamına gelir. Hele hele bir iki okuyucumun, kıskançlık ve çekememezlik gibi nitelendirmelerini hafiflik olarak nitelendiriyorum.

Kişisel hiçbir beklenti içinde olmadığım için bu konuda çok rahatım. Ve kesinlikle de meselenin bir kısır çekişme şeklinde algılanmasını doğru bulmuyorum. Bu sebeple bana gönderilen mesajlarda, hangi yazımdaki hangi düşünce ve yorumumda hata yaptığım ve hatamın ne olduğu şeklinde eleştiriler gelirse buna sevinirim. Genel değerlendirmeler içinde bir takım hafif kaçan eleştirileri doğru bulmuyorum.

Bu ülke hepimizin. Tepemizdeki çatının çökmesi halinde bundan hepimiz zarar görürüz. AKP'ye yönelik eleştirilerimde işte bu çatının çökmemesi için nelerin yapılması gerektiğine dikkat çekmeye çalışıyorum. Bundan sonra da bu tavrım devam edecek.

e-mail: aozkan@milligazete.com.tr

 

Nedim Odabaş

Yiyin efendiler!

Gazetelerde, televizyon haberlerinde ne zaman bir yolsuzluk, vurgun ve hortumlama haberiyle karşılaşsak aklımıza hep “Yiyin efendiler yiyin bu han-ı iştiha sizin, aksırıncaya tıksırıncaya kadar yiyin” beyti gelir.

Çünkü, güzel Türkiye’mizde küçük çalanlar için jet hızıyla çalışan bir “adalet mekanizması” vardır ama, büyük çalan ve götürenler için böyle bir şey yoktur.

Türkiye, büyük çapta hortumlama işleri yapanların, banka batıranların, bankaların içini boşaltanların, vurgun ve yolsuzluk işlerine bulaşanların “ellerini kollarını sallayarak” dolaşabildikleri, hatta “itibarlı işadamı” sıfatı kazanabildikleri garip bir memlekettir.

On yıllık süreç içinde sayısız bankanın battığına, batırıldığına şahit olduk. Sahibi oldukları bankaları cirit attıkları sektörlerdeki firmalara “kredi musluğu” olarak gören ve bankalarının mevduatlarını iç eden itibarlı işadamlarımız (?) üç-dört ay boyunca gözaltında tutuldular. Peki sonrası...

Bildiğimiz kadarıyla şu anda ortada “Banka Batırmak Suçu’ndan mahkum olan” bir kişi bile yok.

Bankaları batan işadamlarımızın hemen hepsi daha önceki işlerinin başında “paşa paşa” para kazanmaya devam ediyorlar.

Batan bankaların faturasını ise zavallı millet olarak sessiz sedasız ödedik. Ödemeye devam ediyoruz...

Peki bu bankaları batıran “itibarlı işadamlarımız”dan yediklerinin hesabı soruluyor mu?

Daha teknik bir tabirle, "Batan bankalardaki paralar muteber işadamlarımızdan tahsil edilebiliyor mu?”

O da yok...

O halde şairin “Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin” beyti dibine kadar doğru değil mi?

***

Meclis Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu uzun süredir harıl harıl çalışıyor... Eski bakanları dinliyor, eski başbakanları dinliyor, bürokratları dinliyor...

Komisyona yolsuzluklar konusunda bilgi veren siyasetçilerin hiç birisi şimdiye kadar “yoğurdum kara” demedi... Demez...

Çünkü, yapılan işlerin hepsi “minare kılıfına” uygun vaziyette... Herkes topu bir başkasına atıyor... Bize de işin “lak lak”ını yapmak düşüyor...

***

SSK’da akıl almaz bir vurgun yaptığı iddia edilen “Neşter” operasyonunun zanlıları önceki gün serbest bırakıldı...

Hem de 100’er bin dolar kefaletle...

Zanlılarımız jet hızıyla 100 bin dolarlık kefaletlerini temin edip serbest kalmışlar...

İşte adalet, işte kefalet...

e-mail: nodabas@milligazete.com.tr-

Mehmet Talü

Kur’an-ı Kerim şefaat edicidir

Ebu Ümame el-Bahilli (RA)'den rivayete göre Resûlullah (SAV) şöyle buyurdu:

"Kur'ân'ı okuyun! Çünkü Kur'ân, onu okuyanlara kıyamet günü şefaatçı olarak gelecektir. Zehraveyn'i (yani) Bakara ile Âl-i İmran sürelerini okuyun! Çünkü onlar kıyamet gününde iki bulut yahut iki gölge veya safbeste iki fırka kuş gibi gelecek; okuyucularını müdafaa edeceklerdir. Sûre-i Bakara'yı okuyun! Zira onu okumak berekettir; terk etmek ise pişmanlıktır. Onu tahsil etmeye battaller muktedir olamazlar" buyururken işittim.

Muaviye: "Duydum ki Battaller: Sihirbazlar mânâsına gelirmiş" demiş. (Müslim, Müsafirun: 252)

Hadis-i Şerifteki: "Kur'ân'ı okuma emri" orada hazır bulunan bütün ashaba, dolayısıyla bütün ümmete bir talimat niteliği taşır.

Kur'ân'ı okumakta aslolan onu anlamak, ilmine, bilgisine ve mantığına sahip olmaksa da, sadece metnini okumak dahi bir ibadet olup, pek çok sevabının olduğu Resül-i Ekrem'in hadislerinde beyan buyurulur. Çünkü Kur'ân, Allah kelamıdır; onu okuyan Allah'la konuşuyor hükmündedir ki, bunu önemsememek söz konusu olamaz.

İnsanlardan pek çoğu sadece Kur'ân'ı okuyarak sevaba nail olurken, tarih boyunca sayıları insanoğlunun nüfusuna kıyasla çok fazla olmayan alimler sınıfı da onun ilmini yapar ve bu sayede insanların büyük çoğunluğu hayatta nasıl bir yol izleyeceklerini onlardan öğrenmiş olurlar.

Kur'ân'ın kıyamet gününde şefaatçi olarak gelmesi, onun emirlerini ve nehiylerini yerine getiren kimselere Allah'ın rahmeti ve merhametiyle muamelede bulunmasıdır.

Kur'ân'ı ibadet kasdiyle, hayrını ve bereketini umarak okumak da sevabı ve mükafatı olan güzel amellerden biridir. Kur'ân, kendisini okuyana ve hükmüyle amel edene lehte şahitlik edecek ve o kişinin günahlarının affı için Allah'la o kul arasında aracılık yapacaktır. İşte bu aracılık şefaattir.

e-mail: mehmettalu@hotmail.com

 

 

Mevlüt Özcan

Teknolojinin gönüllü köleleri miyiz?

Teknoloji başdöndürücü bir hızla ve gelişerek ilerliyor. Bu ilerleyişle 21'nci yüzyıl insanını da aynı hızla büyüleyerek peşinden sürüklüyor. Görünen o ki, toplumumuz, teknolojiye ilgi ve hürmette sınır tanımıyor. Bakın topluma herkes "damdan düşercesine" yaşıyor. Kitleler teknolojiye esir düşmüş, esaret hayatı yaşıyor.

Kula kulluğu pekiştiren gelişkin mekanizmalar toplamı olan teknoloji, hayatımızın her anını ve alanını biçimlendiriyor. Başka bir ifade ile biz hayatımızı teknolojik sihirlerle şekillendiriyoruz. Teknoloji herkesi kendi kurallarını da uygulamaya zorluyor.Buna boyun eğen kitleler teknolojiye ilgi, teslimiyet ve hürmete sınır koymuyor, kusur da etmiyor.

Kula kulluğa hazırlayan teknoloji hangi sihir ve büyülerle kitleleri yönlendiriyor; şöyle bir bakalım.

Bütün insanları bir insandan izleyelim. Karşımızdaki insan hepimiziz. Hepimizin kopyası olan o insan:

* Sabah 7.30'da dijital saatinin alarmıyla uyanıyor. Yataktan fırlayıp doğrulduğunda terliklerini giyiyor.

* Elektrikli diş fırçasıyla dişlerini fırçalıyor.

* Pilli traş makinasıyla traşını oluyor.

* Kahve makinasında kahvesi düğmesine bastıktan 1-2 dakika içinde hazır hale geliyor.

* Nemlendirici kremini yüzüne sürüyor.

* Televizoyunu açıyor.

* Derin donduruculara daha önce koyduğu endüstriyel kurabiyeleri çıkarıp bu defa mikrodalga fırına koyuyor.

* Hazır kahve kremasını ve sun'i tatlandırıcıyı fincana boşaltıp kaynar suyu da ilave ediyor.

* Mikrodagla fırından gelen sinyallerle kurabiyelerin hazır olduğunu öğreniyor. Fırından çıkardığı kurabiyeleri hazır kahvesiyle birlikte ayakta atıştırıyor.

* Ayaküstü tıkınırken cep telefonunu açıyor.

* Kredi kartlarını, işyerine giriş-çıkışta kulllandığı dijital kartın bulunduğu cüzdanını kontrol ediyor.

* Televizyondan gazete başlıklarının ne yazdığını öğreniyor.

* Kuru temizleyiciden aldığı giysilerini palarpandaras giyiniyor.

* Bu koşuşturma arasında kombiyi de kapatıyor.

* El çantısını yanına alıyor.

* Çıkarken hazır cila ile ayakkabılarını parlatıyor.

* Canhıraş evden çıkarken kapattığı çelik kapının anahtarını bir tomar anahtarlıkla birlikte belindeki kayışa takıyor.

* Süratle arabaya koşuyor. Yaklaştığında elindeki kumanda ile arabasının kapılarını açıyor. İçeri girip oturduğunda kapıların alarmını kapatıyor. Vasıtasını telâşla çalıştırıp hemen klimayı da açıyor. Yaz ise soğuk, kış ise sıcak havayı üfürtüyor.

* Arabanın radyosunu açıyor. O anda bir kamyonun altına giren vasıtadaki bir ailenin yok olduğunu duyuyor; ancak böylesine bir haber hiç dikkatini bile çekmiyor.

* Arka tekerlekleri bir tur atarak kalkışını yapıyor. Biraz sonra tıkanan trafik canını sıkıyor. Herkesin arabası olmaktan kaynaklanan sıkışıklıktan dolayı üflenip püflenmeye başlıyor. Bu ara cep telefonu çalıyor ve geyik muhabbeti başlıyor. Yolun sıkışıklığı devam ettiği için strese giriyor ve çantasından çıkardığı stres hapını yutmakta gecikmiyor.

* Bütün bunlar 45 dakika içinde gerçekleşiyor.

* Klimalı ev, klimalı araç, klimalı işyeri... Daraldıkça klimaların numaralarını yükseltme... Koşmaca koşuşturmaca... Bir taraftan yalan öbür taraftan dolan... Daha fazla kazanç daha fazla "teknoloji nimetleri"nden istifade etme gayreti.

"İbadetler mi" dediniz?

Bu "modern mahlûk"un ibadeti "teknolojik put"a oluyor ya.

Hele bir düşünün siz de mi teknolojinin kölesisiniz yoksa?

Vah vah, yazık oluyor insanlığa....

mozcan@turk.net

 

 

ORTADOGU

Atatürk'ü anlamak, anmak ve yaşamak

30.06.2003

Mİllet olarak yaşayabilmek, ilerleyebilmek, sosyal, kültürel, ekonomik ve teknik alanda kendi kendimize yeterli hale gelebilmek, dış dinamiklerden menfi yönde etkilenmeyip her olayın üzerine kendimize has unsurların dinamiği ve kararlılığı ile gidebilmek için kültürümüzü, tarihimizi, edebiyatımızı, ilim, kültür, sanat, edebiyat, devlet, hükümet adamlarımızı doğru bir şekilde bilmek bilmiyorsak öğrenmek zorundayız.

Dünyanın en eski, en uzun ömürlü, geçmişi şanla ve insanlığa hizmetle geçmiş bir milletin fertleri olarak sayısız ilim, kültür, sanat, edebiyat, devlet ve hükümet adamı yetiştirmiş, insanımıza insanlığa, ilme ve insani değerlere düşmanlarımızın bile görmemezlikten gelemediği hatta çoğu zaman insaf ehli olanlarının övgüyle dile getirdiği hizmetleri ger çekleştirmişiz. Doğu'dan Batı'ya, oradan Hindistan'a ve Afrika içlerine kadar hak, adalet, insanlık, ahlak ve erdem örnekleri götüren, yürekleri sevgiyle donatan, gönül ve ruh dünyalarını akıl aşk ve ahlakla aydınlatan, açları doyurup çıplakları giydiren büyüklerimiz sayılamayacak kadar çoktur. Bu büyük insanları, kimileri cesaretlerinden, kimileri merhamet ve adaletlerinden, kimileri gönüllerimizi ısıtan ve ışıtan yazı ve şiirlerinden, kimileri dünya insanlığına bıraktıkları solmaz ve pörsümez eserlerinden, kimileri de barış zamanlarında gördükleri iyiliklerden, erdem yüklü davranışlarından tanır. Şüphesiz bu ilim ve kültür abidelerinden fikir, iman ve aksiyon adamlarından devlet adamı ve komutanlarından en sonuncusu ve en önemlisi, büyük devlet adamı, ordu komutanı, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'tür. Ordusu tamamen dağılmış, silahları elinden alınmış memleketimizin silahlı kuvvetlerini yeniden kurarak, düşman karşısına eğitimli, düzenli, kararlı, disiplinli, morali yüksek, geleceğe güvenle bakan, korku nedir bilmeyen güçlü bir ordu oluşturan ve bu orduyla dünyanın en güçlüleri zannedilen ordularını Dumlupınar'da, Sakarya'da, Çanakkale'de yerle bir eden, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurup bugünkü hür ve demokratik ortamda yaşamamızı sağlayan bu büyük insanı anmak, anlamak ve emirlerine uyarak bize bıraktığı emanetleri korumak, ilkelerini yaşamak ve yaşatmak zorundayız. Olayları değerlendirmede son derece başarılı olan, zorluklar karşısında asla yılgınlığa düşmeyen, çok okuyan, her zaman ikna metodunu kullanan, tarihi ve tarihimizi çok iyi bilen, insan düşüncesine gerçek manada değer veren, vatan-millet ve bayrak sevgisiyle dolup taşan, bilime, sanata, kadın,a akla, hürriyete devamlı yürek uzatan, gerçekçi olup milli güce dayanan Mustafa Kemal Atatürk'ü anmak, anlamakla bütünleşirse bir anlam kazanır ve onun herkese her zaman yol gösterecek olan kişiliği, ileri görüşlülüğü, zekâsı, dahası bizlere bıraktığı prensipleri ve ilkeleri daha iyi anlaşılır. Atatürk'ü anlamak demek, onun ilkelerini inkılaplarını, özelliklerini, insanlığa ve ülkemize getirdiği yenilikleri, belirlediği kuralları ve kurduğu kurumları anlamak demektir. Kuvvetli olmak, güçlü Türkiye yaratmak için memleketimizde milli birlik ve beraberlik içerisinde yaşamak lazım geldiğini bir düstur olarak belirleyen ve bizden isteyen, mutlu, huzurlu ve refah içinde yaşayan bir Türkiye'yi her zaman ayakta tutabilmek için milli ve şahsiyetli kalarak ülkenin meselelerine kafa yormak gerektiğini açık ve net olarak bildiren Atatürk'ü anmak, her anma faaliyetinden sonra adı geçen değerlere, kurallara ve kurumlara daha bir aşk, azim, gayret ve ümitle yapışılır ve hiçbir zaman da elden bırakmamak kararıyla yükseklere, daha yükseklere ve çok çok yükseklere kaldırılırsa bir anlam ifade etmiş olur. Bu anlam ve ifadeye bağlı olduğuna inandığımız herkese düşen görevlerden biri de "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyen, "Türk kültür ve medeniyeti atinin medeniyet ufkundan bir güneş gibi doğacaktır" gerçeğini olanca gücüyle haykıran, "Ne mutlu Türk'üm diyene" diyerek kendi kendimize güven duymamızı sağlayan, "Ya istiklal ya ölüm" gerçeğini hafızalara yerleştiren ve "Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!" haykırışıyla istikameti gösteren Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü yaşamaktır. Atatürk'ü yaşamak da tıpkı anmak gibi sade, samimi, gerçekçi olursa onun bütün özelliklerini ortaya çıkaran, önder ve rehber kişiliğini insanlara kavratan, dehasını ve liderliğini en iyi bir şekilde anlatan bir özelliğe sahip olursa faydalı olur ve Atatürk'ün ısısından, ışığından, ilerigörüşlülüğünden, fikirlerinden insanlığın ve insanımızın daha yüzlerce yıl ürün ve verim elde etmesi, kafalarını, kalplerini, gönüllerini, his ve hayal dünyalarını doldurması sağlanmış olur. Türkiye'nin kalkınması, gelişmesi, tekrar eski azamet ve gücüne ulaşması, insanlığa ve ilme sayısız ilim, kültür, sanat, ahlak adamları, yaşayış ve düşünüş örnekleri hediye edebilmesi için Atatürk'ün açtığı yolda gösterdiği hedefler doğru, sağlıklı, sağlam kararlı, uzun ömürlü ve hızlı adımlarla, bitmez tükenmez umutlarla ve inançla yürümeliyiz. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün istediği kadar ve istediği biçimde kafalarımızı ve kalplerimizi ilimle, bilgiyle, çağdaş kültürle doldurmalı, onun ilkelerini- inkılaplarını, özelliklerini, getirdiklerini, zaferlerini, insanımıza ve insanlığa hizmetlerini daha gür ve daha büyük bir heyecanla duyurmalıyız. Türk'ün zekâsına, medeni kabiliyetine üstün özelliklerine, gücüne ve ahlak anlayışına herkesten daha çok güvenen ve ne yaptıysa bu büyük milletin daha mutlu ve daha huzurlu olması için yapan bu büyük dehaya yakışan anma faaliyetleri, yalancı ve yabancı duygulardan,düşüncelerden arınmamıza, gerçek fikirlerde derinleşmemize, ahlakta kemale ulaşmamıza, elimizde tuttuğumuz ilim- kültür-sanat-sevgi ve ahlak meşalesiyle Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün gösterdiği iyilik ve güzelliklere ulaşmamıza, bitmez bir umut, sönmez bir azim ve zaman geçtikçe daha da kuvvetlenen bir inançla yürümemize vesile olacaktır. Ne mutlu Atatürk'ü hakkıyla anlayıp hakkıyla ananlara!..

 

 

Bu yazı 1 kez okundu.

yazar : Durdu Şahin

GP ŞARLATANLIĞI

30.06.2003

Türkiyenin geleceği tehdit altında

Bu günlerde bir parti çok gözüme batıyor.Türkiye'min geleceğini tehditlerle süsleyen

Soygun Parti'si hergeçen gün oy potansiyelini yükseltmekte ve gelecekte Türkiye'm için

ortaya tehlike saçmakta...

Seçim meydanların da bozuk bir plak gibi aynı şeyleri tekrarlayan Cem Uzan'ın Ünlü Bir

sloganı var: "Varmısınız" Aslında bu sözün altının biraz kurcalandığında söylenen sözlerin manası

daha kolay anlaşılacak.Cem Uzan'ın biraz geçmişini karıştırdığımız da o kelimenin devamında gelen

cümleler aynen şöyle sıralanmakta:

Ben sizin emeğinizi sömürecem,batmayan bankalarıda batıracam,tüyü bitmemiş yetim hakkını

sizlerin oyuyla sömürücem Varmısınıızz.Tabi bizim cahil halkımızda bu kelimeye varızz diye tempo tutuyorlar

Cem Uzan'nın biraz geçmişini kurcaladığımızda ortaya çıkan tabloya bakın

ABD ve AB 'de kırmızı alarmla aranan,Amerika devi "MOTOROLA"yı Milyarlarca zarara

uğratan,Turgut Özal zamanında Ahmet Özal'la PTT'nin kaçak olarak linklerini kullanarak kurduğu

Türkiyenin İlk Kaçak özel televizyonu olan "STAR TV"yi kuran ve kurduktan bir müddet sonra

Ahmet Özal'a tekmeyi vuran ve kapı dışarı eden vs vs vs. bu insan:"Dünyayı Soydum Sıra Memleketim de "

diye haykıra haykıra Türkiye'min topraklarını gezmekte ve eğitimsiz halkımızı kandırmakta.

Aldığı 2 milyonu aşkın oyuylada bunu çok iyi başardığı görülüyor...

İşte bu GP Partisi Lideri ve Sahibi Cem Uzan'nın Halkçılık Anlayışı

Sahibi olduğu Star TV'de 0 900 Hatlarla halka arkadaşlık,gece ise sıcak saatler vaad eden ,

"BBG" Adlı yarışma programıyla Türk Kültürünün hiçe sayarak gözetlenme olayını getiren,Cem Uzan'ın

Milliyetçilik anlayışıda bu olsa gerek!...

Bir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı hakkında kullandığı "Allahsız","Kalleş" gibi iğrenç ve

bir okadar da Türk Ahlakına aykırı sözleri meydanlarda haykırarak söyleyen ve utanmadan kendi

TV ve Basın organlarında defalarca yayınlatıp Manşetlere taşıyan bu zihniyet daha sonra kalkıp

"Türk Dil Kurumu"nun sözlüğünü çıkararak ben mecazi anlamda kullandım diyebiliyor.İşte terbiye

işte mantık...Acaba Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir başbakan hakkında böyle aşağılayıcı bir

kelime kullanılmışmıdır.

Şimdi size soruyorum bu şahsiyetin seçim meydanların da avazı çıktığı kadar bağırdığı ben namusluyum

kimse yapamadı ama ben yaparım yapamazsam şerefsizim diye söz verdiği vaadlerini biraz hayatı hakkında

bilgisi olan bir insan nasıl inansın.Kendisini zengin ettiği gibi Türkiye'mide soyunlarla düzlüğe çıkaracaksa

aman uzak dursun.

Türkiye'yi bırakıp evrensel ölçütlerle Dünya'yı soyan ve bu konuda herkesçe tanınan ve bilinen bu kişi birde

meclise girerse vay Türkiye'nin haline

Milliyetçilik ve Halkçılık ilkesinden bu kadar uzak bu kişinin nasıl oluyorda bu Türk Milletini

bu kadar basit kandırabiliyor anlamıyorum.

Türkiye'nin Milli menfaatleri ve bölünmez bütünlüğünün bu kadar ayaklar altına alındığı bu dönemde artık

bu memleketin bir soyguncuyu daha kaldıracağını zannetmiyorum..

M.AKIF ERSOY: "Sahipsiz Kalmış Vatanın Batması Haktır,Sen Sahip Olursan Bu Memleket Batmayacaktır" demiş.

haydi Türkiye'nin Türk Milliyetçilerine olan ihtiyacının bu kadar arttığı dönemde bu tehlikeye karşı hepimiz

direnelim ve gerçek Milliyetçileri iktidara getirmek için durmadan çalışalım

Ey Türk, Titre ve Kendine Dön! Üstte mavi gök çökmedikçe, Altta yağız yer delinmedikçe,

Kim bozabilir senin ilini ve töreni!.. (Bilge Kağan)

 

Tolga POLAT e-postaadmin@hedefturan.com

 

 

Bu yazı 4 kez okundu.

yazar : Tolga Polat

ORTADOGU BASIN MESLEK ILKELERINE UYMAYA SOZ VERMISTIR.

Namuzsuzlar kadar cesur olmak

29.06.2003

İnönü "Bir ülkede namuslular, namussuzlar kadar cesur olamadığı sürece" felaketlerin sonunun gelmeyeceğine işaret etmişti.

Bu işaret bugün anlamını oldukça yoğunlaştırmış ve namussuzlar olabildiğince cesur ve pervasız davranmakta, namuslular adeta pasifize edilmektedir. Bugün ülkede her türlü şarlatanlık, soytarılık, hainlik namussuzlar tarafından adeta organize edilmektedir. Bütün alanlarda namussuzlar cesur, namuslular ise tedirgin, korkak ve pısırık bir haldedirler. İpin ucunu yakalayan namussuzlar hiçbir kural tanımadan, kendi kurallarını tayin etmektedirler. Söylem ve eylemleri kendi namussuzluklarına uygun bir şekilde ülkenin kaderini belirlemektedir. Öteden beri bu ülkede hep bunların borusu ötmektedir. Sülük gibi bu ülkenin sırtına yapışanlar, mantar gibi de çoğalmaktadırlar. Namussuzlar her devirde bukalemun gibi, renk değiştirerek ve çoğalarak ülkeyi istila etmektedir. Bunları ne zaman, hangi makamda, hangi mekânda göreceğini önceden kestirmek oldukça zordur. Bir bakıyorsun orada, bir bakıyorsun burada...Ama her yerde oldukları da sarsılmaz bir gerçektir. Namussuzlar örtülü bir şekilde bu ülkenin belirleyici unsurlarıdır. Kendileri neye inanırsa, toplumu da bu inanılan noktaya sürükleme yetenekleri vardır. Her türlü elbise içinde, her türlü rolde başaktördürler.Yorulma, usanma nedir bilmezler... Kendilerinden sonra gelen namussuzlara yol haritalarını miras bırakmışlardır. Mirasçıların hiçbiri mirasyedi olmamıştır. Yol haritasını koruyup bir sonraki namussuzlara teslim etmişlerdir. Ülkenin bütün kaynaklarını kurutmuşlar, milletin değerleri üzerinde her türlü tahribatı yapmışlar ve her şeyden öte kendi bünyelerinde cesurca adımlar atmışlardır. Türk'e düşman her türlü yapılanmanın hareketliliğinde şimdi ülkeyi işgal etmiş gibi atağa kalkmışlardır.Vatanseverliğin cezalandırıldığı, vatan hainliğinin prim yaptırıldığı ortam namussuzların bizzat cesur hamleleri ile hazırlanmıştır. Satılık ruh ve bedenlerini küresel çetelerin hizmetine sunan namussuzlar, arkalarına aldıkları güçlerin etkisi ve yönlendirmesinden olsa gerek bütün milli refleksleri kıracak çaba ve gayretleri ülkenin gidişatında belirleyici unsur olarak yerleştirmişlerdir. Gözleri dönmüş gibi oldukça şevk ve heyecanla çalışmaktadırlar. Ve bizler de maalesef "Namussuzlar kadar cesur olacak namuslular" özleminde eriyişimizi sürdürüyoruz!..

 

 

Bu yazı 6 kez okundu.

yazar : Yıldıray Çiçek

PAPA:MÜSLÜMANLAR AB'li OLAMAZ

30.06.2003

Türkiye'nin birbiri ardına verdiği tavizkarlar ile boşa kürek çekiyor

Türkiye, AB emirlerini yerine getirip bağımsızlığından bile taviz verirken, birbiri ardına yapılan çağrılar, boşa kürek çektiğimizi gösteriyor.

Türkiye'nin hayallerini sonu mu?

MECLİS'te Uyum Paketleri sıralanırken, AB ülkelerinin liderleri Türkiye'nin AB'ye girmesinin zor olacağını sıralarken, bir açıklama da AB'nin ''ruhani lideri'' Papa II. John Paul'den geldi. Papa AB anayasasına ''Topluluğun resmi dini Hıristiyanlıktır'' ibarelerinin konulmasını istedi.

Peşini bırakmayacak

BU konuda bir bildiri yayınlayan Papa, anayasada Hristiyanlık'a atıf bulunmasını güçlü bir şekilde savunan İtalya'nın AB dönem başkanlığına 3 gün kala işin peşini bırakmadığı mesajı verdi. Anayasa'ya böyle bir ibare konması Türkiye'nin AB hayalinin sonu demek.

Büyük destek geldi.

SELANİK'te önceki hafta yapılan AB Zirvesi'nde taslağı kabul edilen anayasaya bu sözlerin konulması için yoğun çaba var. Nüfusunun büyük bir kısmı katolik olan İtalya, İspanya, Polonya ve İrlanda gibi ülkeler de anayasada Hristiyanlık'a atıf yapılması için mücadelelerini sürdüreceklerini açıklıyorlar.

İHANET!!!!

30.06.2003

Sadık Yakut'tan ORTADOGU Gazetesine İHANET!!!

MHP den ayrılarak AKPye Geçen Kayseri Milletvekili SADIK YAKUT, gazetemizde çıkan bir yazıdan dolayı 9,5 Milyar TL'lık davanın temyizini beklemeden gazetemizi çıkmama durumuyla başbaşa bırakmaya kalktı.Avukatları vasıtası ile Gazetemize baskın gibi bir çıkarma yapan Yakut'un avukatları onun emriyle bir zamanlar fikirleriyle büyüdüğü gazeteye ihanetin örneklerini verdi.Gazetenin makinalarını davanın temyizini beklemeden hacize kalkan Başında Adalet Olan Adalet ve Kalkınma Partisinde Nasıl Vekillik yaptığını merak ediyoruz.

TURKIYE GAZATESI

Satılık damat!

Ne deniz mavi, ne de gökyüzü... O zaman gördüklerimiz yalan mı? Doğanın işleyişi gözü yanıltıyor mu? Yalanlar, gerçek bir olguyu maskeler.

Ben öylesine bir yalan, daha görmedim, işitmedim, bilmiyorum. Okuyun kararı siz verin. Uzaktan mavi gördüğünüz deniz suyunun beyaz köpüklerinin olması sizi şaşırtmıyor. Yalan üzerine kurulu bir hikaye beni suyun mor olmasından daha çok sarstı. Adeta kalbimin üzerine bir yumruk yedim... Çok uzattım değil mi? Tamam anlatmaya başlıyorum:

İzmirli memur bir ailenin ikinci çocuğu evin tek kızıydı o... On dokuz yaşında üniversite ikinci sınıfa giderken, yirmi beş yaşlarında bir gençle tanıştı. Üçüncü ayın sonunda sevgili olmuşlardı. Yaprak, Murat’la mutlu olacağına inanmıştı. Çünkü, öncesi yoktu. İlk aşkıydı. Daha büyüğünü görmemiş birisine daha büyük olmayan bir ırmak çok büyük gözükür ya... İşte Yaprak’ın aşkı da ona öylesine özel, tek geliyordu. Murat, evlenme sözcüğünü kullandığı ilk gün, Yaprak yeni soyadına alışmaya çalışıyordu. Yirmi beş yaşında bir erkeğin sevgi kokan sözlerine ‘Nasılsa evleneceğiz’ yaklaşımlarına hayır diyemedi. Hikayenin bundan sonrası birden beş bölüm atlayan Brezilya dizisi gibi değişiyor. Kız ve erkek mutlular. Evlenecekler diyorsunuz. Tahmininiz tutmadı. Murat, Yaprak’a iki ay sonra yurt dışına gitmek istediğini, master için başvurduğu okuldan kabul edildiğini anlatıyor. Yaprak birden sapsarı. Düştü, düşecek.. ‘Ya evlilik sözü!’ Yaprak’ı dalından koparıp atıyor. Şu an evlenemem, birbirimizi seviyoruz ya, yetmez mi?

Yaprak için bu son olayı paylaşacağı tek kişi annesi... İşte suyun rengi biraz sonra moraracak.. Anne perişan, terk edilen kızının olayını baba duysa tek son var; Yaprak’ı öldürür!.. Bu olayı, namusu temizleyecek, satılık bir damat olması gerekiyor. Baştan haince, doğruluktan uzak gelen bu düşünceyi Yaprak da benimsiyor.. Anne, kızının sağ kolu olacak, ona sahnede unuttuğu sözcüğü fısıldayıp, sahneyi kurtaracak. Acele olarak satılık bir damat aranıyor... Caddeler, sokaklar geziliyor. Para ile değil mi? Bir erkeğe ‘gel kızımla evlen, altı ay sonra boşan’ dese? Çiçeğe bir arı aranıyor. Namus kurtulacak. Kimse bir şey anlamayacak. Bu senaryo henüz TV dizilerine gelmedi. Anne tüm senaristlerden daha cüretkâr!..

Sıcak bir yaz günü Yaprak, annesi ile birlikte Alsancak’ta yürüyor. Tam köşede onu görüyorlar. Otuzlu yaşlarda, üzerinde siyah tişört, blujean pantalon, önünde küçük bir tezgah...

Ava önce anne yaklaşıyor. Avcı olduğunu belli etmeden konuşuyor. Son cümleyi gözlerinin içine salıyor: “Şu köşede duran benim kızım, onunla evlen, paran hazır!”

Nikah günü tüm aile Yaprak’ın mutluluğunu konuşuyor. Baba gururla damatlığı içinde gülümseyen genç adama bakıyor. Altı ay için satın alınmış “namus kurtarma operasyonu”nun iki timi birbirlerine gülümsüyorlar...

Şimdi bu hikayeye inanmadınız değil mi? İnanın bunu bana timin başı anne anlattı. Hem de gözyaşları içinde. ‘Altı ay için evlenmişti kızım ve o...

Aradan on yıl geçti... İki çocukları var. Öylesine mutlular ki. Bu mutluluğu, kızım, ben ve damadım biliyordu. Artık siz de bilin, on yıl içimde sakladım..’

Satılık damat, seven erkeğe, namus evliliği mutlu sona ulaştı. Biz de neler duyduk, neler gördük diye geçiniyoruz. Aklınızın bir köşesine sıkıştırın, hayatta hiçbir şey belli olmaz. Bugün okuyup gülersiniz, yarın başınıza gelebilir!

Aydın bunalımı

O keskin kategorize etmeler dönemi arkalarda kaldı. Köşeli tarifler ortadan kalkmış durumda. Belalı yakıştırmalardan çok çektik. Bu ülkenin insanları komünistti, faşistti, dinsizdi, mürteciydi, yobazdı, antilaikti vs. vs... Bu ülkenin insanları dediysek de siz onun aydınlar arası alışveriş olduğunu anladınız. Aydınlarımız sloganlar ve klişelerle konuşuyor, peşin hükümlerle birbirlerine yükleniyorlardı.

Diyalog yoktu. Biri hakkında dinsiz veya faşist veya komünist veya laiklik düşmanı veya Amerikan uşağı demek kâfiydi. Bu zehirli saplantılardan birbirine paralel gelişmelerle kurtulur olduk Önce Sovyetler Birliği rejimi ortadan kalktı. Onun yıkılması sağda şaşkınlık solda derin hayrete yol açtı. Sonra iletişim alanında büyük ilerlemeler oldu. Televizyonlar çoğaldı. Bizim aydınımızın birbirini ilk tanıması ekran vasıtasıyla olmuştur. İlk buluşmalara sahne olan açık oturumlar kavgalarla doludur. Birbirlerinin karşısına peşin hükümlerle çıktılar. Konuşma ve dinleme melekelerini işletince benzerliklerinin aykırılıklarından fazla olduğunu gördüler. Bundan sonra bir çok vazgeçilmez sanılandan vazgeçildi. Yer değiştirmeler oldu.

Bunlar aydının aldandığının aldatıldığının resmiydi. Fena halde kullanılmıştı. “Kahrolsun komünistler” , “kahrolsun faşistler”, “kahrolsun şeriat” diye bağıranlar açıkça söylemeseler de acı gerçeği vicdanlarıyla paylaştılar, yanılmışlardı.

Geldiğimiz nokta yakınlaşma açısından sevindiricidir. Şimdilerde kimi nasıl tarif ediyorsunuz? Komünist, faşist, Amerikan uşağı, Laiklik düşmanı, gerici... bu tariflerden hangisini kime karşı kullanabilirsiniz? Bunlar artık tarihin çöp sepetinde. Sloganlar ve şablonlar döneminin arkada kalması sevindirici. Post modern yakıştırması layık görülen dolaylı darbenin tutmamasındaki sebeplerden biri de bu. Bayat menüleri toplumun önüne çıkarttı. Halbuki toplum irtica vs. gibi kavramları çoktan terk etmişti.

Daha evvel sayılan mefhumlardan hız alarak kesip biçen günümüz aydını örtülü bir hesaplaşma içinde. Belki dışa vuramıyor, belki kimseye hissettirmiyor ama o bir arayışta. Ne yaptığını ne kazandığını sorguluyor. Ne yazık ki 20. yüzyıl Türk aydını hep kaybetmiştir. Hatası, hep kabukta dolaşmakta oldu. Ârif’e, âlim’e münevver, münevver’e aydın aydın’a entellektüel demekle meselenin biteceğini zanneti..

Islahat) ve bugün (Kopenhag Kriterleri) -2

Osmanlı’nın siyasi olarak Batı’ya bağlanması sonucunu doğuran Tanzimat Fermanı’nı geçen hafta ele almıştık. Bu hafta, Islahat Fermanı ile devam edelim.

AB’nin üyelik için şart koştuğu Kopenhag kriterlerini, bundan tam 147 yıl önce Islahat Fermanı (1856) ile kabul etmiştik. Diyebiliriz ki Islahat Fermanı, Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin de başlangıç noktasıdır. Tanzimat Fermanı’nın Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında sağladığı eşitlik Batı’yı tatmin etmemişti. Özellikle İngiltere ve Fransa, kendi çıkarları açısından gayrimüslimlerin her alanda Müslümanlar’la eşit olmasını istiyorlar ve Tanzimat Fermanı’ndan daha köklü ve kapsamlı bir reform projesini Osmanlı’ya kabul ettirmek için en uygun zamanı bekliyorlardı.

Rusya ile Osmanlı’yı karşı karşıya getiren Kırım Savaşı, aradıkları fırsatı verdi. Savaşta Osmanlı’nın yanında yer alan İngiltere ve Fransa, yaptıkları askeri ve siyasi yardımın karşılığını istemekte gecikmediler. Konu, Kırım Savaşı’nı sona erdirmek üzere hazırlanan Paris Antlaşması’nın maddeleri konuşulurken gündeme getirildi. İngiltere, Fransa ve Avusturya, Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki farklılıkların her alanda ortadan kaldırılmasını öngören bir ferman ilan edilmesini, barış için şart koştular.

Paris Konferansı öncesinde müttefiklerden talepler gelmeye başladı: “Barıştan sonra yepyeni bir Avrupa kuracağız. Siz de bu düzende yer edinmek istiyorsanız, reformlara başlayın. Mesela işkenceyi yasaklayın, azınlıklara haklarını verin, tam bir din hürriyeti sağlayın, ekonominizi düzeltin, bütün bunları yapın, sonra gelin konuşalım” diyorlardı. (Kopenhag kriterleri)

Osmanlı, bu baskılar karşısında daha fazla direnemedi. Sadrazam Ali Paşa da, “Onların bize Avrupalı olmamızın şartlarını resmen yazdırmalarını beklemeyelim. Böyle bir muamele devlet için utanılacak bir vaziyet oluşturur. Dolayısıyla işi konferanstan önce kendimiz halledelim” dedi.

İstanbul’da yabancı devlet temsilcileri ve Osmanlı devlet adamlarından oluşan bir komisyon kuruldu. Bu komisyonun görevi gayrimüslimlerle ilgili reformların çerçevesini çizmekti. Komisyona İngiltere’yi temsilen katılan Büyükelçi Canning, diplomatik kurnazlığı sayesinde hemen her önerisini kabul ettirdi. (Ulusal program da benzer şekilde hazırlandı)

Hıristiyan ve Yahudiler’in orduya alınmasını, devlet hizmeti ve memuriyetine girebilmesini, Müslüman halk ile azınlıklardan eşit vergi alınmasını, dini bir vergi olan ve sadece gayrimüslimlerden alınan cizyenin kaldırılmasını, azınlıklar ve yabancıların gayrimenkul edinebilmesini, banka ve şirket kurabilmesini, dini liderlere ve cemaat şeflerine belirli gelirler tahsis edilmesini, rahiplere ve din adamlarına maaş bağlanmasını, gayrimüslimlere ait mabetlerin tamir edilmesini, ayin ve törenlerinin serbest bırakılmasını, cemaatlere okul açma hakkı verilmesini öngören ferman Paris Konferansı’nın toplanmasından bir hafta önce ilan edildi.

Ferman işe yaradı (!) ve Batı dünyası, Paris Konferansı’nda Türkiye’nin “Avrupalı” olduğunu ilan etti. (1856’da yaşananlarla 1999 Aralık ayında alınan Helsinki kararları arasındaki benzerlik gerçekten tarihin tekrarı niteliğindedir.) O devrin AB’si sayılan Avrupa Devletler Konseyi’ne de alınarak resmen Avrupalı olduk.

Batılı ülkeler, fermanın ilanında sonra her fırsatta Osmanlı’nın iç işlerine burunlarını soktular. Devlet işlerine müdahaleyi küçük memurların azil ve tayin işlerine karışmaya kadar götürdüler.

IMF ve AB’nin atalarından ne farkı var? Bugün onlar da her fırsatta iç işlerimize karışmıyorlar mı?

gazetecilik mi?

Gazete olmuş. Dergi olmuş. Televizyon olmuş.

Farketmez.

Amaç; menfaat için gazetecilikse...Yapılacak iş bellidir.

Çamur atacaksın ki; izi kalsın.

İftira edeceksin ki; lekelensin.

Hele hele..

Gazetecinin kamuoyuna köşe yazısı vasıtasıyla ilettiği konu gerçekdışı olunca...Hakkında yazı yazılan kişi şikayetçi olunca...Şikayet yapılan kurum, o gazeteciye yönelik ceza yaptırımına gitme kararlılığında olunca...

Mahçup duruma düşen yazar “özür dilemek erdemliliktir” diyeceğine, mahcubiyetin ve pis bir duruma düşmenin bozuk psikolojisiyle saldırgan hale geliyor. Yazı bombardımanına girişiyor sütununda.

Yüzündeki utancın kırmızı, mor, siyah tonları, yazılarında agresifliğe dönüşüyor.

ğ Eğer elimden geliyorsa! Elbette doğrunun yanındayım...

Haksızlıklara karşı susmamak lâzım. Eğer elinizden gelen ufak da olsa bir şey varsa!

Kaleminizle serbestçe yazabiliyorsanız...Bilgisayarınızın tuşlarına özgürce dokunabiliyorsanız...Televizyon programlarınızda bir haksızlığa, suistimale karşı çıkabiliyorsanız...Mesleğinizden ve insanlığınızdan taviz

ver-mi-yor-sa-nız...

Doğrunun yanında olmak gerekir. Elbette yanında olacağım.

Tüm bunları niye mi yazdım efendim?

ğ Bu kadar da olmaz! Ayıptır!

Devletin kurumları kendilerini genelde savunamazlar. Bağımsız kurullarda olsalar devlet terbiyesi gereği suskundurlar. Kurumların başlarındaki yöneticiler mütecaviz yazı ve haberlere karşı ses çıkarmazlar.

Sermaye Piyasası Kurulu ile SPK Başkanı Doğan Cansızlar’a yönelik çirkin, çirkinlikten öte küfürün her türlüsünü taşıyan yazı silsilesi midemi bulandırdı.

Yaptım araştırmamı. Sordum. Soruşturdum. Öğrendim. Ve de yazmaya karar verdim.

ğ Gökkafes’in hikayesi!

Sevgili okuyucularım.

Geçmişte SPK’nın Akmerkez 11.katta, yaklaşık 1000 metrekarelik alanda kurulu İstanbul temsilciliği vardı. Çok sayıda personel, adı lüks olan alışveriş merkezinin sadece bir katında çalışıyordu. SPK’nın can damarlarından olan Denetleme Dairesi ile bir çok hizmet bölümü, son derece sıkışık biçimde görev ifa ediyordu. Rahat çalışma ortamı yoktu. Bunları bizzat ben biliyorum.

Daha iyi bir hizmet binası arayışına giren SPK yönetiminin aklına çok geniş gayrimenkul portföyü bulunan BDDK Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu gelmiş. Kamuoyunda ‘Gökkafes’ diye bilinen ve Kentbank’ın TMSF’ye devrinden ötürü geçen, Süzer Plaza’nın zemin katına talip oluyor SPK.

Bakın şimdi.

SPK bir kamu kuruluşu. Yani devlet. BDDK bir kamu kuruluşu. Yani devlet. TMSF bir kamu kuruluşu. Yani devlet. İMKB bir kamu kuruluşu. Yani devlet.

Devletin kurumları arasında bir alışveriş gerçekleştiriliyor. Batak işadamına, batık şirkete kıyak yok ortada.

İlgili Devlet Bakanlığı ve Başbakanlıktan gerekli izin ve onaylar alınarak, TMSF’nin gayrimenkulü 17 trilyon 500 milyar TL bedelle SPK tarafından satın alınıyor. Gerekli kaynağı da yine devletin bir kuruluşu olan İMKB kanun gereği SPK adına ödüyor.

3.935 metrekarelik 1.5 kata sahip olan SPK, yerinin 940 metrekarelik bölümünü tapu işlemlerinin bitmesiyle birlikte Merkezi Kayıt Kuruluşu’na 10 milyar Tl aylıkla kiraya veriyor.

Akmerkez’deki katı da 2 milyon Dolar karşılığı satmak üzere ihaleye çıkarmış SPK. Şimdi teklifler toplanıyor.

Gökkafes olayı bu.

ğ Peki. Bu saldırganlık niye?

Yalanla, dolanla, çamur atmayla SPK ve onun Başkanı Doğan Cansızlar’ı karalamanın altındaki yatan gerçeğe geldiğimizde...

Onu da yarın yazacağım.

Şaşıracaksınız!

Küçük kupa büyük Türkiye...

Ulkemiz futbol dalında, dünya ölçekli son iki büyük organizasyonda başa güreşerek üçüncülüğe adeta oturdu!.. 2002 Dünya Şampiyonasında, sadece Brezilya’a yenilerek elde ettiği üçüncülüğü, bu defa Brezilya’yı Konfederasyon kupasından eleyerek kazandı. Türkiye, futboldaki tartışmasız üstünlüğü ile hep zirvede olan Brezilya ile, istediği gibi olmasa da bir biçimde hesap kesti. Ancak ne yazık ki, Fransa için bunu henüz başaramadı. Dikkat ettiyseniz “henüz” tabirini kullandım.

Çünkü önümüzde bir başka büyük futbol organizasyonu var; 2004 Avrupa Şampiyonası... Türkiye bu şampiyonaya da iddialı olarak hazırlanıyor. Bunun için grup elemelerinde evvela İngiltere ile görülmesi gereken bir hesap var. Daha sonra da şampiyonada Fransa ile ve belki yine İngiltere ile ve Avrupa’nın başka büyük takımlarıyla kıyasıya bir rekabet yaşanacak. Bugün futbol yazmamızdaki maksat, spor yazarı meslektaşlarımızın her gün yaptığı ve en ince detaylarına kadar her şeyi yazdıkları gibi bir spor oyunu analizi yapmak değil.

Bizim dikkat çekmek istediğimiz husus, Türkiye’nin spor alanındaki küresel rekabette kaydettiği gelişmeler ve bunun çağrıştırdığı bazı diğer konular... Hatırlayalım bundan 10-15 yıl öncesine kadar, “ezilmeden yenilmek” yahut “şerefli yenilgi” bizim için teselli kaynağı idi. Beraberlikleri ise “zafer” kazanmış gibi algılıyorduk! Ama devir değişti. Şimdi üçüncülük bile bizi tatmin etmiyor. Birinci olmamız lazım. Allah izin verirse olacağız da!..

Uluslar arası arenada başarılara imza atarken, Türkiye aynı zamanda özeleştiri yapma ve mücadeleye daha iyi hazırlanma fırsatını da yakalıyor. Mesela Dünya Şampiyonası sırasında Milli Takımın teknik direktörü Şenol Güneş ile ilgili çok büyük tartışmalar vardı. Öyle ki, bu tartışmalar futbolcuların moralini etkileyecek seviyelere tırmanıyordu. Ama bu defa Güneş’in bilgi, beceri ve başarıya giden yoldaki kararlılığı, muhalif-muvafık her görüşteki insan tarafından paylaşılır oldu. Bu belki de en önemli bir kazanç. İnsanlarımıza güvendikçe, onlara ayak bağı olmadıkça, daha çok başarı yakalayabileceğimizi görüyoruz. Şenol Hoca, bu özgüvenle gepegenç zımba gibi bir takımın temellerini attı. Tebrikler...

Ben yine de futboldan ziyade, Türkiye’nin global gücünün uluslar arası arenaya yansıması hususuna vurgu yapmak istiyorum; Dikkat ettiniz mi, dünyanın neresinde olursa olsun Türk seyircisi, herkesi kıskandıracak şekilde boy gösteriyor. Türk milletinin vefa ve sadakatini, milli duyguları ve heyecanı yaşama açısından rakipsizliğini, güç gösterisinde, kararlılıkta ve her türlü mücadeledeki azmini ve cesaretini tescil ettiriyor. Şampiyonalarda, ev sahibi ülkeler dahil, Türkiye gibi bütün tribünü bayrağı ile donatan hangi ülke var? İşte buradaki mesaj önemli.

Türk seyircisinin, daha doğrusu bütün olarak milletin verdiği mesaj bana göre şudur; Milletimiz başarıya susamıştır. Halen küresel ölçekte bulunduğu mevkiyi beğenmemektedir, hazmedememektedir. Daha büyük, daha yüksek başarılar istemektedir. Sadece futbolda veya sporda değil, ekonomide, dış siyasette, bilimsel gelişmede, kısacası küresel rekabetin yaşandığı her alanda bu başarıyı beklemektedir. Dolayısıyla milleti temsil noktasında hangi sahada olursa olsun görev alanlar, bu millete layık olma hedefini beynine ve kalbine kazımak durumundadır. Eğer bu yapılabilirse, başarının da mutlaka elde edileceğinde şüphe yoktur...

Madem ki sportif yazdık, karınca kararınca biz de Sayın Şenol Güneş’e ve talebelerine iki küçük hatırlatmada bulunmak isterim; O geri paslar çok can sıkıcı... Geri pas yüzünden Fransa’dan çok ucuz bir gol yedik ve bu da final yolunu bize kapattı! Unutmayalım, arabayı geri vitese takarak ilerleme kaydedemeyiz... Bir diğer husus rakip kale önüne gelen oyuncularımız neden topu ayağında tutar da şut atmayı düşünmez ve her seferinde de kaptırır?!.

Son nokta; Eğer genç oyuncularımız bireysel oynama yerine pas vermeyi becerseydi, Brezilya’ya en az iki gol daha atardık. Bu, ahkam kesme değil, seyircilerin paylaştığı bir gözlemdir. Başarı dileği ile birlikte ikazdır

--------------------------------------------------------------------------------

Çorum’da iken...

Kilim Kültür ve Sanat Merkezi’nden Lokman Erdoğan aradı:

- Sizi burada onlarca kişi bekliyor; biz de dahil olmak üzere...

Bu davete icabet etmek gerekiyordu; gittik. Çorum’a ilk defa gidiyordum. Heyecanlı idim. Yanımda, şair Kahraman Tazeoğlu...

Şehrin, yüzyılların değişimine meydan okuyan sokaklarında yürüdük. Kalacağımız otelde öyle sıcak karşılandık ki, Çorum’a nefes veren barajın kenarındaki çirkinlik -ki bu konuda mahalli yönetimin ciddi bir eleştiri bombardımanına tutulması gerekiyor- ve insanların yaşadıkları şehre dair kayıtsızlığı bile keyfimizi bozamadı.

Güzel bir şiir matinesi gerçekleşti o akşam ama benim aklım muhteşem güzellikteki barajın çevresinin neden o kadar kötü, kirli ve bakımsız olduğunda kalmıştı.

Akşam Ensar Vakfı’nda otururken, başkan Zekai İşler ve bir grup şiir dinleyicisi ile birlikte bu konuyu tartıştık; başka konuları da dahil ederek...

Güzelliklerin yanında

Çorum, kendini korumayı bilen bir şehir. Her sokağında şiirin soluklandığı, her insan yüzünde şiirin patladığı bu şehirde, Nilay’ın, Nur’un, Sema’nın, Neşe’nin, Esra’nın, Feyza’nın, Simge’nin, Murat’ın, Rasim’in, Nigar’ın ve daha onlarca genç yüreğin şiir için çarptığını gördük.

Şehre farklı bir kimlik kazandırma yolunda ciddi faaliyetlerde bulunan Ensar Vakfı’nın bütün etkinliklere katkısını bu genç yüreklerde hissettiğimi söylesem, abartmış olmam.

Zekai İşler’in başkanlığında aktif 100 üyesi ile birlikte, kitabın, sanatın, düşüncenin merkezine yolculuk yapan vakıf, 15 ayrı dalda yürüttüğü faaliyetleri ile dikkat çekiyor. 8 kulüp ve 7 grup çalışmasıyla, hangi düşünceden gelirse gelsin yaşadığı şehri bir adım daha öteye götürebilmek için kendini ortaya koyan gençlerle birlikte yürüyor. “İşe yarar, dişe dokunur bütün müsbet işlerde” ismini duyuran Ensar Vakfı’nı, “Gençlik hedefsiz ve mutsuz. Biz hedef gösteriyor, mutlu olmanın yollarını öğretiyoruz” ilkesiyle donattıklarını söyleyen İşler, Türkiye’nin geleceğine imza atan isimleri yetiştirmek azminde olduklarının altını da çiziyor.

ğ Her hafta bir kitap

Faaliyetlerini 15 başlık altında toplayan Çorum Ensar Vakfı, yukarıda da belirttiğim gibi, “fayda esası”nı ilke edinerek edebiyat, sanat ve fikir dünyamızın nabzını tutmaya çalışıyor. Kitap, Eğitim Kültür, Üniversite, Gezi, Tiyatro, Basın- Yayın, Sinema, Çevre kulüpleri ile birlikte, Önemli Gün ve Haftalar, Arşiv Hazırlama, Sohbet- Seminer Düzenleme, Güzel Sanatlar, Sosyal Yardım, Haramlardan Sakınma, İlköğretim ve Ortaöğretim Öğrencileriyle İrtibat gruplarını sürekli canlı tutan vakıf yöneticisi, okumanın önemine inanan herkesten kitap yardımı beklediklerini söylüyor.

Zekai İşler, kurumsal bir kimlik kazanmaya çalışan vakfın, özellikle kitap kültürüne daha fazla önem verdiğini belirtiyor ve “Okumayan insanların yaşadıkları çağı anlayamayacaklarını düşünüyoruz. Bu sebeple bütün üyelerimize ‘her hafta bir kitap’ kampanyası başlattık. Bizim amacımız hizmet. İlle de bir etiket olması gerekmiyor. Bu çatı altındaki herkes bir liderdir. İnsan kalitesine önem veriyoruz, böyle davranmaya da devam edeceğiz” diye konuşuyor.

Çorum’da güzel şeyler oluyor. Ümit ediyorum bu güzellikler ülkemin her karış toprağına aynı heyecanla yansır...

Kaçak-çıkar meselesi

Türkiye’de gecekondu ve kaçak yapılaşma üzerine birçok araştırma yapıldı. Yazılı ve görsel basında bunlarla ilgili haberler çıktı. Daha doğrusu gündemin özelliğine göre bu kaçak yapılaşmayla ilgili haberler önümüze serildi. Özellikle seçim zamanlarında, “birileri” kendi aldıkları siyasi tavıra göre bunları ısıtıp ısıtıp önümüze sürdüler...

Bir de Ankara’nın gündeminden kaynaklanan furyalar oluştu. Ankara zaman zaman bir konuyu ele alıyor. Tabii kastettiğim TBMM veya Hükümet. Hükümetin ele aldığı konular elbette medyamızın gündemine giriyor.

İmar affı, SİT alanlarının yüzde bilmem kaçının inşaata açılması ve Orman Kanununda yapılacak değişiklikler dolayısıyla yine yapılaşmayla ilgili meseleler gündeme taşındı...

Arkadaşımız Sadettin Erkişi’nin yaptığı bir haberde sadece İstanbul’da 5 milyon insanın tapusuz evde oturduğu karşımıza çıktı!..

Ülkemiz gündemindeki hızlı değişim bu haberleri şimdilik manşetlerden indirdi. Ancak görünen o ki hükümetin kaynak arayışlarında hazine arazilerin satışı, imar affı,orman kanunu ve SİT alanlarının kısmen inşaata açılması önümüzdeki günlerde daha çok tartışılacak...

Tartışmanın kaynağı da bu kanunların çıkarılmasından çok yerel yönetimlerin bu konulardaki tutumları ve yarın aynı bataklığın oluşup oluşmayacağı konusundaki belirsizlikler olacaktır. Uzun süredir belediyelerimize yerleşmiş olan ‘kaçak yap-bağışla yasallaştır’ anlaşıyı, devam ettikçe bana göre bu konuda çıkarılacak en mükemmel kanunlar da problemi çözmeyecektir.

ğ İşte gerçek tablo...

10 milyondan fazla insanın yaşadığı İstanbul’da, 5 milyon insan kaçak yapıda otururken, 600 bin gecekondu 400 bin de kaçak yapı bulunuyor. İstanbul Boğazında 9 bin 406 parselin 7 bin 689’u gecekondular ve resmi kurumlar tarafından işgal edilmiş durumda...

Şimdi bu tabloya hep birlikte bir göz atalım... İstanbul’un yarısı kaçak yapıda oturuyor. Yani yüzde elli her bakımdan kaçak. Nüfusun yarısı olduğu gibi mevcut binaların yarısı da kaçak. Ve İstanbul’un değil, bütün dünyanın gözdesi olan Boğaz’ın nasıl yağmalandığının tablosudur bu...

Gecekondu dediğimiz, gözden ırak yerlerde yapılır. Ama Boğaz’da hem vatandaş hem de kamu, istediği gibi boş bulduğu her yeri kaçak yapıyla doldurdu. Bu kaçaklar oluşurken, devletimizin bugünkü yapılanması içerisindeki sorumlu kurumlarının hepsi de bulunuyordu. Her zaman olduğu gibi bugün hükümetin oluşturduğu şey, mevcuda yasallık kazandırmaktır.

Ama benim esas üzerinde durmak istediğim konu, mevcuda yasallık kazandırırken, bunu bir rant olarak görmenin çarpıklığıdır.

ğ Uygulama nasıl olacak?

Şimdi çıkarılacak bir imar affında temel amaç, kaçak yapıların satılarak gelir elde edilmesi. Semtlere göre belki belediyelerin elindeki rayiç bedel bilgilerinden de istifade edilerek fiyatlandırmalar yapılacak. Burada kimseyi memnun etmek mümkün değil. Hükümet diyor ki; buranın fiyatı şudur, içinde oturana ilk teklif. Alıyor musun, almıyor musun?

Eğer olumsuz cevap alınırsa, sözkonusu yer açık artırmaya çıkarılacak.

Bazı değerli semtler dışında geçerliliği olmayan, uygulama alanı bulunmayan kanunlardan biri haline gelecek olan bu durumdan kimsenin medet ummasına gerek yok. Türkiye ölü yatırımlar kadar ölü kanunlar diyarıdır aynı zamanda. Her dönemden daha şanslı gördüğüm, yerel yönetimler tecrübesinde geçmiş iktidarlarla kıyaslanmayacak bir tecrübe birikimi olan hükümetten daha elle tutulur çözümler ve uygulamalar bekliyorduk.

ğ Büyük deprem projesi

Ankara’da; kimliğini yitirmiş bölgelerin orman alanları içerisinden çıkarılması, SİT alanlarının yüzde bilmem kaç oranında yapılaşmaya izin verilmesi ve hazine arazileri üzerinde inşa edilen yapıların gecekonduculara satılması gibi konular ekonomik canlanma projeleri olarak gündemdeki ağırlığını korurken adı ciddi, projesi büyük, ancak uygulama alanının ne olacağı belli olmayan bir ihale sonucu daha açıklandı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan bir şirket 10 trilyon liraya pilot bölge olarak seçilen Zeytinburnu’nda bir çalışma yapacak. Zemin etütlerinin yanı sıra ilçedeki binaların da tek tek elden geçirileceği proje sonrasında binalara dayanıklılık notu verilecek ve belli sekilde işaretlenecek.

Önümüzdeki aylarda başlanacak olan bu çalışmadan sonra durum yine net değil. Gelinecek, etüt yapılacak, binalar taranacak ve işaretlenecek. Ya ondan sonrası? Sonrası belli değil.

Başkan Ali Müfit Gürtuna, versinler parayı proje geliştirip uygulayalım anlamında demeçler veriyor. Yani sonrası için kaynak yok, proje yok ve yapacak birim de belli değil. Yine bizim alışık olduğumuz üslupta bir çalışma.

10 trilyonu harcarız ve orada bırakırız!.. (Çarşamba günkü yazımızda çözüm önerilerini dile getireceğiz)

İki yıllık yüksek okullar

Geçen hafta Amerika’daki iki yıllık yüksek okullar (community college) hakkında bilgi vermiştim. Bu okullar “county” denilen yerleşim birimlerinde kurulmuş, ucuz, girmesi kolay, öncelikle çevre halkına hizmet vermeyi esas alan, “yardımcı lisans diploması” veren okullardır.

American Associaton Community College=Amerikan İki Yıllık Yüksek Okullar Birliği’nin bülteninde okudum. Ağustos ayında Türkiye’de tertiplenecek yedi günlük tanıtım fuarını haber verip diyor ki: “Türkiye, bizim iki yıllık yüksek okullarımızı ihya etmek için çok iyi bir kaynaktır. Türkler Amerika’daki eğitime değer verir. ABD’ye öğrenci gönderen ülkeler arasında Türkiye sekizinci sıradadır. Hem orada 1.5 milyon lise mezunu var, fakat üniversitelere girebilecek öğrenci sayısı 400 bin.”

Yani bizdeki meselenin farkındalar. Türk öğrencileri çekmek için programlar tertipliyorlar. Amerika’da bütün yüksek öğretim kurumları yabancı öğrencilere daha pahalıdır, okul idareleri yabancı öğrencileri sever! Gençlerimizin kendi tercihidir ama tâ Türkiye’den Amerika’ya community college’da okumaya gelinir mi diye ben şaşırırım doğrusu. Yani ille de Amerika’da okumak için buranın en sıradan okullarına teveccüh etmek hiç mantıklı değildir.

Üniversite sayımızı ikiye, dörde katlamaktan bahsediliyor. Katlayalım katlamasına da mezun olanlar, ellerindeki “kapı gibi lisans diploması” ile iş bulamadıklarında, dört yıl boşuna mı okuduk diye sızlanmayacaklar mı? Dört yıllık emeğin, masrafın sonu bu mu demeyecekler mi? Ben derim ki, süreyi ve dolayısıyla emeği de, masrafı da yarıya indirsek ve iki yıllık yüksek okul sistemine biz de ağırlık versek... Sayıyı katlamak lâzım diyerek, illerde üniversite namı altında eğitim kurumları açacağımıza, mahallî ihtiyaçları gözeterek, o bölgede hangi dallarda eleman ihtiyacı varsa o branşlara ağırlık veren ve oralı gençlere kontenjan tanıyan iki yıllık yüksek okullar açmaya yönelsek diyorum. Eloğlu kendi iki yıllık yüksek okullarına -bulunmaz Hint kumaşı imişler gibi- adam arıyor, bakın.

HHH

Kim 500 Milyar İster? yarışma programının son bölümünde (burada perşembe günü yayınlandı) 125 milyar kazanan delikanlının 16 milyara düşüşünü üzüntüyle seyrettik. 125 milyarı hak etmişti. Yalnız ona bu parayı kaybettiren soruyu ekranda okurken bir tuhaflık hissettim. “ABD’de Rutherford diye cumhurbaşkanı mı vardı?” diye şaşırdım bir an. Küçük bir düzeltme yapmam gerekiyor. ABD’nin 19’uncu cumhurbaşkanının adı Rutherford Birchard Hayes’dir. Yani “Rutherford” başkanın soyadı değil, ön adıdır. Soru hatalı hazırlanmıştır, gerçi bu hata yarışmanın sonucuna tesir edecek bir hata değildir. Sadece dikkatinizi çekmek istiyorum.

--------------------------------------------------------------------------------

Taşçı efsanesi yok edilmeli mi?

Efsaneler, bir milletin, binlerce yılda oluşan milli vicdanın gördüğü rüyalardır. Milletleri, büyük hedeflere götüren efsanelerdir. Oğuz Kağan efsanesi olmasaydı, Türkoğlu, Avrupa’yı vatan tutup, Selçuklu, Osmanlı İmparatorluk ve medeniyetlerini kurabilir miydi? Attila, Roma kapılarına dayanabilir miydi?

Osman Gazi’nin rüyasında göğsüne ayın girdiği ve bunun üzerine göğsünden bir çınar ağacının çıkarak, dünyayı kapladığı efsanesi olmasaydı, Osmanlı diye medeniyetlerin en yücesi, inanılmazı kurulur muydu?

Ali ile Selim’in şehit olmasıyla kırk pınarın fışkırdığı, yeryüzüne çıktığı efsanesi olmasaydı, insanlığın şahit olduğu en güzel spor, Kırkpınar doğar mıydı? Efsaneler, binlerce yılda oluşan milli vicdanın gördüğü rüyalardır dedik. 1. Abdülhamid Han’a, Karadaniz’de, Özi Kalesi’nin düştüğü, binlerce kadın, çoluk çocuğun şehit edildiği haberi gelince, felç olur: Tarihçi Yılmaz Öztuna, “İnsan dileyerek ölüme atılabilir, ama kimse isteyerek felç olamaz. Felâketler karşısında felç olabilmek için, binlerce yılda oluşan milli vicdan gerekir. Türk milletinde, padişahında, çöpçüsüne binlerce yılda oluşan bir milli vicdan vardır, bütün olumsuz şartlara rağmen bugün de bu milli vicdan ayaktadır. Binlerce yılda oluşan milli vicdan, yine ancak binlerce senede yok edilebilir” demektedir.

İşte bu milli vicdan ki, Ahmet Taşçı’yı kaburga kemiği kırılmasına, zor nefes almasına rağmen, “Rakibinden korktu da kaçtı, ermeydanını terk etti” dedirtmemek için en zorlu rakibi Hasan Tuna’nın karşısına çıkardı, pes ettirmeyip sonuna kadar büyük bir acı içinde mücadele ettirdi.

İşte bu düşünceyle Ahmet Taşçı, üç ihtar alarak, bu sene Hasan Tuna karşısında yenik sayıldı, o da bunu efendice kabul etti. Ahmet Taşçı, güreşi, çalışkanlığı, Kırkpınar sevgisi, insanlığıyla bir efsanedir. Tıpkı Koca Yusuf, Adalı Halil, Kurtdereli Mehmet, Tekirdağlı Hüseyin gibi. Efsaneler onlarca senede bir gelir. Efsaneler sahip çıkmak gerekir. Çünkü gelenekler, milletler efsanelerle yaşar.

İnanıyorum ki, Ahmet Taşçı, Kırkpınar’da şampiyon olamayacağını anladığı anda kendisi ermeydanından ayrılacaktır. Onu ermeydanlarından koparmak için efsaneyi yıkmayalım, küçük oyunlara başvurmayalım. Ahmet Taşçı, hakemlerin, halkın tepkisinden korkarak, onun aleyhinde karar vermesiyle en az dört şampiyonluğu kaybetmiştir, ama o bunları sineye çekmiş, sahalara küsmemiş, çalışmaya devam etmiştir.

Sahalardan ne zaman çekilmesi gerektiğini en iyi bilen Ahmet Taşçı’dır. O bir efsanedir, kıymetini bilelim, destek olamazsak hiç olmazsa köstek olmayalım.

Milletler efsanelerle yaşar, efsanelerle büyük hedeflere yürür. Biz yeni efsaneler doğuramadığımız, güneş gibi gönlümüzü aydınlatmaya çalışanlara sahip çıkmadığımız için bugünkü haldeyiz.

Gençlerimiz, efsane diye, insanlıktan nasibini almamış popçuların, topçuların peşinde koşmakta, kısa yoldan zengin, kısa yoldan şöhret olmanın kavgasını yapmakta, insan olmanın, adam olmanın değil.

Çocuklarımız, kahraman olarak Harry Potter’ları, Yüzüklerin Efendisi’ni seçmekte, dünyanın kurtuluşunu Matrix’lerde görmekte.

Taşçılar kolay yetişmez, hele hele efsaneler, insanlık ufkuna kolay doğmaz.

Efsanlerin kıymetini bilelim, büyük hedeflere koşmak için nice nice efsaneler görelim.

--------------------------------------------------------------------------------

Irak'tan İran'a

Hükûmetimiz, güney-doğu komşumuz dost Irak'ın ağır kayıplarını onarma bâbında alacağı her türlü dış yardımın, Türk liman ve üslerini kullanarak geçmesine izin verdi. Irak'a yardıma koşanlar -ki bunların başında ABD'nin geleceği muhakkaktır- Türk topraklarından asker de geçirebilecekler. Yeter ki Irak kurtulsun!

Zavallı Irak! 1918'e kadar Osmanlı yönetiminde kaldıktan sonra ne kadar az güzel gün gördü! Halkının yüzü ne kadar az güldü!

Amerika, İngiltere ve müttefikleri, Türkiye toprak, liman ve üslerinden geçirecekleri asker ve malzemeyi Irak'ın onarılmasına değil de, İran'a karşı kullanırlarsa? Gerçekler zaten kendini gösterdiği için, ancak kıt zekâlılar buna hayret edecekler.

Türk Devleti, büyük tecrübesine hiç yakışmıyacak akıl dışı bir hata yaptı, Amerika ile ilişkilerimizi bozdu. Şimdi bunu tamir ediyor. Washington'ın İran politikasının tamamen yanında ve paralelinde bulunmaksızın böyle bir tamir mümkün değildir. Ankara bunu anladı. Gereklerini yerine getirmeye başladı. Çok büyük ulusal çıkarlar (millî menfaatler) bahis konusu olunca, onları korumak için, böylesine çapraşık yollar izlemek caizdir, büyük diplomasinin icabıdır.

Washington, Irak'ta yaptığını İran'da tekrarlıyacak. İran'ı terörist güçlerden temizleyecek. Ve de İran'da teokratik totaliter rejimi yıkıp demokrasi getirecek. Şark işi bir demokrasi... Amerika'nın hedefi ve iddiası budur.

İran nüfusunun en az üçte biri Türk'tür. Farslar, İran imparatorluğunun yönetimini, asırlarca ellerinde tutan Türkler'den devraldılar. Bugün ise Türkler'in resmî ilkokulları bile yoktur. Demokrasi savaşı başlayınca, politikalarını belli edeceklerdir.

İran'ı ilkel Saddam diplomasisi değil, gelenekli bir diplomatik kadro yönetiyor. Ne yapabileceklerini bilemem. Ancak tarihin akışı değişmez ve tarih kanunları hükmünü icra eder. Bunu kesinlikle biliyorum.

Tarihin akışının değişmiyeceğini Türkiye Cumhuriyeti'nin sorumlu kişi ve kuruluşlarının da lâyıkıyle bilmeleri gerekir.

--------------------------------------------------------------------------------

Susuzluğunu dinle...

Hidayet Türkoğlu

Annesi; Ona dedim ki "Evladım, ayakların biraz yere bassın...”

Mahalle Arkadaşı; Biz ona “Takıl bize hayatını yaşa” dedik...

Okul Arkadaşı; Ben ona “Kendine kariyer sahibi bir iş seç” dedim... Dinlemedi...

Tayyip Erdoğan

Annesi; Ben ona dedim ki “Evladım ayakların biraz yere bassın, sonra başbakan olursun, gel yemeğini ye” dedim...

Mahalle Arkadaşı; Biz ona “Tophane’de bizim arkadaşları çevirmişler, gel şunlara dersini verelim” dedik...

Okul Arkadaşı; “Ne de olsa sınıf başkanısın... Ders boş dedik, gel şurada iki topa vuralım” dedik... Dinlemedi...

Deniz Baykal

Annesi; Ben ona dedim ki “Oğlum her şeye muhalefet etme, otur dersine çalış...”

Mahalle Arkadaşı; Biz ona “Sağdan git, cüzdan bulursun” dedik...

Okul Arkadaşı; “Bırak bir çatı altında toplanmayı falan, kantinde toplanalım” dedik... Dinlemedi...

Süleyman Demirel

Annesi; Ben ona dedim ki “Oğlum bırak Ankara’yı falan, şu koyunları çobana gatıver gel”...

Mahalle Arkadaşı; Ben ona “Çayıra beraber gider, geliriz... Tırpanla örsü ben alırım, azıkları sen” dedim...

Okul Arkadaşı; Okulu burada tamamlayalım dedim, hem sobanın yanında oturuyorsun... Dinletemedim...

El Sahaf

Annesi; Ben ona dedim ki “Gir içeriye, bulaşma kimseye...”

Mahalle Arkadaşı; “Neyi enforme edeceksin, takıl bize hayatımızı yaşayalım” dedik...

Okul Arkadaşı; “Şöyle dişe dokunur bir eş seç, diktatörlük falan” dedim... Dinlemedi...

Aziz Yıldırım

Annesi; Ben ona dedim ki “Evladım paranı çar-çur etme, ayakların biraz yere bassın...”

Mahalle Arkadaşı; Biz taa başından söyledik, “Gel Beşiktaş’ın maçlarına gidelim” diye...

Okul Arkadaşı; Ben uyardım ama... “Gel parti başkanı ol dedim, bırak kulüp başkanlığını”... Dinlemedi...

Hülya Avşar

Annesi; Ben ona dedim ki “Kızım köyün en güzeli olabilirsin ama Türkiye çok büyük...”

Mahalle Arkadaşı; “Takıl bize, çeyiz hazırla, geleceğini kurtar” dedik...

Okul Arkadaşı; “Kars Telekom Bölge Müdürlüğü’nde güzel bir iş var” dedim... Dinlemedi...

Mustafa Topaloğlu

Annesi; Ben ona dedim ki, “Evladım ayakların biraz yere bassın, bırak uçmayı falan...”

Mahalle Arkadaşı; Biz ona “Takıl bize Bodrum’a gidelim dedik, o tutturdu ‘Mars Dinlenme Tesisleri’ diye..."

Okul Arkadaşı; “Değiştirme kanalı, Şirinler’i seyredelim, bırak Uzay Üssü’nü falan” dedik... Dinletemedik...

Ajda Pekkan

Annesi; Ben ona dedim ki “Kızım makyaj için acele etme... Henüz daha doğmadın bile”...

Mahalle Arkadaşı; Biz ona “Ajda seni tanıyamıyoruz... Bu sen misin" dedik...

Okul Arkadaşı; Öğretmen derste olduğun halde seni yok yazdı... Tipinle oynama dedik... Dinlemedi...

Süreyya Ayhan

Annesi; Ben ona dedim ki “Kızım koşuşturup durma başım çatlıyor zaten”...

Mahalle Arkadaşı; Biz ona, “Sen kesin kocaya kaçarsın, iyi koşuyorsun” dedik...

Okul Arkadaşı; Biz ona dedik ki, “Nalbur Tevfik Abi’ye sponsorluk teklif edelim, okullar arası yarışmalara katıl... Dinletemedik...

Şenol Güneş

Annesi; Ben ona dedim ki “Evladım, sağa sola uçma, getir şu yumağı...”

Mahalle Arkadaşı; “Saçlarını ortadan tara, Cüneyt Arkın gibi oluyorsun” dedik...

Okul Arkadaşı; Ben ona “Şöyle kariyer sahibi bir iş seç” dedim... “Yakışıklısın, karizmatiksin...” Dinletemedim...

Tepkili Vatandaş

Eskiden şiir ve hikayelere yer veriyordunuz... Ben de onlardan bazılarını mektupla Almanya’daki arkadaşıma yazıyordum... Şimdi o bana gönderiyor, ben cevap veremiyorum... Yine yazma imkanınız var mı?...

(Berkant - Mektup)

HHH

Ömer Abi, köşeni her gün okuyoruz da, Meçka Engin niye her gün çıkmıyor?... Hani Engin Abi’nin hatıraları bittiyse bence hiç sorun yok, uydur gitsin... Bizi güldürsün de, o bize yeter... Çok gevezelendim galiba?... (Zuhal - Mail)

HHH

Sizi yaklaşık 7 yıldır okuyoruz ve insanlar doğal olarak 7 yıl boyunca aynı kalamaz. Ricamız şu; varsa eğer daha yakın tarihe ait bir fotoğrafınızı koymanız... Mesela son 6 ayda çekilmiş. Düşünürseniz bir okuyucu olarak bize hak vereceksiniz. (Ayşegül, Müge - Mail)

İBİBİK

Hayatımı yazsam roman olurdu...

Okuma-yazmayı sökebilseydim eğer...

...

Ülkemin fakirliği üzerine...

Bir off çeksem karşıki çöp dağları yıkılır...

...

Deveye ‘Neren eğri’ demişler,

‘Siz asıl Türk ekonomisine bakın’ demiş...

...

Halk adamı taklidi yapıyor,

AVAM batsın...

...

Ümit Usta bugünde temcit pilavını

tanıt da öğrenelim televizyonda...

(İbrahim Ormancı)

Temel’in yeri...

Temel ve Dursun avda...

Dursun nişan alıp tetiğe basıyor, kuşu vuruyor... Temel;

“-Tüh, kurşuna yazık oldu...”

-Niye?...

“-Kuşun düşüşü bile onu öldürebilirdi, kurşuna ne gerek vardı...”

Motosikletli turist yolda üşümüş, ceketini ters giymiş...

Virajı dönerken Temel’in arabası ile çarpışmış ve yuvarlanmış...

Önemli bir şeyi yokmuş... Temel hemen yardımına koşmuş ama adam birden ölmüş...

Çevredekiler yetişip durumu sormuş;

-Ne yaptın?...

-Kafası geri dönmüştü, düzelttim öldü...

Bir adam ötekini vurmuş...

Temel şahit, hakim olayın nasıl olduğunu sormuş;

“-Hakim bey, bu adam tabancasını göstere göstere çıkardı. Uzun süre bekledi, ‘seni vuruyorum’ dedi ve vurdu..."

-Sence suç kimde?...

"-Suç ölende hakim bey. Kurşun geliyor, bir eğilse ıska geçecek... Hiç kıpırdamadı...”

Gürültü kopartılacağı belliydi!

Müsaadenizle; bugün ‘Diyanet’e 15.000 kadro’ meselesini ele almak istiyorum. Biliyorsunuz; bu konu etrafında bir haftadır gürültüler koparılıyor; bilerek bilmeyerek hemen her kafadan sesler çıkarılıyor.

Evvel emirde şu hususu belirtelim ki; gürültüsü edilen bu 15.000 kadrodan; hükümetin bu sene için atamayı düşündüğü sayı yalnızca 100 kişidir! Yanlış okumadın; evet, yalnızca 100 kişi!

CHP zihniyetinin: ‘Cumhuriyet’e karşı bir hareket’ olarak görüp yeri göğü inlettiği ‘Diyanet’e kadro’ meselesi, bu güne kadar olduğu gibi; Meclis’lerin ‘rutin’ işidir. Yani: Valilikler ve il müftülükleri kendi açıklarını ve ihtiyaçlarını Diyanet İşleri Başkanlığına bildirir. Orası da bu durumu. Bağlı bulunduğu Devlet Bakanlığı kanalıyla Meclis’e bildirir. Meclis Bütçe ve Plan Komisyonu’nda mesele görüşülür ve ihtiyaç duyulan kadrolar için rakam belirlenir. Komisyon’dan çıkan bu karar Meclis Genel Kurulu’na gelir; orada kesin karar verilerek bu kadroların ‘ihdası’ yapılır.

Bu durum ‘atama’ demek değildir; yalnızca mevcut açık kadroların belirlenmesidir. Bilahare; bütçe imkanları el verdiği ölçüde; Maliye Bakanlığı’nın onay ve kadro tahsisi ile buralara atama yapılabilir!

Dolayısıyla, zikredilen bu 15.000 kadronun atamasının hemen yapılabilmesi gibi bir şey asla söz konusu değildir. Nitekim; bu sene için bu kadrolardan ancak 100 kişinin atamasının yapılabileceği Devlet Bakanı M. Ali Şahin tarafından açıklandı.

Diyanet, ülkemizdeki din hizmetlerini gören ve bu işle vazifeli kılınan bir Cumhuriyet kurumudur. Devlet bu kuruluş sayesinde; ülkenin en ücra köşelerine kadar giderek vatandaşına ‘kendi kontrolünde’ din hizmeti vermektedir! Böyle yapmakla devlet, kendisini korumuş ve dini; ‘ne idüğü belirsiz’ kişi veya kişilerin tasallutundan kurtarmıştır!

Bu durumun canhıraş örneğini Avrupa’da görmekteyiz. Avrupa ülkelerine gönderdiğimiz işçi vatandaşlarımızın din hizmetlerine; resmi kanaldan yani Diyanet vasıtasıyla cevap verebilmeye 10 sene gecikmeyle başlayabildik. Diyanet, Avrupa’ya 1971 senesinden sonra gidebildi! Gidildiğinde, korkunç bir manzara ile karşılaşıldı!

Evet; kelimenin tam anlamıyla, Avrupa’daki vatandaşlarımız arasında din, ‘ne idüğü belirsiz’ kişilerin ellerinde kalmıştı! Din adına bir sürü zararlı cereyanın fink attığı; camilerin parsellenip bölüşüldüğü bu el diyarında; devlet ve millet düşmanları türedi!

Türkiye’mizde de bunun acı örneklerini görmedik mi? ‘Hizbullah örgütü’ Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kadrosuz camilerinde; ‘ne idüğü belirsiz!’ sözde bu denli din adamları tarafından türetilmedi mi?

Merhum Özal’dan sonra (1991), Diyanet’e bir kadro tahsisi dahi yapılmamıştır! 20.000 dolayında cami kadrosuzluk sebebiyle; devletin kontrolü ve denetimi dışındadır!

Şu halde yapılması gereken; bütçe imkanları ölçüsünde, zamanla bu kadrolara atamaları yapmaktır. İşte, bu 15.000 kadro talebi; gelecek zamana matuf kadroların ‘ihdas’ından ibaretti. Nitekim; aynı ihdas talebi, bundan önce de (Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı Nevzat Ercan döneminde; 1997 senesinde, 16.667 olarak) yapılmış ve hiç kimseden ses ve seda çıkmamıştır!

Şimdi çıkmasının sebebi; iktidarda AK Parti’nin bulunmasından ve mahut çevrelerin öküz altında buzağı aramasındandır!

Didi’den sonra Hagi vakası!

Bugüne kadar futbolumuzun içine girmiş, büyük oyunculuktan, dünya starlığından gelme en popüler teknik adam, hiç kuşkusuz, Fenerbahçe’yle 1972’de buluşan Brezilyalı Didi idi. Bugün aramızda olmayan Didi, “Ölü yaprak” isminin verildiği frikik atışlarının ustası olmakla kalmamış, 4-2-4’ü oyun içinde dünyaya fışkırtmış bir futbol fenomeni idi. Faruk Ilgaz, Eşref Aydın ve Emin Cankurtaran iş birliği ile Türkiye’ye getirilen Didi, tam anlamıyla, o günlerde bizim futbol dünyamızı ayağa kaldırmakla kalmamış, bütün futbol dünyasını Fenerbahçe isminde ülkemize odaklamıştır. Yani bazı Fenerbahçe yöneticilerinin attığı gibi Ortega değil, düne kadar dünyayı Türkiye’ye odaklayan tek hoca Didi olmuştur.

O günlerde Fenerbahçe muhabirliği yapan ben, Fenerbahçe, bugün ıslıklandığı, yuhalandığı Anadolu topraklarında, daha şehrin girişlerinde karşılanmış, stadları dolduran en fanatik taraftarlar bile Didi sahaya çıktığında, “Didi, Didi, Didi” temposuyla kendi takımlarını bile ikinci plana attıklarına şahitlik etmiştir. Fenerbahçe, yurt dışında herhangi bir havalimanına indiğinde, yüzlerce kamera, yazar, yorumcu, yani mahşeri bir medya ordusu tarafından karşılanmıştır. Yani, bildiğim kadarıyla bir 50 yıldır bu ülkede Didi’ye gösterilen sevgi, ilgi, saygı hiçbir yerli-yabancı futbol adamına olmamıştır.

Şimdilerde ise bu sıradışı olayın bir benzeri Bursa’da yaşanmış, yaşanmaktadır. Tıpkı Didi gibi futbol dünyasında fenomen adam olan Hagi, Bursaspor’a teknik direktör olmuştur. Yani Didi’den sonra, bugüne kadar geçen 30 küsür yıldır, futbolumuzun içine dünyanın en büyük yıldızlarından herhangi biri teknik adam kıyafeti içinde düşmemiştir. Ta ki Hagi gelene kadar...

Bursaspor’un yeni yönetimini bu açıdan kutluyorum. Sanırım, hatta kalıbımı basarım, Bursaspor’un stadında, satılmamış tek bir koltuk kalmayacaktır. Hatta, kimbilir belki de o stadı büyütmek de gerekecektir.

Hagi, kendisinden sonra 4 vatandaşına da yeşil-beyazlı formayı giydireceğini açıklamıştır. Tam isabet... Çünkü bugüne kadar, bu ülkeye gelmiş bir tek Rumen futbolcu dahi başarısız damgası yememiştir. Kültürleri, yaşam biçimleri ve ülkesel yapı özellikleri ile Rumenler hep iyi futbolcular olmuşlardır. Hatta teknik adamları da... Biz Türkiye olarak hiçbir Rumen’den hoşnutsuzluk çekmemişizdir.

Bursaspor’un yeni başkanını bir kere daha kutluyorum. Futbol sevgisi, tutkusu yüreğinde hesapsız, dostça büyümüş insanlar, Didi’den sonra bir 31 yıldır Hagi modelinin özlemi ile yanıp tutuşuyorlardı.

Evet, Hagi oynamayacak, sadece kenarda duracaktır. Didi de öyleydi. Ama onları sahada dururken bile görmek uğruna çok para verecek futbol tutkunu hâlâ hayatta bulunmaktadır.

Bursaspor’un yeni başkanını bu vizyonu sebebiyle yine kutluyorum. Hayırlı olsun! Bursalı oyuncular ne şanslıymışlar! Tıpkı Galatasaray’dakiler gibi... Neler neler öğrenecekler... Ben şahsen, bu sezon, Allah sağlık ve ömür verirse, çok Bursaspor maçı kovalarım... Size de tavsiye ederim.

VAKIT:

Besle YÖK’ü!..

Bütçeden YÖK’e en fazla pay, AK Parti’den

Başında Kemal Gürüz’ün bulunduğu YÖK, en fazla saldırıyı Refahyol ve AK Parti iktidarına yapmasına rağmen, bütçeden en fazla payı da bu iktidarların döneminde almış... Anasol-M döneminde 1 milyon 39 bin dolar olan YÖK Bütçesi, AK Parti tarafından 2 milyon 392 bin dolara yükseltildi!

Her gün eleştirilerin odağı haline gelen YÖK, sessiz sedasız bir rapor yayınlayarak, raporda ortaya konan gerçeklerin kamuoyunda tartışılmasını gizlemeye çalışıyor. Toplam 145 sayfalık rapordaki veriler, Kemal Gürüz başkanlığındaki YÖK ve üniversitelerin halini gözler önüne serdi. Rapor, 28 şubat’a canla başla destek olan YÖK ve üniversitelerin en büyük darbeyi bu dönemde yediğini de ortaya koydu.

DARBEYi DESTEKLEDiĞi DÖNEMDE DARBE YEDi

Yönetmeliği gereği her yıl Mart ayında “Türk Yükseköğretiminin Bugünkü Durumu” başlıklı bir rapor hazırlamak zorunda olan YÖK, son raporunu basın kuruluşları ve kamuoyuna duyurmadan yayınladı. Ağırlıklı olarak son beş yıldaki yükseköğrenime ilişkin değerlendirmelerin yer aldığı raporda, Kemal Gürüz ile üniversite rektörlerinin büyük bir bölümünün desteklediği 28 şubat Süreci’nin kendilerine yaramadığı görüldü. REFAHYOL’DAN YÖK’E BÜYÜK ARTIş YÖK bütçelerinin yıllar içindeki dökümleri verilen raporda, 1995 yılında 45.2 trilyon lira (1 milyon 31 bin dolar) olan YÖK bütçesinin Refahyol Hükümeti döneminde büyük artış kaydettiği, 28 şubat Süreci’ndeki hükümetler döneminde yerinde saydığı ve AK Parti hükümetinde ise tekrar artış gösterdi ği yer aldı. Buna göre, YÖK ödenekleri 1996’da 92.1 trilyon (1 milyon 137 bin dolar), 1997’de 202.3 trilyon (1 milyon 376 bin dolar), 1998’de 422.6 trilyon (1 milyon 594 bin dolar), 1999’da 676.8 trilyon (1 milyon 611 bin dolar) 2000’de 1.054 katrilyon (1 milyon 697 bin dolar), 2001’de 1.3 katrilyon (1 milyon 39 bin dolar), 2002’de 2.4 katrilyon (1 milyon 525 bin dolar) ve 2003’de de 3.4 katrilyon liraya (2 milyon 392 bin dolar) çıkartıldı. Öğrenci başına yapılan harcamalarda ise 1997 yılını esas alan YÖK raporunda, Türkiye’nin öğrenci başına 937 dolar harcadığı yılda ispanya’nı n 5 bin 166, Meksika’nın 4 bin 519, Yunanistan’ın 3 bin 990, Uruguay’ın 2 bin 394 ve Filipinler’in de 2 bin 170 dolar harcadığı bilgisi yer aldı.

28 şUBAT’LA YATIRIMLAR DA AZALDI

YÖK’ün raporunda yüksek öğretim kurumlarının son beş yıldaki yatırımlarına ilişkin bilgilere de yer verildi. Buna göre, 1998 yılında eğitim, sağlık, spor ve teknolojik alanlarda bin 504 yatırım yapan üniversiteler, büyük destek verdikleri 28 şubat sürecinde ise yatırım fakiri oldular. Yatırım adedi 1999’da bin 409’a, 2000’de bin 329’a, 2001’de bin 366’ya ve nihayet geçen yıl da bin 188’e geriledi. Teknolojik yatırımlar ise 1998’de 565 adet iken geçen yıl 344’e geriledi. Yatırım tutarları ise yıllar içinde dolar bazında şöyle gerçekleşti: 1996: 314 bin dolar, 1997: 430 bin dolar, 1998: 486 bin dolar, 1999: 375 bin dolar, 2000: 401 bin dolar, 2001: 283 bin dolar, 2002: 397 bin dolar, 2003: 596 bin dolar.

iMAM-HATiPLi KIYIMININ TABLOSU!

YÖK raporunda, imam-Hatip Liseliler’in önüne konulan engellerin zaman içerisinde nasıl başarıya ulaştığına ilişkin veriler de yer aldı. Buna göre; 1998 yı-lında Hukuk’ta 232, Siyasal’da 277 Öğretmenlik’te ise 3 bin 285 iHL mezunu eğitim görürken; bu rakam 2001’de Hukuk’ta 82, Siyasal’da 93, Öğretmenlik’te ise 541 olarak gerçekleşti. Diğer yılları n dökümü ise şöyle gerçekleşti: 1999 toplam: Bin 324, 2000 yılında ise 1254.

YURTDIşINDAKi ÖĞRENCiLERE TIRPAN

YÖK raporunda, yurtdışına eğitime gönderilen öğrencilerin ideolojik takıntılarla önlerinin kesilmesi dolayısıyla sayısının son yıllarda nasıl azaldığı da yer aldı. Bu kapsamda, 1995 yılında 700 olan yurtdışı öğrenci kontenjanı, takip eden yıllarda ise şöyle gerçekleşti: 1996: 700, 1997: 700, 1998: 700, 1999: 620, 2000: 620, 2001: 200, 2002: 130. Raporda, bu kontenjanların tamamının kullanılmadığı da belirtildi. Raporda şöyle denildi: “1987 yılından 2002 yılı sonuna kadar YÖK tarafından lisansüstü eğitim amacıyla yurtdışındaki 29 değişik ülkeye gönderilen araştırma görevlilerinin toplam sayısı 3 bin 631’dir. şu ana kadar gönderilen toplam 3.631 araştırma görevlisinden bin 282’si (yüzde 35) 1993 yılı içerisinde gönderilmiştir. Gerek YÖK’e tahsis edilen kontenjan sayılarındaki azalma, gerekse yurtdışına gönderilecek elemanların seçimindeki standartların yükseltilmesi nedeniyle, 1996 yılından itibaren yurtdışına gönderilen araştırma görevlilerinin sayılarında düşme meydana gelmiştir."

ÜNiVERSiTELER ULUSLARARASI ARENADA YOKLAR

Üniversitelerin dünya çapındaki bilimsel saygınlığı anlamına gelen yayınlanan makale ve atıf yapılan makale sayılarında da Türkiye’nin parlak bir noktada bulunmadığı rapordaki verilerle ortaya çıktı. YÖK, iletişimin bu denli hızlandığı ve konunun bilimsel yayınlar olduğu bir alanda 2000, 2001 ve 2002 yılı makale ve atıf sayısı rakamlarını “veri bulunamadı” gerekçesiyle yayınlamazken, 1981-1997 yılları arasını esas alarak düzenlediği çizelge ise durumun vehametini ortaya koydu. Çeşitli ülkelerle Türkiye’nin “fen ve sosyal bilimler alanlarındaki bilimsel yayın ve atıf sayıları”na ilişkin çizelgede Türkiye ile ABD, ingiltere, Almanya, Japonya gibi ülkeler arasında tam bir uçurum yaşanıyor. Ancak gelişmişlik düzeyleri ülkemize yakı n olarak bilinen bazı ülkeler de yine Türkiye’nin önüne geçmiş durumda. Buna göre; 1995 yılında 14 bin 883 yayın gerçekleştiren Hindistan’a 1993-1997 yılları arasında 90 bin 162 atıf yapıldı, Çek Cumhuriyeti aynı tarihlerde 3 bin 47 yayın sayısına sahipken yapılan atıf sayısı ise 39 bin 407 oldu. Macaristan 3 bin 259 yayına karşılık 34 bin 790 atıf, Meksika 2 bin 901 yayına karşılık 28 bin 589 atıf, Arjantin 2 bin 589 yayına karşılık 28 bin 240 atıf ve Türkiye 2 bin 471 yayına karşılık 15 bin 404 atışa listenin alt sıralarındaki yerini aldı. Listede yayın sayısı Türkiye’den az olup atıf sayısı ise yüksek olan Venezuela, Singapur, şili ve irlanda gibi ülkeler de bulunuyor. Bilindiği gibi, uluslararası bilim çevrelerinde yapılan yayından çok o yayına yapılan atıf sayısı geçerli ölçü kabul ediliyor.

YÖK: TEKNiK EĞiTiMDE DÖKÜLÜYORUZ

Raporda, mesleki teknik eğitim alanında çok yetersiz kalındığına ilişkin verilere de yer verildi. YÖK raporunda, “Mesleki ve teknik eğitimdeki okullaşma oranı henüz çağdaş ülkeler seviyesine çıkarılamamıştır. Halihazırda meslek yüksekokulları nın örgün öğretimdeki payı yüzde 23, toplam içindeki payı ise yüzde 15 olup çok düşük bir düzeydedir. Bu oran ileri ülkelerin çoğunda yüzde 30’un üzerinde olup, Singapur’da yüzde 59 Tayvan’da yüzde 55, isviçre’de yüzde 47, ABD’de yüzde 45’tir" denildi.

DAR BECERi ALANINA SAHiP MEZUNLAR işSiZ KALIYOR

Meslek Yüksek Okulları’ndan mezun olanların istihdam sorununun devam ettiği de kaydedilen raporda, şöyle denildi: “438 MYO’nun ancak yüzde 50’sinin mezunları işgücü piyasasında yeterli istihdam olanakları elde edebilmektedir. Bugünkü sistemde meslek okullarında kazandırılan yeterliliklerle, iş hayatının ihtiyaçları arasında ciddi farklar vardır. Eğitim programlarının bir kısmı dar uzmanlık alanlarına yönelmiştir. Dar beceri alanlarında eğitilen mezunlar kazanılan becerileri yan alanlara aktaramamakta ve bu da mezunların istihdam hayatına girmelerini zorlaştırmaktadır.”

‘Herkes inandığı gibi yaşasın!’

Başbakan Erdoğan, Adana’da yaptığı konuşmada, “Düşüncenize güveniyorsanız, düşünce ve inanç hürriyetinden korkmazsınız. Bırakın herkes inandığı gibi yaşasın” dedi... Erdoğan, “Çok yakında, yolsuzluklardaki rakamları açıkladığımızda şok olacaksınız” şeklinde konuştu ve Türkiye’de "Meslek liseleri dönemi” başlayacağını söyledi

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yıllar süren davalarla sonuç elde etmenin mümkün olamayacağını belirterek, adalete hız kazandırmanın mücadelesini verdiklerini kaydetti. Erdoğan, Adana Adliye Sarayı’ nın açılışındaki konuşmasında, dünyanın her yerinde güçlülerin güçsüzler üzerinde üstünlük kurmaya çalıştığını, bunun önlenmesinde adaletin ve özellikle de hukukun büyük önemi bulunduğunu bildirdi. Hukuku oluşturma yolunda yargı mensuplarına önemli görev ve sorumluluklar düştüğünü ifade eden Erdoğan, şöyle devam etti: ‘’Güç hukuku değil, hukuk gücü oluşturmalıdır. Bu nedenle hukuk ve kanunu birbirinden ayırmalıyız. Hukuk, kanuna göre oluşturulmaya çalışılırsa hukuk olmaz, zulüm olur. Bu ülkede bu yolda, hukuku oluşturma yolunda, yargı mensuplarına önemli görevler düşüyor. Yolsuzlukla mücadelede büyük sorumluluklar düşüyor, biz ne gerekiyorsa yapalım, onların önünü açmak için mücadele yolunda istediklerini verelim.’’ Erdoğan, bundan böyle Türkiye’de yıllarca süren mahkemelerin olmayacağını, kararların hızlı verileceğini belirterek, şöyle konuştu: ‘’Adalet hız kazanacak. Çünkü, yıllar süren davalar varsa netice almak mümkün değildir. Bu dönem bunları hızlandırma dönemi olacaktır. Yargıtay ve Danıştay mensuplarından tüm yargı üyelerimize kadar neler yapılması gerekiyorsa bu konudaki düşüncelerini, tezlerini bizlere ulaştırsınlar. Biz bu adımı atmaya hazırız.’’

DÜşÜNCE, iNANÇ VE TEşEBBÜS HÜRRiYETi

Erdoğan, bir ülkede düşünce özgürlüğünün asla tahribe uğramaması ve gerektiği şekilde uygulanması gerektiğini, ancak hiçbir özgürlüğün de sınırsız olamayacağı- nı kaydetti. Bir kişinin özgürlüğünün bir başkasının sınırına kadar olacağına dikkati çeken Erdoğan, ‘’Sınırsı z hürriyet de olmaz. Bir başkası benim hürriyet alanıma giremez, bunları da iyi tespit etmemiz lâzım’’ dedi. Erdoğan, Türkiye’de düşünce ve örgütlenmeden korkulmaması gerektiğini ifade ederek, konuşmasını şöyle sürdürdü: ‘’Düşüncenize güveniyorsanız düşünce hürriyetinden korkmazsınız. inanç hürriyetinden de korkmayacaksınız, bırakın inanan herkes inandığı gibi yaşasın. Ama, ne yazık ki inancına güvenmeyenler inanç hürriyetinden korkuyor. Korkmayın rahat olun, onun için biz rahatız. Ülkemizde inanç hürriyeti de ulaşması gereken noktaya ulaşacaktır.’’ Erdoğan, bir ülkede teşebbüs hürriyetinin de olması gerektiğini belirterek, ‘’Gelin bir yerde sıkıntınız mı var, bürokrasi önünüzü mü tıkıyor? Gelin bize, biz sizin hizmetkarınız. Biz o takozu ortadan kaldıralım, korkmayın’’ dedi.

E-ADALET SiSTEMi

Adalet Bakanı Cemil Çiçek de 2004 yılı ortalarına kadar adalet hizmetinde gereken atakların yapılacağını, ‘’e-adalet’’ sistemine geçileceğini belirterek, ‘’Türk siyaseti, adli hizmetlere biraz iğreti bakar. Çünkü, bu hizmetler seçim kazandırmaz. Bize göre, bunlar seçim kazandırmaz ama milleti kazandırır’’ dedi. Adana Cumhuriyet Başsavcısı Cemal Sahir Gürçay da hakimin objektif, tarafsız ve adil bir karar verebilmesi için görev yaptığı ortamı n şartlarının elverişsizliği, personel ve malzeme eksikliği, lojman yetersizliği ve gelir düzeyinin düşüklüğü gibi sıkıntılardan uzak olması gerektiğini söyledi. Törene, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak, Seyhan Belediye Başkanı Yıldıray Arıkan, Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, yargı mensupları ile meslek odaları ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileri katıldılar. Erdoğan ve beraberindekiler daha sonra helikopterle Hatay’a hareket ettiler.

ERBAKAN: Milletimiz hayal kırıklığı yaşıyor

Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Necmettin Erbakan, milletin; ekonomi, insan hakları ve şahsiyetli dış politika konusunda hayal kırıklığına uğradığını söyledi. Erbakan, SP Genel Merkezi’nde, Genel idare Kurulu (GiK) toplantısı öncesinde düzenlediği basın toplantısında, bu yılın, SP için ‘’çelikleşme yılı’’ olduğunu ifade etti. GiK toplantısında dünya ve Türkiye meselelerinin gözden geçirileceğini belirten Erbakan, milletin, Türkiye’nin gidişinden memnun olmadığını kaydederek, şunları söyledi: ‘’AK Parti, 3 Kasım’da, dış güçlerin de desteğiyle iktidara geldi. Milletimiz; ekonomi, insan hakları ve şahsiyetli dış politika konusunda hayal kırıklığına uğramıştır. Türkiye, yeni bir krize doğru gidiyor. ihracat aksadı. Turizm gelirleri, bütçe açığını kapatacak durumda değil. Türkiye’de yüzde 30 reel faiz var. Buna hiçbir ülkenin dayanması mümkün değil. Vergi barışı, orman barışı gibi uydurma isimlerle halkın elindeki her şey toplanıp faize veriliyor. Bu faiz, bütün vergilerden fazladır. ilave kaynak bulmak zorundalar, bulamıyorlar. Bulamadıklarından da yangın adım adım büyüyor.’’ Hükümetin, insan hakları konusunda verdiği sözlerin hiçbirini tutmadığını söyleyen Erbakan, ‘’Bir tek noktada insan haklarıyla ilgili iyileştirme yapılmamıştır. imtihana girenlere, imam Hatip okullarını engellemek için zulüm yapılıyor. Bazı yerlere yeteri kadar öğretmen gönderilmiyor. Konuşmak isteyenlere şiddet gösteriliyor ve bunlar zorla susturuluyor’’ diye konuştu.

‘’DIş POLiTiKA FACiA’’

‘’Dış politika, baştan sona faciadır’’ diyen Erbakan, sözlerini şöyle sürdürdü: ‘’Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilmesi için, dış güçlerle işbirliği yapıyorlar. Irak yıkılırken, ABD ile beraber oldular. şimdi iran’ın yıkılması için de ABD ile beraber oluyorlar. TBMM’yi dinlemeden, ABD’li askerlerle ilgili kararı, hükümet kararı olarak uygulamaya başladılar. Dış mihrakların menfaatine, milli menfaatlerin aleyhine, en ağır darbeler indirilmektedir. Anketlerde, milletin yüzde 94’ünün karşı olduğu ortaya çıktığı halde, Başbakan Erdoğan, ‘Amerikalıların havayolunu açtık’ diye kendisi ifade etmiştir.’’ Hem teşkilatlanma hem de seçime hazırlık bakımından sürekli çalışma yapıldığını belirten Erbakan, ‘’SP, seçimlerden en büyük parti olarak çıkacaktır. Millet, bu acı denemenin defterini kapatacaktır. Yaşanabilir bir Türkiye ve yeni bir dünya, çok geçmeden kurulacaktır’’ dedi.

 

 

Diyanet kimlere emanet!

Kendi başkanlığı döneminde 16 bin 500 kadro isteyen Diyanet işleri eski Başkanı M.Nuri Yılmaz’ın, bugün “Diyanet’te tasarruf”tan söz etmesi tepkilere yol açtı

Diyanet işleri Başkanlığı’ndaki 16 bin kişilik personel açığının giderilmesi için TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda alınan kararın tartışmaları devam ediyor. Gündemden düşmeyen tartışma, Diyanet işleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ın açıklamasıyla yeni bir boyut kazandı. Diyanet işleri eski Başkanı M.Nuri Yılmaz, kendi dönemlerinde 16 bin 600 kişilik bir kadro istendiği gerçeğini gözardı ederek, “Biz sorunu kadroda tasarrufla çözecektik, ama görevden ayrılma durumunda kaldık. 4 imam bile olan köyler var” dedi. Mehmet Nuri Yılmaz’ın sözlerinin yanı sıra, Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın da ilginç açıklamalarıyla dikkati çekti.

BAKAN’IN SÖZLERi

Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın ise, katıldığı bir TV programında, vatandaşların cami yapımı konusunda heyecanlı olduğunu ifade etti. Bakan Aydın, kişisel tercih olarak cami yerine okul ve sağlık ocağı inşa edilmesini istediğini ifade etti. Bakan Mehmet Aydın, “Geçtiğimiz günlerde izmir’de bir cami temeli attım. Orada yaptığım konuşmada, ‘Bu son olsun. Çünkü yeterince cami var. Üstelik, ibadet evlerde yapılabilir. Fakat sağlık ve eğitim hizmetleri evlerde yapılamaz’ dedim. Kişisel tercih olarak da, artık Türkiye’de öncelikli olarak cami yerine okul ve sağlık ocağı yapılmasını istiyorum” şeklinde konuştu. Konuyla ilgili olarak Diyanet’ten Sorumlu Devlet eski Bakanı Nevzat Ercan’la konuştuk. DYP’li Nevzat Ercan, Diyanet işleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ın açıklamalarını yadırgadığını belirterek, çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

ESKi BAKAN, BÜROKRATINA TEPKi GÖSTERDi

Bakan olduğu dönemde, personel açığına ilişkin raporların Diyanet işleri Başkanlığı tarafından kendisine getirildiğini ve 16 bin 500 kişilik kadro ihdasına ilişkin talebin gerekli mercilerden geçtiğini belirten Ercan, şunları söyledi: “Mademki Diyanet’teki sorun kadroda tasarrufla çözülecekti, neden 16 bin 500 kişilik kadro talebinde bulunuldu? Ben kadro talebine ilişkin bilgileri ve ihtiyacı Diyanet işleri Başkanlığı’ndan aldım, Bakanlar Kurulu’na taşıdım. O zaman ‘Niye sayın başkan böyle bir bilgiyi aktardı?’ diye sormadan edemem.”

"TÜRKiYE’Yi GERMEK iSTiYORLAR"

AK Parti hükümetinin, Diyanet işleri Başkanlığı’na alınacak imam, müezzin, kayyum, hizmetli ve Kur’an kursu öğretmeni için ihtiyacı giderecek rakamın çok çok altında bir talepte bulunduğunu vurgulayan Ercan, “Devlet işleyişini ve sistemini bilen herkes, kadro talebinde bulunmayla, atama yapmanın farklı olduğunu bilir. Hükümet, 15 bin kişilik talepte bulunmuyor. Meclis, söz konusu rakamı kabul ediyor. Daha bu istek Genel Kurul’a gelmemiş. Atama yapmak Maliye Bakanlığı’nın işi. Ancak milletin çok iyi bildiği bir zihniyet sahibi çevre, olayı kasıtlı olarak farklı yöne çekti. Bu çevrenin amacı başka.. Türkiye’yi germek istiyorlar. Doğal bir hadiseyi, tartışma konusu yapıyorlar. Diyanet işleri Başkanlığı’nın ihtiyacı vardır. 50 senedir buna benzer gereksiz tartışmalar yaşanıyor. Halk artık o zihniyet sahiplerini çok iyi tanıyor. Millete rağmen politikada ısrar ediyorlar. Onun için de millet onları cezalandırdı. Ancak hâlâ ders almadıkları anlaşılıyor” diye konuştu.

“HESABINI YAPMIş OLANLAR AÇIKLASIN"

Eski Başkan Mehmet Nuri Yılmaz’ın açıklamalarının da gerçeği yansıtmadığına değinen Nevzat Ercan, “Diyanet işleri’ne bağlı birimlerde yığılma olduğunu sanmıyorum. Dokümanlar onların elindeydi. Benim dönemimde Başkan 16 bin 500 personele ihtiyaç duyulduğuna ilişkin rapor ve bilgileri verdi. Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığında olduğu gibi, Diyanet işleri’nde de yığılma olabilece ğini düşünemiyorum. Nasıl olacak? Bir camide 4 imam veya 4 müezzin nasıl görev yapabilecekler? Öğlen namazını bir imam, ikindiyi başkası, yatsıyı da başkası mı kıldırıyor? Bilgi onlardaydı. Yığılma varsa, neden o zaman çözmediler? Kaldı ki; açık çok fazla, sorunun kadro tasarrufu ile ne kadar ve hangi ölçüde giderileceğinin hesabını yapmış olanlar açıklasın” dedi.

"AMAÇLARI BELLi"

Kendi dönemindeki kadro talebinin tartışma konusu yapılmadığına dikkat çeken Ercan, sözlerini şöyle noktaladı: “Devlet mekanizması işliyor. Bu atamaların nasıl ve ne şekilde olacağı da açıktır. Hükümet 16 bin 500 personel açığı bulunan bir kurum için bin 500 kişilik bir kadro ihdası talebinde bulunuyor, kıyamet kopuyor.. Diyanet’in de, diğer kurumların da açığı var. Ancak atamanın yapılabilmesi bütçeye bağlı.. Kıyamet koparanların düşünceleri ve zihniyetleri bellidir. Millet onları tanıyor. Hiç kimse o kadroları siyasi malzeme amacıyla kullanamaz. Kıyameti koparanlar, maksatlı olarak yaygara yapıyorlar. Bu tür hadiseler Türkiye’ye zarar veriyor."

 

 

Sahte belgeli işgal

ABD’li diplomat: Irak’ı işgal gerekçesi yapılan belgelerin sahte olduğunu, Amerikan ve ingiliz yetkilileri biliyordu

Irak’a vahşice saldıran, masum insanları katlederek işgali gerçekleştiren Amerika ve ingiltere’de itiraflar sürüyor. Amerikalı diplomat itiraf ediyor, ingiliz gazeteleri yazıyor: “işgal gerekçesi yapılan belgeler sahteydi.” ingiltere’de yayınlanan Independent on Sunday gazetesine konuşan Amerikalı emekli bir diplomat, Amerikalı ve ingiliz devlet yöneticilerinin, Irak konusunda açıklanan pek çok belgenin sahte olduğunu bilerek bunları kullandığını söyledi. Irak’ın nükleer programını yeniden başlatmak üzere uranyum satın almaya çalıştığı gibi bazı iddiaların doğruluğunu CIA için araştırma görevini üstlendiği belirtilen emekli diplomatı n, bu ve benzeri iddiaların doğru olmadığını tespit ettiğine işaret etti. Amerikalı ve ingiliz yetkililerin, kendisi tarafından hazırlanan raporları bilerek ve isteyerek göz ardı ettiklerini ve bunun da Irak’ta savaşmak için “bahane ve zemin oluşturmak” amacı güdülerek yapıldığını ifade eden emekli diplomat, şöyle dedi: “Benim hazırlayarak CIA’ye teslim edilen ve Irak’ın Nijer’le uranyum almak için anlaştığını gösteren belgelerin sahte olduğunu ispatlayan raporu ingilizler görmemiş olamaz.” Söz konusu kişi, Independent on Sunday gazetesine verdiği demeçte ayrıca, “Hazırladığım ve CIA’ya verdiğim raporun ardından, geçen Eylül ayında ingiltere Başbakanı tarafından açıklanan dosyada yine benzeri iddiaları görünce CIA’yı yeniden uyardım ve onlara ‘ingiliz meslektaşlarınızı uyarın büyük hata yapıyorlar’ dedim" diye konuştuğu belirtildi. Independent’in, “Bulgularınızın politik sebeplerle özellikle göz ardı edildiğini düşünüyor musunuz?” şeklindeki sorusunu da “Tabii ki, bu en kolay varılabilecek sonuç” diye cevaplayan emekli Amerikalı diplomatın, Washington’da çok iyi bilinen bir isim olduğu kaydedildi. Independent, söz konusu kişinin ABD Başkanı Bill Clinton yönetiminde, ülkenin Milli Güvenlik Kurulu’nda görev yaptığını da hatırlattı.

Bremen: Irak’ta ne zaman başarılı olacağımızı bilmiyorum

Irak’taki sivil yönetimin başında bulunan Amerikalı Paul Bremer, devrik Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in yakalanması ihtimalinin çok yüksek olduğunu söyledi. Bremer, ingiliz BBC televizyonuna yaptığı açıklamada, ‘’Saddam Hüseyin’in yakalanması ihtimalinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Onu yakalayacağız’’ dedi. Irak’taki duruma da değinen Bremer, ülkede 240 hastane ve diğer sağlık kuruluşları nın yüzde 95’inin faaliyet göstermeye başladı- ğını söyledi. Bremer, tüm bu gelişmelerden tatmin olmadığını belirterek, ‘’Elimizden gelenin en iyisini yapacağız ve başarılı olacağız. Bunun ne zaman olacağını bilmiyorum’’ diye konuştu.

 

 

--

Saddam’ın akıbeti hâlâ muamma

The Times’a göre; Saddam, savaşın kaybedildiğini oğulları Uday ve Kusay’a “Bu iş bitti, bu iş bitti” sözleriyle dile getirmiş.

ingiltere’de yayınlanan The Sunday Times gazetesine göre; Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, savaşın kaybedildi ğini oğulları Uday ve Kusay’a “Bu iş bitti, bu iş bitti” sözleriyle dile getirdi. Sunday Times, bu sözlere şahit olarak Cumhuriyet Muhafızları’nın komutanı Seyfeddin Taha El Ravi’yi gösterdi. Söz konusu kişiyle bir aracı sayesinde görüşmeyi başardıklarını öne süren gazete, ABD’nin 55 kişilik arananlar listesinin 12. sırasındaki komutanın Bağdat’ın yüzlerce mil uzağında çölün ortasında bir kasabada saklandı ğını iddia etti. El Ravi’nin, Saddam’ın Bağdat’ın Amerikalılar tarafından alınmasından iki gün sonra, 11 Nisan’da oğullarıyla birlikte otomobille Bağdat caddelerinde ilerlerken “Bu iş bitti, bu iş bitti” dediğini söylediğini yazan Sunday Times, Saddam’ın bu sözleri üzerine küçük oğlu Kusay’ın ağlamaya başladığı iddiasına da yer verdi. Gazeteye göre; Kusay, babasıyla birlikte aynı yerde saklanmak istemiş, ancak Irak’ın eski Devlet Başkanı bu isteği, “Ayrı ayrı saklanmak, hayatta kalma şansımızı artırır" diyerek reddetmiş. El Ravi’nin, ABD yetkililerini şaşırtmak için öldürülmüş rolü yaptığını da hatırlatan gazete, “Hatta inandı- rıcı olmak için kendisine cenaze töreni de düzenletti” ifadesine yer verdi. El Ravi’nin, savaşın bitmesinin ardından Bağdat Havaalanı’na yapılan baskın sırasında öldürüldüğü dedikodusunu yaymaya başladığını hatırlatan Sunday Times, sadece çok yakın akrabalarının onun hâlâ hayatta olduğunu bildiğine işaret etti. Gazete, El Ravi’ye dayandırdığı haberde; o günkü otomobil yolculuğunda, Abid Hamid Mahmut El Tikriti’nin aynı araçta bulunduğunu öne sürdü. Saddam’ın bütün hayatını düşmanlarından saklanarak geçirdiğine dair El Ravi’nin sözlerine de yer veren Times, onun “O, son derece cesur, korktuğunu sanmıyorum. Üstelik yakalanacağına da inanmıyorum. Bakın Amerikalılar, daha beni bile yakalayamadılar” dediğini aktardı.

 

 

Sayın Mehmet Aydın Devlet Bakanı

Sayın Bakan, sizi ilmî çalışma ve açıklamalarla tanıyoruz. Belki de hasret kaldığınız çalışma alanları, umarız, devlet kademelerindeki hizmetlerinize engel olmaz. Diyanet ile alâkalı dosya sizin hissenize

düşmüş. Biz de o saha ile ilgili bazı tespitlerimizi, tekliflerimizi size sunmak istiyoruz. ilmî çalışmalardaki cesaret ve atılganlığınızı Diyanet ile alâkalı olan konulara da taşırsanız, ümit ediyoruz ki, yepyeni bir çığır açmış olacaksınız. Tekliflerimizi maddeler halinde sunacağız ve ümitle faaliyetlerinizi takibe başlayacağız.

Rabbimiz, meşrû olan tüm hizmetlerinizde yardımcınız olsun. Amin.

1. Sayın Bakan, şu gerçeği siz de kabul edersiniz ki, bir asra yakındır, gelip geçen sistemler, dolayısıyla devletler, dini (islamiyet’i)

nereye koyacağını beceremedi, bilemedi. Devletle beraber, ferd olarak da aile olarak da, cemiyet, dernek, teşkilat olarak da dinimizi nereye koyacağımızı bilemedik ve bu vazifeyi ihlal ettik. Bir kısmımız dini kullandı. Diğer bir kısmımız dine parçacı yaklaştı. Bir başka zümre, dini, asâr-ı antika gibi anladı. Bazılarımız ömrünün son dönemlerine

kaydırdı. Ne yazık ki, Diyanet teşkilatı da işlenen hatalardan birini işledi. Topyekün hayatı nı islâmiyet’in hâkimiyeti altına alan bir kimlik kazanamadık. Bununla ilgili çok örnek var amma,

bu sütunumuz bu gerçekleri yazmaya müsait değil. Sizden istediğimiz ve beklentimiz, lütfen dinimiz islâmiyet’i hak ettiği yere koyma mücadelesini başlatmanızdır. Kur’an’ın emriyle, hayatımızın

tamamı, gecemiz ve gündüzümüz, fakirliğimiz ve zenginliğimiz, gençliğimiz ve ihtiyarlığımız vs. ile topyekün islâm’a girelim. Hayatımızın tamamına hâkim olan güç ve otorite islâm olsun.

2- Sayın Bakan, bunu üzülerek söylüyorum ki, Diyanet teşkilatında görev yapan imam ve müezzinlerimize bir hak tanınsa ve denilse ki; “Kurumlar arasında görev değişikliği yapmak isteyenler, bir hafta içinde ilgili kurumuna müracaat etsinler”, mübalağa etmiyorum, bir

hafta içinde Diyanet teşkilatındaki imam ve müezzinlerimizin

yüzde sekseni kendi kurumunu bırakarak başka kurumlara geçmek isteyecektir. Bu acı tabloyu hiç düşündünüz mü acaba? “Bu fedakâr

ve cefakâr görevlilerimiz mihraptan, minberden, minareden değil; kendilerini sahiplenmeyen, onurlandırmayan, haklarını korumayan müesseseden ayrılmak isteyecektir.

Gizli bir araştırma yaparsanız, bu acı gerçeği sizler de farkedersiniz. Öyle ise; sizden istek ve beklentimiz, memurunuz durumunda olan bu güzide elemanlarınızın hak ve hukukunu en üst seviyede koruyarak, onların izzet, şeref ve kişiliklerini zedelemeye göz yummayınız.

3. Sayın Bakan, merkezî sistem ile bir camiden diğer tüm camilere yönelik yapılan vaaz ve nasihatler, nice nice ilim ehlini küstürdü. Bir camide imam olmasına rağmen, merkezî sistemle konuşan bir vaizden ilim ve irfan itibari ile yüksek olan elemanın öğrendiği ilim, bilim, tecrübe zamanla yok olup gitmekte.. Bunun manevi vebalini kim çekecektir acaba? Lütfen, ilmen kariyer sahibi olan, ancak resmiyette kürsülere çıkamayan elemanlarınızı gözardı etmeyiniz. inanıyoruz ki; zerre miktarı hayrın ve şerrin hesabının görüleceği

âleme, bizlerden daha ön planda inanırsınız.

4. Sayın Bakan, bir başka teklifimizin dikkatle ele alacağınız bir konu olduğuna inanıyoruz. Ülke genelinde üniversite, lise ve ilköğretime yakın olan camilerin görevlilerini özel olarak tespit ve tayin etmenizdir. Bir cami düşününüz. Camiye gelen cemaatin yarısı kadar talebe var. Ne var ki; basmakalıp okunan o hutbelerde, talebeyi, gençliği, talebenin meselelerini ilgilendiren bir tek cümle yok. Yazık ediyoruz bu talebelere. Bu imkân bir başka şer güçlerin

elinde olsa, acaba o camilerde neler yapılmaz ki? Komünist bir kişi, “Bize camileri verin, ülkeyi iki senede komünist yaparız” demişti. O canım kürsüler, minber ve mihraplar, ahirette kimlerin yakasını tutup hak isteyecek, bilemiyoruz.

5. Sayın Bakan, kurulduğu günden şu güne kadar birçok hizmetlere imza atmış ve bundan sonra da atmasını beklediğimiz Diyanet teşkilatını tepeden tırnağa varıncaya kadar gözden geçirmeli

ve geçirtmelisiniz. Camilerin kapılarında sattırılan takvimlerinden panolarındaki ticaret reklamlarına varıncaya kadar. imamlarımıza

zorla sattırılan aylık dergilerden, Ramazanlarda hatim okuyan hafızlara toplatılan sevimsiz ve onur kırıcı paralara kadar. Vaazları

nda konunun giriş, gelişme ve sonuç bölümünü hesaba katmayıp, konu ve zamanı kendi inisiyatifine mahkûm edenlerden, basit

konular yüzünden imam ve müezzinlerimizi azarlayan yetkililere kadar. Evet, tüm bu sorunlar, cesur ve araştırmacı olan sizi, yani Mehmet Aydın Bey’i beklemektedir.

Selam ve saygılarımla arz ediyorum.

----

Abdurrahim Karakoç

akarakoc@vakit.com.tr

Dert bir değil elvan elvan bir aspirin ver be gurban

GERDANLIK

Ruhlarda her saat deprem oluyor

Boynuzlar kel başa perçem oluyor

Ötüyor kokarca, tosbağa, porsuk

Susuyor bülbüller ebkem oluyor

 

Türk şiirinin soylu temsilcilerinden Alaaddin Özdenören de rahmeti Rahman’a kavuştu..

Sık sık olmasa da arada bir Ankara/Sıhhiye’de bulunan Memur-Sen Genel Merkezi’ne uğrardı.. Rahmetli şair Akif inan’la buluşurlar ve biz de aynı binada GÜNDÜZ gazetesini çıkarttığımız için davet ederler, gider konuşurduk.. Özdenören, sohbet sırasında bile düşünürdü.. Fazla konuşmazdı, düşüncelerini böldüğümüzde kısa cevaplar verirdi..

O bir inanç adamıydı..

Kendini edebiyata vermişti..

Babacan halleri, dürüstlüğü ve tevazusu in-

şallah yeni yetişen genç şairlerimize örnek

olur..

Önce Akif inan gitti, arkasından Alaaddin

Özdenören..

Allah, mekânlarını cennet eylesin..

Abdurrahman Dilipak dostumuzun evine

haciz memurlarının geldiğini, eşyalarının müsadere

edildiğini televizyon haberlerinden öğrendim..

Bağımsız yargı, yazdığı bir yazıdan dolayı

hakaret unsurları bulmuş, 87 milyar lira tazminata

mahkûm eylemiş..

Bir gazete yazarı için 87 milyar tazminatın ne

demek olduğunu bilebilir misiniz?

Eğer bu 87 milyar faiziyle birlikte hesaplanmış ise muhtemelen 50 milyar ödemeye mahkûm edilmiştir Dilipak..

Gazeteden ne kadar aylık ücret alıyor, bilmiyorum.

"Olsa olsa" metoduyla bir hesap yaparsak,

Dilipak, 50 ay bu tazminatı ödemek için

çalışacaktır..

Banka hortumlasa, devleti dolandırsa hiç ödeme

yapmaz, 3 ay, bilemediniz 6 ay yatar, kurtulurdu..

Avukatlar tazminat dilekçelerinde çıtayı yüksek

tutarlar, “Hiç olmazsa müvekkilimin kı-

rılan onurunu tamir bakımından” diye acayip

bir gerekçe gösterirler.. Tazminat parasıyla

zedelenen onurun sağlığa kavuşması ne demekse,

benim aklım bir türlü almamıştır..

Kolay mı Vakit gazetesinde yazı yazmak?

Yazdığım yazılarla alâkası olmayan bir davada,

“Vakit gazetesi yazarıdır” parolası veren

davacı avukatın herhalde bir bildiği vardı ki,

ben o davayı kaybettim.. 4.5 milyar lira tazminat

ödedim.. Bunlar, ya tutarsa mantığı ile

dava açmaktalar” ibaresinin savunma yazı

mda yer alması hakaret addedildi..

Hem Vakit gazetesinde yazmak, hem de doğ-

rulara sahip çıkmak hayli risklidir..

Demişler ya:

“Deveciyle dost olan evinin kapısını yüksek

yaptırmalı.”

Ya da her makam oynamalı, her havadan ötmeli..

Ne yapalım, bağımsız yargının kararıdır.. Geçmiş

olsun sevgili Abdurrahman Dilipak arkadaşım..

Giden hafta bir yazımda, 1960 darbesinde rol

alanları yazmıştım.. Fahri Özdilek yazılacakken

Fahri Öztürk yazılmıştır.. Özdilek Paşa benim

askerlik yaptığım 39. tümenin komutanıydı..

Kısaltarak AKP’nin, biraz uzatarak AK PARTi’ nin tescilli ismini, yani Adalet ve Kalkınma Partisi’ni “Aydınlık ve Kalkınma Partisi”

şeklinde kendi köşemde okuyunca irkildim..

Yoksa ampulden mülhem/aydınlık mı yazdım

diye düşündüm.. Amma bazı yazılarımı başkalarına yazdırdığım için yanlışların da olacağı muhakkaktır..

Bu gibi hatalar düz yazıda zarar iras etmez, amma GERDANLIK’larda bir harfin düşmesi

veya yer değiştirmesi veya bir harf fazlalığı çok büyük yıkımdır.. Okuyucularımdan özür diliyorum..

Bu ortamda akıl-fikir ne yapsın, hafıza ne halt etsin?..

Abdurrahman Dilipak

adilipak@vakit.com.tr

Darbeciler yargılanamaz çünkü!

Siz hâlâ taşların yerine oturduğunu mu sanıyorsunuz. Darbeciler hâlâ yargılanamaz. Hatta yargılanması şöyle dursun, onların yargılanması için fezleke düzenleyen savcının alnını karışlarlar. “Örnek 1”de görüldüğü gibi. Adana Cumhuriyet Savcısı’nı ne yaptılar? Önce görevinden oldu. Sonra! şimdi de serbest avukatlık yapma hakkını elinden aldılar. Hâlâ darbecileri eleştirenler hakkında cezai ve hukuki takibat yapılıyor.. Asıl dokunulmazlar onlar.. Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi cumhuriyet savcılarına değil, TSK’ya ait bir görev anlaşılan.. Hukuk devleti olmadığımızın ayan beyan resmi bu foto ğrafta görülüyor.. Türkiye şu hali ile daha çok yarı askeri bir rejime benziyor.. Bugün bunun değiştirilip değiştirilmeyeceğini, ya da ne kadar değiştirilebileceğini tartışıyoruz.. Peki, şimdi bu durumda kim cesaret edecek de bu olayların üzerine gidecek?.. Bu tür örnek olaylarla birtakım çevrelerin gözlerinin kirişi kırılıyor aslında. Bu konuda niyet taşıyanların cür’et ve cesaretlerinin önü alınıyor. Türkiye bir garip ülke.. Mesela; terörle suçlayıp yargıladıklarını affedersiniz, ama suçlu olmadıkları halde insanları fikrinden dolayı suçlayıp içeri tıkar ve affetmezsiniz.. Bakalım son sosyal barış/eve dönüş operasyonunda da böyle mi olacak?.. inanç ve fikri suç olmaktan çıkartmak çok daha kolay bir hadise, ama birileri çıkıp bunu yapamıyor. Yapmak şöyle dursun, buna cesaret edemiyorlar. Toplum hukuk dışı tasarruşar konusunda ilgisiz ve sessiz.. Süreklilik, fikri takip gibi bir disiplinimiz yok. Her konuda böyle. Naomi olayı bile yolsuzlukları 2. plana itebiliyor. Mesela, Türkmenler konusu ne oldu? Unutuldu gitti. Geçen gün Türkmenlerin dayanışma, kardeşlik ve dostluk şöleni vardı.

TODAV’ın düzenlediği toplantıya basın ve siyaset dünyası ne kadar ilgi gösterdi?.. Kahraman medya ordusu Naomi’nin kıyafetleri ile daha çok ilgiliydi. Ne yapsınlar Türkmen kadınların kıyafetlerini!.. Peki, toplum Adana eski Cumhuriyet Savcısı’na yapılan haksızlık konusunda ne kadar duyarlı? Çok çabuk umutlanıyor ve bazı şeyleri çabuk unutuyoruz. Büyük şeyler talep ediyor, ama fazla sorumluluk üstlenmek ve bedel ödemek istemiyoruz.. Mesela, laiklik desen.. imamların devlet memuru olduğu düzen laik düzen olur mu Allah aşkına?.. Devlet Hac Yönetmeliği çıkartacak, deri, zekat, fitre toplayacak.. Bu konuda yargıya gidebilir misiniz? Hayır gidemezsiniz. Bu kanunların değiştirilmesini teklif dahi edemezsiniz.. Nereden tutsanız elinizde kalıyor. Hem Devletçi olacaksınız hem de “Devletçilik”i çağdışı olarak tanımlayacaksınız. Sonra da bu çelişkiyi tartışmayı yasaklayacaksınız.. Bunun adı da çağdaşlık olacak! Bu ilkel bir taassubdan başka ne ki?.. Bütün bu gariplikleri rejim adına korumak için her meydana bir Atatürk heykeli, her resmi daireye bir büst, her odaya bir resim asacaksın. Meydanlara, sokaklara, caddelere onun adını vereceksiniz. Onunla başlayacaksınız her söze ve her işe, onunla bitireceksiniz. O zaman dokunulmaz oluyorsunuz çünkü. şimdi artık dünkü Kemalistler bile Mustafa Kemal ile Kemalizm arasındaki farkı vurgulamaya başladılar.. “Rejimin temel nitelikleri” tartışılmaya devam ediyor.. “Resmi ideoloji”nin kurşun askerleri haline getirilmeye çalışılan toplumun bireyleri “tek tip insan”lar kalabalığı olarak mı kalacak, yoksa bu tehlikeli gidişe bir nokta konulabilecek mi? Bunu zaman gösterecek. Biz tartışmaya devam edelim, Darbeciler hâlâ özgür. Fikir, inanç, suç, aydınlar suçlu ve kitap suç aleti.. Ama Susurluk sanıkları serbest. Hortumcular aramızda dolaşıyor.. Bu kör gidişe artık bir dur demek gerek.. Onun için de herkesin duyarlı ve dikkatli olması, sorumlu davranması şart.. Selâm ve dua ile...

BAŞSAĞLIĞI: “7 Güzel Adam” arasında yer alan Alaeddin Özdenören için Allah’tan rahmet diliyorum.

 

Ahmet Muhsin Meriç

ahmeric@vakit.com.tr

Hacı Ali Efendi’yi ‘asıl vatan’ına uğurladık

Âhirzamanda yaşayan bir pîrdi dedem. Pîr Ali idi. Dostlarının tabiriyle Ali Çavuş’du. Çok yakında

âhirete gideceğini yine kendisi gibi bir Allah

dostu olan babasından kalan tesbihini, takkesini,

sarığını bana gönderince anlamıştım. Daha sonra

bana “Bunların hakkını sen verirsin!” diye vasiyet

edince de ürpermiştim. “O kadar çok şey var

ki hakkını veremediğimiz, duâ et de mahcup olmayayım!” dedim dedeme.

Duâ ve zikir dilinden düşmezdi. Ashab-ı

Kehf’in memleketinde Ashâb-ı Kehf gibi yaşadı.

Evini Ashâb-ı Kehf’in mağarası gibi kullandı;

şerleri ve şerirleri evine sokmadı, namazın kokusunu

nesinin her köşesine sindirdi. Haram

lokmayı hânesinden uzak tutmak için çok titiz

davranır, tek kuruş borcu ertelemezdi. “Ola ki bu

borcu ödeyemeden âhirete giderim!” endişesiyle

borçlarını ve faturalarını hep zamanından önce öderdi.

Namaz, kendisinin ve cenaze merasimi için

gittiğimizde “Dedenin düğününe mi geldiniz?”

tevekkülüyle bizi karşılayan âilesinin en mühim

şiarıydı. Gecenin üçte birisi geçtikten sonra tokmaklı

saati "Ölüm var! Haydi kalk!" der gibi

feryadı koparır ve Ali Efendi’nin hânesinde namaz

ve zikir programı başlardı. Sabah namazı

vaktine kadar, kabirde nûr olan teheccüd namazı

kılınır, tesbih çekilirdi.

O, namazı, aradan çıkarılacak bir fiil, ağırlığından

kurtulunacak bir yük yahut insanı huzursuz

eden basit ve ehemmiyetsiz bir borç gibi görmezdi

hiç. Namaza hakkını vermek için çok gayret

sarf ederdi. Kâinâtın Sultânının huzuruna çıkaca-

ğı için ezan okunmadan hayli önce, temizlik ve

zikir ile uzun ve heyecanlı bir hazırlık safhası ya-

şardı. Resûlullah (asm)’ın mühim bir sünneti

olan sarığını sarar, cübbesini giyer, ezanı heyecanla

beklerdi. Huzur-ı ilâhi’ye çıkacak olmanın

heyecan ve heybeti yüzünden okunur, ezanı

duymak için hem kulağı hem gözü, penceresinde

olurdu. ilâhî daveti duyar duymaz kendisi de

ezan okur ve mirâcı dolu dolu yaşardı. Bu hâl,

namazı evinde kıldığında olurdu.

Çoğunlukla aynı hazırlığı namazdan çok önce

yapar ve câminin yolunu tutardı. Bilhassa sabah

namazlarında erkenden gittiği câmiyi namaz için

hazırlar, bazen ezanı kendisi okur, müezzinlik de

yapardı. Her namazdan sonra tüncînâ duâsını

mutlaka okur, sabah namazlarından sonra da

tekrarındaki fazilet hadisçe sâbit olan kelime-i

tevhidi on defa okuyup istiâze duâsını yapmayı

ihmâl etmezdi. Bildikleri ile titizlikle amel ettiği

için bilmediğini sandığımız çok şeyi iyi bilirdi.

ilim tahsili yoktu ama hikmet ehli idi. Vakıf

insanlar’a karşı hususî muhabbeti vardı.

Kur’ân’a hizmet eden müesseseleri maddî ve

manevî desteklerdi. Asrın Kur’ân hizmetkârları-

nın isimlerini duyduğunda, resimlerini gördü-

ğünde heyecandan ağlar, “Fe sübhânallah!

Mâşâallah!” derdi.

Dedem Ali Efendi, devamlı âhireti arzulayan

ve ölümle dâimî sulh ilân etmiş birisiydi. Ölümü,

yattığında yastığının altında, kalktığında karşı-

sında gören nâdir insanlardandı. Bir sonraki nefesi

için senedi olmadığını hep hissettirirdi. Çok

kısa bir süre sonraki programlarda bile “Ölmez

sağ kalırsak yaparız” der ve devamlı ‘râbıta-i

mevt’ hâlini yaşar ve yaşatırdı. Yıllar öncesinden

cenaze levâzımâtını hazırlamıştı, her sene

açıp havalandırıp, ilâçlayıp kaldırırdı. Yine seneler

evvelinden kabrinin yerini de hazırlatmıştı.

Böyle yaparak kabri kendine hazırlamaktan öte

kendini kabre hazırlıyordu.

Vefâtından çok önceleri Ashâb-ı Kehf ve Rakîm’in

vatanı Afşin halkı ile helâlleşmeye başlamı

ştı. Biz uzakta olduğumuz hâlde bile son altı

ayda üç defa helâlleşmek nasîb oldu. Son haftası

"Ya Rabbi! Emanetini cumâ günü al! Beni

arkadaşlarıma kavuştur!” diye duâ etmekle,

şükürle ve kelime-i şehâdet okumakla geçmiş.

Vefâtından saatler önce Cumâ vakti arayıp son

kez helâlleştim. Akşam namazı vakti çok sevdi-

ği Rabbine kavuştuğu haberi geldi. Yanına vardı

ğımda tebessüm ediyordu. Nûrânî idi.

Vefâtından birkaç gün önce, rüyâsında, yeşil

takkeli, sarıklı iki melek görmüş. Onlara “Beni

götürün!” demiş. Yine rüyâsında kabrine yatırıldı

ğını, kabrinden beyaz bir bayrak yükseldiğini

de görmüş. Yedi yeşil takkeli genç vardık yetmiş

yedilik bir pîrin başında. Yıkadık, yıkadıkça nûrânileşti.

Kefenledik. Çok sevdiği gül yağını üzerine

döktük. Bir hattat, üzerine mukaddes kelimeler

yazdı. Hacı Ali Efendi’yi duâlarla ‘asıl vatan’ı

na, sevdiklerinin yanına uğurladık. Aynı

gün bir ehl-i kemâl gelip “Kişi, sevdiği ile beraberdir”

hadisini hatırlattı cemaate.

Mekânı cennet olsun. Hakk Teâlâ bizlere de hüsn-i hâtimeler nasîb eylesin. Amîn.

Ali Ayçil

aaycil@vakit.com.tr

Cevapsız!

“Ben” dedi, kadınlardan biri diğer kadınlara,

“otuz yıldır bu evde kendi içini doldurmaya

terk edilmiş bir günlük gibiyim. Sanki dört

duvarla ciltlenmişim de hiç dışına çıkamamışım kendi günlüğümün. ilk zamanlarda,

bomboş sayısız yaprağım vardı, onlara bakar

umutlanırdım. Bütün kayıplarımın, o yapraklardan

birinde yer bulacağını düşünürdüm.

Yanılmışım. Tozunu sildiğim camlar tekrar

tozlandı; pişirdiğim aşı yeniden pişirdim; büyüttü

ğüm çocuklar bana hep çocuk döndü;

boyadığım duvarları

bir daha boyadı

m; ve her seferinde

solan çiçeğin yerine vazoya,

solacak yeni

bir çiçek koydum.

Artık hayatın

bende dolduracağı yapraklar azaldı.

Bundan sonrası,

bundan öncekinden

başka türlü

olmayacak, biliyorum.

Ama

yine de her ak-

şam şu kapıyı

aralarken, içimde bir gelin-kız, bana ne

beklediğimi soruyor. Keşke bir tek bunu

çözebilseydim..."

¥

“Ben” dedi, dilencilerden biri diğer dilencilere,

“en az altında oturduğum bu duvar kadar

eskiyim. Sırtımı dayadığım taşların, nemden

eridiğini hissediyorum bazen. Onca yıl, herkes

söküğünü dikerek çıktı insanların içine,

ben diktiğimi sökerek. Ne kadar zengin olursam

olayım, hazinemi, yırtık bir torbada saklamaya

mahkumum. Buraya, bu duvar dibine

bir gün gelmesem, cebe giren sayısız elin

yokluğu boğar beni. Oturduğum bu yere öylesine

alıştım ki, geceleri bile çıkıp buraya gelmeyi

istiyorum bazen. Ben burada, bütün bir

hayatım boyunca, insanların yapmaktan ödleri

kopacak şeyleri yaptım: Yalvardım, ağladı

m ve acındırdım kendimi. insanlar isteseler

de, kırılacak bir gurur bulamazlar bende. Artı

k dilenmek tabiatımın bir parçası oldu. Ama

yine de, şu akşamın göğsündeki yoksullukla

yarışamıyorum. Keşke bir tek bunu

çözebilseydim..."

¥

“Ben” dedi, rençperlerden biri diğer rençperlere,

“ektim ve yeşerttim, suladım ve büyüttüm.

Yağmur getirecek bulutu, başak devirecek

rüzgarı avuçlarımın içi gibi biliyorum. Az

değil, otuz yıldır, burada bu dağın yamacında

mevsimleri kondurup kaldırdım. Önce yeşerip

sonra sararan bir şeydir hayat. Buna alışamazsanı

z, içinizdeki toprak çabuk kayar. Bu

ıssız yamaçlarda hiçbir gölgenin altına konduramazsı

nız kendinizi. En iyisi vakitlerin kaderine

teslim olmak. Hem ağaçlara nasıl su

yürüyorsa, bana da öyle su yürür; onlar nasıl

ağırlaşırsa dallardan, zaman beni de öyle ağırlaştı

rır. Nereye götürürsem götüreyim bu gövdeyi

ben yaşlanacağım, beni geriye bu evden

çağıracaklar. Gençken bu başakları terk etmek

benim de içimden geçerdi. Artık ‘yeni bir

ekinin yeşermesini görecek miyim?’ diye

dertleniyorum. Kazdığım toprak benim için

kazılmayı bekliyor şimdi. Ama yine de, geceleri

yıldızlara bakarken, içimde hiç

kazma vurulmamış, hiç yeşertilmemiş bir

yerin varlığını hissediyorum. Keşke bir

tek bunu çözebilseydim..."

¥

“Ben” dedi, şairlerden biri diğer şairlere,

“ben ki insanın yeryüzüne atılmasının, o yalnı

zlığın, o yabancılığın kederli bekçisiyim.

Dünyayı karnımda dinmeyen bir sancı olarak

taşıdım bunca zaman. Çoğu vakit insanların

keyişe baktığında bakacak bir yan bulamadı

m, kimsenin bakmadığı şaşkınlıktan çıldırttı

beni. Yaşlı bir kadının, boş vazoya taze bir

çiçek koyarken ne düşündüğünü biliyorum.

Gururu kalmamış bir dilencinin, akşam evine

dönerken, içine çöken karanlığın seyrelmesi

için, bütün dilendiklerini vermeye hazır oldu-

ğunu biliyorum. Bir rençperin, ruhundaki bir

yeri kürekle kazıp açamadığı için, kendini kaç

defa yıldızların ipine astığını biliyorum. Biliyorum

ki insan, ölünceye kadar kendi cevapsı

z sorusunun çengelinde asılır, ölünceye kadar

kendine mağlup olur. Kaç kere insanın

içine daldırdım kalemimi, kaç kere o çengele

asılan sorunun damarlarından kan aldım.

Ama yine de hakikat, yazılmamış, bomboş

yaprakların üzerinde duruyor. Keş-

ke, bir tek o yapraklarda ne yazıldığını

çözebilseydim..."

aaycil@hotmail.com

Ali Eren

aeren@vakit.com.tr

Simdi de "Kur’an Peygamberi..."

Değerli okuyucular, size “Peygamberimiz’e

nasıl inandığınız” sorulsa, “Benim inancım,

Onun insanlığa gönderilen son ve en üstün

peygamber olduğudur” demez misiniz?

Elbette dersiniz... Hepimiz de aynı şeyi söyleriz.

Çünkü iman ve inancımız böyledir.

Bu sözde, sevgili peygamberimizi diğer peygamberlerden

üstün kabul etmek manası var

mı?

Elbette var... Peki, diğer peygamberleri küçümsemek

manası var mı? Asla!

Çünkü, herhangi bir peygamberi kabul etmemek

de küçümsemek de insanın imanını götürür.

Müslüman, hem bütün peygamberlere iman

eder, hem de bazı peygamberlerin bazısından

üstün olduğuna inanır. Çünkü, Kur’an’ın beyanı

böyledir...

Bir Müslüman, hıristiyan veya yahudilerle konuşurken,

konu Peygamberliğe ve peygamberlere

gelse... O müslüman, "Biz, bütün Peygamberlere

inanıyoruz. Fakat, bizim Peygamberimiz

Peygamberlerin en üstünüdür"

demiş olsa, peygamber yarıştırması mı yapmış

olur?

Böyle yapınca, “Benim Peygamberim senin

peygamberini döver” demiş mi olur?

Neymiş efendim, böyle demiş olurmuş... Peygamberler

yarıştırılır mıymış?.. Hâşâ! Ne alâka!

Onlar, "Böyle sözler, Peygamberleri yarış-

tırmaktır” diyerek karşı çıkıyorlar diye,

Kur’an’ın hükmünü ortaya koymaktan vazgeçecek

değiliz.

Bu söze karşı olanlar, Peygamberimiz’in üstün

kabul edilmesine karşı değillerse, söylesinler?

"Peygamberimiz’in en üstün olduğu”

inancına sahip biz müslümanları, sevgide ileri

gidiyorlar diyerek “Hz. isa’yı ilahlaştıran hı-

ristiyanlara benzetme” gayretinin arkasındaki

gaye ne?

Ne acı ki, bu fikrin sahiplerinde, “ille de

Kur’an’ın islâmi! Bize Allah’ın kitabı yetmiyor

mu?.." diye diye sevgili Peygamberimiz’in

hadislerini dışlamak isteyenlerin tavırları-

nı görüyoruz.

Müslümanlar Kur’an’ın dediğini dışlıyorlarmış

gibi, beriki durumdan vazife çıkarmak için “ille

de Kur’an’ın islâmı” derken, öteki

“Kur’an’ındaki Peygamber inancı olmalı”

diyor.

Dikkat! Her iki gayretin arkasındaki gaye de

aynı: Hz. Peygamberi hayattan dışlamak... şu

farkla ki, biri hadisleri dışlamak istiyor, diğeri

Peygamber sevgisini...

Bunları teşhis etmek kolay da olmuyor... Gerçek

düşüncelerini anlayabilmek için, adeta hayatları

nı mercek altına almak gerekiyor.

Birinciler, yani hadisleri ortadan kaldırmak isteyenler,

(hepinizin de bildiği gibi) işlerine geldi-

ği yerde sık sık hadislere başvuruyor ve bunu

“Kendilerinin hadis düşmanı olmadıkları-

na” delil olarak kullanıyorlar. Peygamberimiz

hakkında zaman zaman, “islâm’ın aziz Peygamberi”

demeyi de ihmal etmiyorlar. Dolayı-

sıyla, siz de onların hadis düşmanı olduklarını

kolay kolay bazı müslümanlara kabul ettiremiyorsunuz.

ikinciler, hem bunları tenkit ederken, hem de

"O kadar da abartmaya lüzum yok. Peygamberimiz,

kendisi bile kendisi hakkında

şöyle şöyle buyurmuş...” diyerek, Hz. Resûlüllah’ı

n diğer Peygamberlerden üstünlüğünü

kabule yanaşmıyorlar...

Fakat, sloganlarındaki benzeşmeye dikkat:

“Kur’an’ın islâmı/Kur’an’ın Peygamberi.

Peki bunlar ne kadar samimi?.. Birinciler ne

kadar samimiyse, ikinciler de o kadar samimi...

Bu ikincilere bakarsanız, müslümanların bir

çoğu sapıtmış; Hz. Peygamber’e, Kur’an’ın istedi

ği şekil de değilde, hıristiyanların Hz. isa’ya

inandıkları gibi inanıyorlarmış... Âdeta ilahlaştı-

rarak...

Buna benzer konularda uç misaller bulabilirler.

Ama müslümanların çoğunluğu öyle midir?

Değerli okuyucular, müslümanların çoğunu

Peygamber inancında hıristiyanlar gibi olmakla

suçlamaları bir tarafa, kendilerinin “Kur’an

ilimlerinde otorite" kabul ettikleri büyük âlimleri

bile, "Peygamberi insanüstü gösteriyor"

diye suçlayarak tenkit ediyorlar. Perhiz ve lahana

turşusu...

Her iki grubun da gayesi aynı olduğu halde,

biri diğerini niçin mi tenkit ediyor:

ABD’de iki grup parlamenter vardır. Birinci

grup, Ermeni tezini iyi öğrenmiştir, o tezi savunur;

Türkiye’ye veryansın eder. ikinci grup ise

Türk tezini savunur; Ermenilere veryansın

eder... Oturumlarda birbirlerine karşı görünür,

görüşmelerden sonra da aralarında tatlı tatlı

sohbet ederler.

Bu teşbihle bu konu bitmedi. Devam edecek...

Ali Erkan Kavaklı

aekavakli@vakit.com.tr

Gülü Koklayamadım ve romanımın coğrafyası

Geçen ay Kilis’e gittim. Kilis’in benim için çok

özel bir anlamı var. ilk romanım Gülü Koklayamadı

m’ın doğduğu topraktır. Değerli edebiyat

öğretmeni Mustafa Duran, fenci Halil Bey

ve öğrencileri ile tanıştım. Sevgili Ferhat Do-

ğan, kitaplarımı okumuş, ısrarla beni Kilis’e davet

etti. Kozan’a konferansa gidince oradan Kilis’e

uzanmak zor olmadı. Garajdan Ferhat’ların

evine gittik. Yemek yedik, çay içtik, güzel sohbetler

ettik. Onlara “Başarıya Götüren Yol”

slaytını izlettim. Çok beğendiler. Mustafa Bey,

“Keşke okul mevsimi olsaydı, öğrencilerimin

hepsine seyrettirebilseydim” diye hayışandı.

inşallah o da olur, dileğinde bulundum. Ferhat

bütün romanlarımı getirip önüme koydu.

“imzalarsanız sevinirm” deyiverdi.

Bir yazar için en zevkli iş, kitabını imzalamak.

1977’de romanımın coğrafyasını etüt etmek için

gittiğim Kilis’te, o coğrafyanın romanını imzalamak

fevkalade bir keyif. Sağ olun, var olun aziz

dostlarım.

Gayretine hayran olduğum edebiyat öğretmeni

Mustafa Bey, beni çok duygulandıran bir hatı

rasını anlattı:

“Gülü Koklayamadım’ı okudum ve Kilis’e

gelmeye karar verdim. Romanın coğrafyasında

edebiyat öğretmenliği yapmak istiyordum.

Buraya geldim. Neşef Efendi Konağı, Belediye

Meydanı, Musalla Düzlüğü, kabristan... Hepsini

romanda anlatılan yerlerde buldum. Roman

kahramanlarının izleriyle tanıştım. şehit

Sakıp Bey’in adını taşıyan bir ilköğretim okulu

var. Hasan Kamil, Recep Yüzbaşı, islâm ve

Mücahit Beylerin anıları buralarda yaşıyor.

şahin Bey’in şehit edildiği Elmalı Köprüsü’ne

kadar gittim. Roman, bu mekânlar gezilerek

yazılmış, belli. Gezdiniz değil mi?”

Bir edebiyat öğretmeninin, roman kahramanları

mın izini sürmesi ve hele romanımın bir edebiyat

öğretmenini yönlendirmesi, beni inanılmayacak

ölçüde sevindirdi.

"1977’de Gazi Hasan Kamil Dermirbaş’ın

oğlu psikoloji öğretmeni Tuğrul Bey’le tanış-

tım. Bana babasının savaş hatırlarından söz

etti. Romanlaştırmak için bu 50-60 sayfalık

metni aldım. Üzerinde 10 yıl çalıştım. Romanda

geçen mekânları, tahmin ettiğiniz gibi gezdim,

hafızamla fotoğraşadım. Güzel tasvirler,

fizik ve ruh tahlilleri ile istiklâl Savaşı kahramanları

nın hikâyesini yazdım. Tespitleriniz

isabetli, sizi tebrik ederim" dedim.

Mustafa Bey sevindi:

“Her ay sınışarda en başarılı öğrenciyi seçerim.

Onlara Gülü Koklayamadım hediye ederim.

Kilis’in çocuğu, coğrafyasının romanını

tanısın diye gayret ediyorum.”

"Tebrik ederim, siz benden daha iyi bir edebiyat

öğretmeni imişsiniz. Ben de öğrencilerime

dergi ve kitap hediye etmekten büyük zevk

alırım.”

Mustafa Bey, konuyu mafya serisine getirdi.

“Mafya Kıskacında Vurgun, itiraf Ediyorum,

intikam” üzerine konuştuk. Müfettiş Safa

Bey, Yzb. Hüseyin, darbeci Faik Bir’in kimlikleri

ve romanların yankıları üzerine sohbet ettik.

“Batman, Diyarbakır, şırnak, Cizre, Eruh, Gercüş,

Yüksekova, Mardin’e de gittiniz mi hocam?"

“Elbette, romandaki olayların geçtiği mekânlar,

benim memleketimdir. Oralara gider, gezerim,

fotoğraf çekerim, olayların hepsi benim

başımdan geçer, önce yaşar, sonra yazarım.”

"PKK, sizi de kaçırdı mı? Dağ hayatını çok

güzel tasvir etmişsiniz. Tepkiler ne oldu?"

“Bir imam okuyucum, Batman’daki yeğenlerine

ve gençlere tek tek itiraf Ediyorum hediye

ettiğini ve PKK’ya aldanmamalarını böyle

sağladığını anlattı. ‘Sana hayır-dua ediyorum’

dedi. Polis, özel timci, subay, er, bölgede

görev yapan öğretmen ve başka görevliler çok

okudular, birbirlerine tavsiye ettiler. Çünkü

romanda kendi hayatlarını buldular. PKK

sempatizanları ise hiç memnun olmadı.”

"Tehdit ettiler mi?"

"Tehditvari sert eleştirilerle karşılaştım. Romandaki

olayları yerinde araştırdım, görerek,

duyarak, bilerek yazdım. Birinci elden itirafçı-

ları dinledim. Onlara gerçeklerden korkmamaları

nı tavsiye ettim.”

Romanımın ülkesinde fedakâr, yürekleri sevgi

dolu, gönül dostları ile güzel bir gün geçirdim.

Gaziantep’e giden minibüsten dostlara el sallarken

boğazım kırk boğum oldu. Romanımın ülkesindeki

zeytinlikleri, üzüm bağlarını, fıstık

bahçelerini, ekin tarlalarını, tepeleri doya doya

seyrettim. Kilis, şimdiden gözümde tütüyor. Kilisli

dostlarımdan gelecek daveti, ne kadar özledi

ğimi anlatamam.

Ali Karahasanoğlu

akarahasanoglu@vakit.com.tr

Dilipak davasında adres skandalı

Gazetemiz yazarı Abdurrahman Dilipak’a, Güven Erkaya mirascılarının açtığı davada yaşanan hukuk skandallarını anlatıyorduk. Dünkü yerimiz, adresle ilgili olanına yetmemişti. Bugün de adres açısından dosyadaki skandalı masaya yatıralım. istihbarat Servisimizin dün ortaya çıkardığı gerçekleri de irdeleyerek, yaşanan hukuka aykırılıkları n boyutunu izah edelim. Davacı vekilleri ve mahkemenin iddiasına göre Abdurrahman Dilipak’ın adresi meçhul imiş!. Onun için dava dilekçesi de, mahkeme kararı da gazetelerde ilan yoluyla tebliğ edilmiş! Bir kişiye gazete ilanıyla tebliğ yapılması için adresinin meçhul olması gerekir. Bir kişinin adresinin “meçhul” oldu- ğuna karar verebilmek için gerekli şartları ise kanun belirliyor. işte bu konuyu düzenleyen Tebliğat Kanunu, bir kişinin adresinin meçhul kabul edilebilmesi için bazı kriterler belirlemiş.. Hatta hakime, tebliğat yaptırmak isteyen kişilere yol göstermiş. Madde 28: “Tebliği çıkaran mercii lüzum görürse, muhatabın adresini resmi veya hususi müessese ve dairelerden veya zabıta vasıtasiyle tahkik ve tesbit ettirebilir.” Bu madde 19.3.2003 tarihinde TBMM’de kabul edilen değişiklik ile, artık tebliği çıkaran merciin takdirine bağlı olmaksızın, resmi dairelerden adresin araştırılmasını zorunlu kılıyor. Ya mahkeme ne yapıyor? Mahkemenin yazıişleri ne yapıyor? Hadi diyelim dava dilekçesi aşamasında kanunun yeni şekli yürürlükte değil idi. (O zaman dahi Yargıtay kararları, bu takdirin keyfi olarak kullanılamayacağını, özellikle kamuoyunda tanınan kişilerin veya bir meslek odasına kayıtlı olduğu haricen bilinen kişilerin adreslerinin o meslek odalarından araştırılması gerektiğini zaten hatırlatıyor, aksine uygulamaları kanuna aykırı bularak bozuyordu.) Peki kanun kabul edildikten tam bir ay sonra, sanki bu kanun hiç değişmemiş gibi, mahkeme yazıişleri müdürlü- ğü ve mahkeme hakimi, Abdurrahman Dilipak’ın adresini hiçbir gazeteci kuruluşundan sormadan, gazetecilerin üye olduğu meslek kuruluşlarından sormadan, yine gazete yoluyla ilan etmeye nasıl karar veriyor? Kanun ortada. Önceden takdire dayalı olan araştırma, Mart ayından itibaren zorunlu hale getirilmiş. Dilipak’a gazete yoluyla yapılan karar tebliği Nisan ayında olduğuna göre, yeni kanundaki şartların yerine getirilmesi gerekmez miydi? Alın size kanunların değiştirilmesine rağmen, uygulamaları n eskisi gibi sürmesine aktüel bir örnek daha. TBMM, uzun görüşmeler sonunda yeni bir kanun yapıyor. Ama yargı, yeni kanunu uygulamamakta ısrarcı! işin dün ortaya çıkan son halkası ise, skandalı tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyordu. Mahkeme aşamasında Dilipak’ın ev adresi bulunamazken, icra aşamasına gelinince hemen iki gün içinde bulunuveriyordu. Acaba gerçekten karar kesinleştikten sonra, iki gün içinde tesadüfen mi Dilipak’ın adresi bulunmuştu? istihbarat Servisimizin takibi sonunda, davacı vekillerinin, Dilipak’ın ev adresini çok önceden bildikleri halde, gizledikleri, icra takibinde birden ortaya çıkardıkları ortaya çıktı. Nasıl mı? Yapılan açıklamaların izi takip edilerek. Davacı vekili, “Haziran ayı başında, bir gazeteci arkadaşıma, ‘Gazetecilerin adresi nerden bulunur’ diye sordum. O da Gazeteciler Cemiyeti’nde bulunacağını söyledi. Ben de ordan sorup doğru adresi buldum” diyordu. istihbarat Servisimiz, avukatın görüştüğü gazeteciyi bulup, kendisine sordu: “Böyle bir soru size soruldu mu? Ne zaman soruldu?” Cevap skandalı ifşa ediyordu: “Evet; 2.5 ay önce soruldu”. 2.5 ay önce. Yani Dilipak’a ilanen tebliğat yapıldığı günlerde. Davacı vekili bir yandan Dilipak’ın adresinin (kanunda zaten yazı lı ama, diyelim ki kanunu bilmiyorlar!) nerden bulunacağını öğreniyor. Bir yandan da kararı adrese göndertmeyip, gazete ile ilan ettiriyor. Maksat ne, kararın temyiz edilmesini önlemek.. Hatta 3 Haziran günü, (yani adresin nerden bulunacağının öğrenilmesinden 1.5 ay sonra) Dilipak’ın adresinin meçhul olduğunu iddia ederek, gazete ilanının yeterli olduğu gerekçesiyle, kararın kesinleşme şerhinin yazdırılmasına bakılırsa, olay çok daha planlı.. Skandalları bir bir anlattık. Bundan sonrası, yargıya kalmış. Mahkemenin, mahkeme kaleminin, avukatların kanunlara aykırı işlemleri tesbit edilip, sorumlular hakkında gerekli müeyyideler mutlaka uygulanmalı. Uygulanmalı ki, Dilipak gibi davasına sahip çıkabilecek birisine dahi bu muameleyi reva görenler, başka hukuksuzluklara imza atamasınlar!

Asım Yenihaber

ayenihaber@vakit.com.tr

Manidar açıklama!

Her toplantısı hâdise olan, manşetlere çekilen MGK toplantısı, bu sefer beklenen ilgiyi görmedi nedense. Aslında hükümetin AB sürecinde ortaya koyduğu mevzuat değişiklikleri, Türkiye’nin katılaşmış idari bünyesini değiştirmeye, dolayısıyla MGK’yı da ilgilendiren bir noktaya doğru gidiyor. “Yol haritası” dedikleri şey, eninde sonunda Türkiye’nin idari yapısını ciddi biçimde değiştirecek. Askerin idare üzerindeki “vatan kurtarma, rejimi koruma ve kollama” adına edindiği rolleri terk etmesi gerekecek. Bu olabilir mi? Bunun olmaması için çalışan gruplar,merkezler, mihraklar… var elbette. Bunlar rejimin “kutsallık”ları adına, “şeriat elden gidiyor” çağrıları yapıyorlar. Elbette her kutsallığı olan sistemin “şeriat”ı vardır! Kemalizmin de şeriatı var. O yüzden “Türksolu” adı verilen dergi, bir an evvel askeriyeden kemalist şeriatı koruma altına almasını istiyor. ilanlarından anlaşıldığına göre, dergideki ilk yazı, “Ordunun müdahalesi kaçınılmaz hale gelmiştir!” başlığını taşıyor. Açık bir darbe davetiyesi bu. Davet sahipleri, icabetten emin olmasalar bu davetiyeyi çıkarmazlar gibi geliyor insana! Derginin bir zamanların rejimce muteber oldukları musaddak yazarlarına bakarak da aynı sonuca varabiliriz. icabet olmayacaksa, işin ucunda idamla yargı- lanmak bile var! Yine de kötümser olmamak lazım. şu anda AB ile ilişkiler yönünden zan altında bulunan kesim, görüşlerini en üst düzeyde MGK’da dile getiriyor. Nitekim toplantıdan sonra bir açıklama yapılmış. Gerçekten manidar bir açıklama bu! MGK, AB’ye girişi cumhuriyet ilkeleri doğrultusunda tasvib etmiş. Yani, AB’ye girişimiz “cumhuriyet ilkeleri doğrultusunda” yapılacakmış! Gerçekten tereddütte haklı bu metnin yazılmasına sebep olanlar. AB “cumhuriyetçi” bir yapı değil. AB’ye dahil olan ülkelerde cumhuriyet olanlar bulunduğu gibi, kaç yüzer yıllık monarşiler de var. Başta ingiltere, Hollanda ve Belçika olmak üzere bir hayli krallı k, AB’nin as ülkeleri arasında. Dolayısıyla AB’nin “cumhuriyetçilik” diye bir ilkesi yok! Fakat, temel haklar, hürriyetler konusunda, demokratik yapılanma konusunda AB kıstasları var. Bu kıstasların kraliyet, cumhuriyet ayırımı yok. Hatta belki de monarşi ile yönetilen AB ülkeleri daha demokrat! Türksolu’nda kümelenenlerin, darbe davetçisi kesimlerin aklının almayacağı bir şeydir bu! Öyleyse cumhuriyet ilkeleri doğrultusunda AB’ye girmek ne demek? Eğer cumhuriyet ilkeleri bizim şu bildiğimiz altı oksa, bunların en azından bir kısmının AB’de bir yeri olduğunu sanmıyoruz. Bunlar 1920’lerin, 1930’ların, yani Mussolini’lerin, Hitler’lerin dünyasının ilkeleri. Elbette Stalin’i de katabiliriz o dünyanın belirleyicileri arasına. Türkiye tipi totalitarizmin bir ayağı da Moskova’da sayılabilir. şimdi Türkiye’de bazı mihraklar, AB’ye girişten sonra bir şahsın adıyla, ilkeleriyle başlayan ve biten bir Anayasa’ya sahip olabileceğimizi düşlüyorsa, bu rüyadan uyanmak gerekiyor. Anayasa’nın peşine takılmış “Devrim kanunları” safsatasının sürebileceğini düşünenler varsa, yanıldıkları kesin.

Elbette bunun çaresi var. Türkiye’nin AB’ye girmemesini gerektiren tarihi sebepler bulabiliriz. Bu sebepler aidiyet unsurları mızla iç içe olabilir. Fakat cumhuriyet ilkeleri bu temelleri içermez. Dolayısıyla, milleti külliyen kucaklayan bir AB dışında durma tavrı için yetmez. Bu yetmezliğin duracağı yer neresi olabilir? Darbe durağı mı? Bu durağa uğrayan otobüsler Avrupa’ya gitmez!

Atilla Özdür

aozdur@vakit.com.tr

Adalet Bakanı’na

12 Eylül’de doğanlar bugün askerlik çağında. Bir kısmı savaşa sürülmüş, vatan görevi gereği, kimisi de orduevlerinde ya da karargâh bölüklerinde, şanslarından ve tahsil seviyelerinden. Tahsil seviyelerini farklı kılan faktörler ise ateş gibi yakıcıdır. Ne bakmaya gelir ne de ellemeye!.. 141-142- 312 vs. vs...

12 Eylül askeri darbesinin birkaç sebebi vardı. Bunlardan birisi cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir türlü neticeye ulaşılamaması ve Büyük Millet Meclisi üyelerinden birkaçının seçimin mânâ ve ehemmiyetine su kaçırırcasına işi gırgıra alıp, Bülent Ersoy ile Zeki Müren’i sandıklamalarıydı. Yanılmıyorsak, Hülya Avşar’ın da Çankaya sakinesi olması için oylarını bu hanımın adına sandıklayan mebuslarımız, Büyük Millet Meclisi’mizi varlıklarıyla şereşendirmekteydiler... Siyasetin ciddiyetine su kaçınca, kaçırılınca, mukadder akibet kaçınılmaz oldu ve Hasan Mutlucan bir kez daha ekranların ve radyoların ilk sırasında yerini aldı. En büyük Hasan Mutlucan’dı ve başkaca da büyük yoktu... Hasan Mutlucan gür davudî bir ses. Kulağıma çalındığında hep teftiş albayımızı hatırlarım. Emekli bir yüzbaşının oğlu imiş bizim tertipten Oktay... Bu Oktay, ismail Dümbüllü’nün yanına darbukacı girmiş. Çıraklık, çaylaklık falan derken, epeyi de mesafe almış kalfalıkta. Sonra babası bir gün kenara çekerek, “Bak oğlum” demiş. “Ya bu işi bırakırsın, darbukacılığa son verirsin, ya da ben seni evlâtlıktan reddederim.” Oktay, işte bu Oktay, ismail Dümbüllü’nün yanından ayrılışını müteakip birkaç sene sonra bizimle tertipleşti. Bizim tümenin mal saymanı ilhan Usuoğlu isimli bir üsteğmen idi. Biraz savrukça kalendermeşrep birisiydi, amma sağlam adamdı. Her iki kalemde bir hesabı kontrol edilen malzeme gelecek senenin stokuna aktarıldığında, bu albay gür ve davudî sesiyle başlardı kitap okumaya... “Oğlum oğlummm... Devlet malıdır bunlar devlet, aman dikkat. Sizden çıkmazsa bile mutlaka ahfadınızdan çıkar!” O zamanlar benim kafamda kavak yelleri estiğinden, albayın şeriat ağzıyla konuştuğunun ayırdına varamamıştım. Tabiî şimdi bankaları kanun ve kitabına uygun biçimde iç boşaltma yöntemiyle soyan, milletin kefen parasına kadar ırz ve namusuna tasallut edenlerden bunlar nasıl çıkacak? Kendileriyle yemiş içmişliğine bir ünsiyetimiz bulunmadı ğından, bilmiyoruz. Amma mutlaka kendilerinden çıkmasa bile, karılarından ve kızlarından çıkacak. Her neyse, şimdilerde de bakıyoruz, adaletin, adliyenin ciddiyetine su kaçırılıyor. Ulusal egemenlik sulanınca ihtilal olmuştu. Mülkün temelini su basınca kim bilir ne kıyametler kopacak?.. Sulandırılmış, içine su kaçırılmış müessesenin bakanı, Türkiye’nin soyulmasına, milletin iktisadî ırzının kirletilmesine karşı hukukun bir şey yapamamasından yana yakıla feryad ediyor... “Oturup düşünmemiz lâzım" diyor, “Hukuk devletinin ve adaletin işlemediği yerde alternatif adalet modelleri ortaya çıkmaya çalışır.” Adalet Bakanı, buna; “mafya modeli” diyor. Ben ise, “kan dâvâsının haklılığı” gözüyle bakıyorum. Türkiye bu ayıbı yeterince yaşamış, bundan sonra yaşamasınmış... iyi güzel de sultanım, Yargıtay 8. Daire Başkanlığı seçimlerinde sandıktan Fatih Ürek’e oy çıkmışsa, tuz kokuşmuş demektir. Kokuşan tuzun ağulu ve geniz yakıcı buharları ise, Abdurrahman Dilipak hakkında yürütülen yargı sürecini sise gömmüş. Siz, bu sisi kaldırmaya yetkili değil ve kendinizi de ehil görmüyorsanız, müsaade ediniz haykırayım; "Ben bu ülkede bu şartlar altında yaşamaktan utanç duyuyorum!” isterdim ki, Dilipak’a baktığınızda intihar edesiniz gele!..

Ayhan Bilgin

abilgin@vakit.com.tr

Yol haritası beyhûde

Ahmed Halil isimli Filistinli bir hukukçu,

22 Aralık 1973’te The Guardian, London’da

yer alan bir söyleşide, Filistin halkı-

nın dramını son derece çarpıcı sözlerle şu

şekilde açıklıyordu: “Hayfa’da doğmu-

şum. Babam da, dedem de... şimdi, göçmenim.

Golda Meir Rusya’da doğmuş,

Amerika’da okumuş ve şimdi benim ülkemde

Başbakan. Abba Eban’la Cambridge’de

hukuk eğitimi gördüm. O Güney

Afrika’da dünyaya gelmiş, ingiltere’de

okumuştu. şimdi benim ülkemde

yaşıyor, bense oraya giremiyorum!"

Ahmed Halil, doğduğu toprakları terke

mecbur bırakılmış olan yüzbinlerden sadece

biriydi. Oysa geride kalanları da aynı akibet

beklemekteydi. Çünkü Yahudilere göre;

"Yahudilerin çok fazla tarihi ve çok az

coğrafyası var”dı. Bu yüzden Filistin toprakları

üzerinde “temizlik” sonrası bir Yahudi

devleti kurmak gerekiyordu. Revizyonist

siyonist önder Vladimir Jabotinsky bu

niyetlerini şu sözlerle açıklıyordu:

“Filistin, Yahudilere ait olmalıdır. Etnik

bakımdan temiz bir Yahudi devletinin

yaratılması amacıyla gerekli yöntemlerin

uygulanması her zaman zorunlu

ve güncel olacaktır. Araplar, şimdi

bile, onları ne yapacağımızı ve onlardan

ne istediğimizi biliyorlar. Durmadan

oldu-bittiler yaratmalı ve Araplara

bizim topraklarımızdan çekilerek çöle

dönmeleri gerektiğini söylemeliyiz.”

(B.Rainov, Pıtitsana Siyonizma, Sofya

1969, s. 48-49)

Filistin’de kalan Araplara asla hayat hakkı

tanınmayacağını ise Ha’olam Hazek’in

Yazıişleri Müdürü Uri Avnery şu sözlerle

açıklıyordu: “ibrani emeği demek, Arap

emeğine ‘hayır’ demek anlamına geliyordu.

Toprağın rehinden kurtarılması,

çoğu zaman, orada yaşamakta olan

Arab Fellâhlardan kurtarmak demekti.

Portakal bahçesinde Arap çalıştıran bir

bahçe sahibi dâvâya ihanet etmiş bir

hain, yalnız bir Yahudi işçiyi işten yoksun

bırakmakla kalmayıp, daha önemlisi,

ülkeyi bir Yahudi işçiden yoksun

bırakan alçak bir gerici sayılıyordu.

Onun bahçesine saldırmalı, Araplar

zorla çıkartılmalıydı. Gerekirse kan

dökmek meşruydu.” (israel Without Zionist:

a Plea For Peace in the Middle East,

New York, 1968, s. 85)

Siyonist Yahudi için Arab’ın kanını dökmek

vazgeçilmez kutsal bir görev olmanın

yanı sıra, onun için Arap, sosyo-psikolojik

bir tip olarak gelişemeyecek, Kur’an ve ilkel

içgüdülerin bir ürünüydü. Fakat ne gariptir

ki, araştırmalar; siyonist Yahudilerin bu görüşünün

Araplarla da sınırlı olmadığını ortaya

koymaktadır. Ünlü siyonist Yahudilerden

Ahad Ha’am’ın şu sözü sadece Filistinlilerin

değil, tüm insanlığın nasıl bir görüş

ve nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu

anlamaya yeterlidir sanırım. Ahad

Ha’am diyor ki:

“Yaradılış merdiveninde farklı basamaklar

olduğunu herkes doğal olarak

kabul eder; önce inorganik nesneler,

bitkiler ve hayvanlar âlemi, sonra ‘konuşan

yaratıklar’ ve hepsinin de üstünde

Yahudiler." (Sources de la Pense’e Juive

Contemporaine, s. 49)

Bugün dünya insanları açısından artık nası

l bir belâ ile karşı karşıya olduklarını anlama

ve dünya insanlarını insan olarak dahi

görmeyip, “konuşan yaratıklar” şeklinde

nitelendiren siyonist Yahudiye karşı gerekli

tedbirleri alma vakti gelmiş olsa gerek!..

Gerçekte günümüzde Filistinde yaşanılanlar,

“konuşan yaratıklar” olarak değerlendirilen

insanlık âlemi ile, kendilerini

“tanrının seçilmiş halkı” olarak görenler

arasındaki mücadelenin “son raundu”dur.

Bu mücadelede, Filistinlilerin kaybetmesi

demek, gerçekte tüm insanlığın kaybetmesi

anlamına gelecektir.

Ama her şeye rağmen zafer Filistinlilerin,

dolayısıyla da insanlık âleminin olacak, siyonist

Yahudi, çeşitli insanlık dışı yöntemlerle

istilâ ettiği coğrafyayı, ardarda yiyeceği darbelerle terke mecbur kalacaktır.

Artık ok yaydan çıktı. Yol haritası beyhûde!..

Abdullah Yıldız

ayildiz@vakit.com.tr

Merd-i Kıptî’nin "Sirkat"i

Çok sevdiğim bir deyim vardır; “şecâat

arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler.”

Yani, Kıptî yiğidi, kahramanlıklarını

anlatırken, -yiğitlik cümlesinden olarakyaptı

ğı hırsızlıkları da söylemekten kendini

alamaz.

Tarihin derinliklerinden süzülüp gelen

tecrübe ve hikmet yüklü bu deyim, çok

önemli psiko-sosyal tesbitler içeriyor. Toplum

içinde her zaman karşılaşmakta oldu-

ğumuz ilginç bir insan tipinin -merd-i

Kıptî prototipinin- davranış kalıbını çok

özlü olarak tasvir eden bu cümle, gayrı ihtiyari

sık sık aklıma gelir. Son olarak, YÖK

Başkanı Kemal Gürüz’ün “Bunlar meslek

liselerini bahane ederek imamhatiplerin

önünü açmak istiyorlar."

şeklinde başlayıp “yapsınlar da görelim”

gibi tehditvârî ifadelerle devam eden

ajitatif konuşmasını dinleyince, ister istemez

“merd-i Kıptî” darb-ı meseli canlandı

zihnimde.

Merd-i Kıptî, aslında kelimenin içerdiği

anlamda “mert” değildir; zira, hiç kimse

hırsızlığın “mertlik”le bağdaştığını iddia

edemez. Kaldı ki, gerçek mert/yiğit, yaptı-

ğı kahramanlıkları anlatmaya gerek bile

duymaz; onun mertliğini, yiğitçe gerçekleştirdi

ği faaliyetler zaten ortaya koyar.

Mertlik ‘kâl’den değil ‘hâl’den anlaşılır

vesselâm.

Nâmert ise, kendisini ‘kâl’ ile yani lâşa,

biraz da ‘birin yanına beş katarak’ anlatma

ihtiyacı duyar; eksikliklerini lâf kalabalı

ğı ile, abartılı sanal kahramanlıklarla

kapatmaya çalışır; bu arada farkında olmadan

-tabir yerindeyse ‘hızını alamayarak’-

yaptığı hırsızlıkları da kahramanlık

sadedinde ortaya döküverir.

imdi, Kemal Gürüz’ün kışkırtıcı ifadesine

dönersek; -sözün mefhûm-u muhâlifinden

hareketle- bütün meslek liseleri mezunları

nın üniversitelere girişlerini ‘alan

sınırlaması’ ile engelleyen YÖK’çülerin asıl

amacının “imam-hatiplerin önünü

kesmek" olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Sık sık görüntülü ve yazılı medyada “şecâat

arzına” tanık olduğumuz 28 şubatçı,

laikçi kahramanımız, “mâhût süreç”teki

yasakçı uygulamaların tahtında müstetir

bulunan niyetleri böylece açığa vurmuş

oluyor. “Biz din düşmanı değiliz” diye

bir savunma geliştirirken bile; aslında, bütün

yapılıp edilenlerin “islâmî canlanı-

şın önünü kesmeye” matuf tedbirler oldu

ğunu ‘sirkat’ cümlesinden belli ediyor.

Başörtüsü yasağının altında yatan asıl niyet

de, birilerinin ‘göz zevkini’ bozan "islâmî

görünürlüğü” azaltma arzusu değil

miydi? Peki, Kur’ân kurslarını kapanma

noktasına getiren uygulama “Kur’ân düş-

manlığı” değil de neydi?

Aslında bu ‘merd-i Kıptî’ tipli nâmertlere

şunu söylemek lâzım: Neden asıl niyetlerinizi

gizliyorsunuz? Hadi açıkça itiraf ve

ifade edin; “bizim bütün meselemiz islâm’ı

n önünü kesmek” diye. Bırakın

merd-i Kıptîliği; mertliğinizi görelim!

Böylece millet de kimin ‘ne’ olduğunu anlayı

p öğrensin.

AK Parti hükûmetine de şunu hatırlatmak

lâzım: imam-hatip meselesini, ‘meslek

liseleri’ çerçevesi içinde değerlendirmeyiniz;

bu taktirde ‘memlekette bu kadar

imama ihtiyaç yok’ itirazlarına haklılık

kazandırırsınız. Bilakis; “% 99’u müslüman

olan bir ülkede halkın, dinini öğrenme

ve çocuklarına da öğretme hakkı elinden

alınamaz” hakikatinin ardında durmalı

sınız.

Bu hakikati herkes anladı; güneşin balçı

kla sıvanmayacağını herkes gördü; halkı

n inançlarıyla, giyim-kuşamıyla uğraş-

manın ülkeyi ne hale getirdiği ayân-beyân

ortada; yasakçı zihniyet ise tamamen kö-

şeye sıkıştı.

işte telâşın nedeni bu!

Ahmet Varol

avarol@vakit.com.tr

Irak’ta direnis eylemleri

Amerikan emperyalizminin Guantanamo esirlerine

yapılan zulüm ve işkencelerin görüntülerini

zaman zaman medyaya sızdırmasının en

önemli amaçlarından biri Irak ve Afganistan’da

işgale karşı gerilla savaşı gerçekleştirme niyeti

taşıyanlara karşı psikolojik savaştı. Yani onlara,

“Savaşa kalkışırsanız, sizin de başınıza gelecek

budur!" demek istiyordu. Tıpkı Hitler’in işgal etti

ği bölgelerde yaşayan Yahudileri göçe zorlama

metodu gibi. Hitler’in adamları öldürdükleri birkaç

Yahudinin cesedini kamyonetlerin arkasına

atarak caddelerde dolaştırıyor ve oralarda yaşayan

Yahudilere, “Buraları terk etmezseniz sizin

de başınıza gelecek budur” diye ilan yapıyorlardı.

Ne kadar ilginçtir ki, aynı metoda siyonistler

de 1948 savaşında ingilizlerin yardımlarıyla ve

zamanın Ürdün Kralı Abdullah’ın ihanetiyle iş-

gal ettikleri Filistin topraklarında başvurdular.

Onlar da öldürdükleri Filistinlilerin cesetlerini

kamyonetlerle dolaştırıp, “Buraları terk etmezseniz

sizin de başınıza gelecek budur” diyorlardı.

Hitler’in tehditleri yüzünden yüz binlerce

Avrupalı Yahudi, Filistin topraklarına akın etti

ve böylece orada “israil” diye gayrimeşru işgal

devletinin kurulmasına yetecek insan unsuru

oluştu. O göçmenlerin tehditleri yüzünden de

yüzbinlerce Filistinli, öz yurtlarını terk ederek

muhtelif bölgelerde mülteci kamplarında yaşamaya

mahkûm edildi. Sonra da işgalciler, “Buraları

biz kendi paralarımızla satın aldık; Filistinliler

topraklarını sattılar” yalanlarıyla dünya

kamuoyunu yanıltmaya kalkıştılar.

ABD de psikolojik yıpratma ve tehdit metodları

nı sonuna kadar kullanmaktadır. Peki, işin

içinde böyle bir amaç var diye Guantanamo iş-

kencesi gündeme gelmesin mi? Gelsin elbette

ve Amerika’nın çirkin yüzünü bütün dünya tanı

sın. Ama bu işkencenin yapılmasının ve o iş-

kence görüntülerinin bizzat ABD tarafından

medyaya dağıtılmasının amaçları da bilinsin.

işin bu ciheti de aynı derecede çirkin ve vahşi.

ABD, psikolojik savaşa rağmen, Irak ve Afganistan’da

işgale karşı mücadelenin önüne geçemedi.

Irak’ta Haziran başında el-Faluca eylemiyle

kendini iyice hissettirmeye başlayan gerilla

mücadelesi gittikçe yayılıyor. Biz eylemlerden

bazılarının listesini verelim:

15 Haziran’da Bağdat’ın güneyinde bir zırhlı

imha edildi.

19 Haziran’da el-Faluca’da füze saldırısı sonucu

birçok işgalci yaralandı.

Aynı gün Bağdat’ın güneyinde iki ayrı saldırı-

da 3 işgalci asker öldürüldü.

Aynı günlerde ed-Dalu’iye yolunda askeri

konvoya saldırı gerçekleştirildi, biri general 7 iş-

galci asker ve subay öldürüldü. Konvoyda 10

tank, 3 askeri araç imha edildi. Eylem roket saldı

rısı yoluyla gerçekleştirildi. işgalciler bu olaydan

sonra bölgede ev ev arama yaparak 395 ki-

şiyi tutukladılar.

24 Haziran’da Ammara’da 2 ayrı saldırıda 6

ingiliz askeri öldürüldü, 3’ü ağır 8’i yaralandı.

Bu olayda işgalcilere ait 1 helikopter düştü. Bu

kayıplar, ingiliz yetkililer tarafından da resmen

açıklandı.

er-Remadi’de 4 sivil Iraklının işgalciler tarafı

ndan öldürülmesinden sonra 26 Haziran’da

Bağdat’ın Amiriye mıntıkasında işgalci devriyeye

saldırı gerçekleştirildi, 2 Amerikan askeri

öldürüldü. Bu eylem el bombasıyla gerçekleştirildi.

Haber kaynaklarında tarihi belirtilmeyen bir

eylemde de Bağdat Havaalanı’na füze saldırısı

gerçekleştirildi, 5 tank imha edildi, 4 işgalci asker

öldürüldü, 9’u yaralandı.

işgalci askerlerin geçtiği bazı yollarda köpek

ölülerinin içine bomba yerleştirilmesi ve bu

bombaların uzaktan kumandayla patlatılması

suretiyle eylemler gerçekleştirildi. Bu eylemler

sebebiyle işgal güçleri tank sürücülerine yolun

fazla sağından gitmemeleri ve hayvan ölülerine,

çöplere dikkat etmeleri talimatı verdi.

27 Haziran’da Necef yakınlarında 1 Amerikan

askeri öldürüldü. Beled civarında da iki iş-

galci askerin kayıp olduğu açıklandı.

ABD artık bu eylemleri ve kayıpları gizleyemiyor.

Powell, işgalci askerlerine ve Amerikan kamuoyuna

sabır tavsiyesinde bulundu. Bu arada

Irak’a, eylemlerin önüne geçme iddiasıyla bazı

elemanlar gönderildi. Fakat ne olursa olsun gerilla

eylemlerinin artacağı ve işgalci askerlerin

sürekli ölümü başuçlarında hissetmenin sıkıntı-

sını yaşayacakları kesin.

Müteakip yazımızda Irak direnişinin gücü ve

Amerikan emperyalizminin bu direnişi bastırma

metodları hakkında bilgi vermeye çalışacağız,

inşallah.

Arif Çevikel

acevikel@vakit.com.tr

Dinini çaldırdığını oyun havasında söyleyenlere bir soru: içi boş muydu?

Bu ülkede devlet ideolojisi eliyle yetiştirilen hormonlu seçkinlerin dinle sorunu var. Müteveffa Aziz Nesin gibi “Ben Müslüman değilim” diyecek kadar dürüst olamayanlar... islâm’ın sahibi Allah’ın koyduğu ölçülere göre, değil Müslüman, kitap ehli dahi sayılmayanlar... Dahası, “dinsiz” olmakla kalmayı p “din düşmanı” olanlar... Laik seçkinlerin dinsizleşme sürecinde birçok unsur rol oynamıştır. Bunların en başında dini gizli-açık “hasım” ilan eden resmi ideoloji gelir. Halkının dinine “irtica”, ona inanana “mürteci”, “gerici”, “yobaz” diyen, bürokrasisi eliyle dine karşı gazete manşetlerinden “topyekûn savaş açan”, yalnız devleti değil vatandaşlarının hayatlarının tamamını dinden arındırma politikaları izleyen, başörtüsü gibi dînî emirleri yasaklayan, dinin haram kıldığı ne varsa onlara kutsal inek muamelesi yapan bir ideoloji bu. Laik seçkinlerin dinsizleşme sürecinde eğitim, aile, çevre vs. gibi unsurlar da rol oynamıştır. Dürüst olalım ve bu unsurlara Müslümanları n bazı yanlış tavır ve davranışlarını ekleyelim. Bu ülkede babasının dinini Allah’ın dini sanıp da islâm’a düşman olan çok kişi var. Fakat, en sonda gelmesi gereken unsur bu. “Dinini çaldıran” laik seçkinlerin bunun tek suçlusu olarak Müslümanları göstermesi, ne kadar doğrudur? Hürriyet yazarı Bekir Coşkun’un Perşembe günü yazdığı “Dinimizi Çaldılar” başlıklı yazısından söz ediyorum. Din “cüzdan” ya da “çanta” mıymış ki, birileri çalabiliyor? Hadi sizin dininiz, içinizde yer alan bir vicdan gibi değil dışınızda yer alan bir cüzdan gibi portatifti diyelim. Peki, onu gözünüz gibi korumanız gerekmez miydi? Ömrü boyunca donunu bir kez çaldırmayanlar dinlerini çaldırmışlarsa, bu, donlarına verdikleri değeri dinlerine vermedikleri anlamına gelmez mi? Böyle birinin şikâyete ne hakkı var? Tutalım, ona da “eyvallah” diyelim. Peki, çalınan dininizin ardına niye düşmediniz?Kapkaççıların çantalarını kaptığı kadınlar bile çantalarını vermemek için sürüklenmeyi, hatta ölmeyi bile göze alıyorlar; siz dininizi çaldırmamak için neyi göze aldınız? Ne bedel ödediniz? Bu arada, Bekir Coşkun’un dinini çalanlar kimlermiş biliyor musunuz: “Dinciler!..” Cüzdanınızı çaldırırsanız “cüzdansız”, paranı zı çaldırırsanız “parasız” kalırsınız, değil mi? Dininizi çaldırırsanız “dinsiz” kalırsınız. Bu kadar açık. Ama bakın, aklınız sıra “dinci” diye hakaret ettiğiniz bu ülkenin Müslüman milyonları size içleri ata ata “dinsiz” bile diyemiyorlar, demiyorlar. Ya siz onlara üstelik “dinimizi çaldılar” bahanesiyle nasıl da saldırıyorsunuz? Bekir Coşkun’un çalınan dininin “içinde” ne varmış, onu da kendisinden öğrenelim: “Ben ezan sesini severim... Annelerimizin başındaki o anne kokan örtüleri dahi çoğumuza sevimsizleştirdiler... ‘Hayırlar’ dileyen selamımız gitti...” işte Bekir Coşkun’un çaldırdığı dinin içeriği: “Minaredeki ezan... annesinin başörtüsü... selam.” Bunlar çalındı mı? Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmazmış. Ezan yerli yerinde duruyor; 28 şubat zorbalığına rağmen. Annelerin başörtüsüne karşı açılan mücadelede Coşkun bir kere böyle coşmadı, neden? Vur ama, önce suçunu itiraf et. Selam... Allah’ın selamı... Kafadarlarının sayesinde selam, “gizli yasaklar” ve “ayıplar” zümresine ilhak oldu...

O soruya tekrar dönelim: Bekir Coşkun kapkaççılara karşı direnen kadınlar kadar yok muydu ki, çaldırdığı dinin peşine bunca yıldır düşmedi? Biri cüzdanını çaldırsa da aldırmasa, siz ne düşünürdünüz? içinin boş olduğunu, değil mi? Boş cüzdanın ardına kim düşer? Bekir Coşkun pek yavuz. Ev sahibini bastırmak için hem vurup hem de “Ne vuruyorsun!” diye ortalığı velveleye veriyor. Ondan önce, kaybettiğinin ardına düşüp, neden onu geri almak için bedel ödemediğini açıklasın. Yoksa, “kaybettiğini” söylediğinin içi boş muydu? “Dinsizler”, dininin içi dolu olanların imanını, tüm devlet imkanlarını kullanmalarına rağmen, çalmayı başaramadılar da...

D.Ali Taşcı

dalitasci@yahoo.com

Her insan sevgili olmaya lâyıktır

İnsan harika bir varlık. En kötü anında bile onu seyretmek, derûnunu anlamak, insana mutluluk veriyor. Farklı iç dünyalarınız olsa da, aynı evreni paylaşıyorsunuz; ağlatanlar ayrı olsalar bile ağlamanız ortak. Gülüşünüz benzer, duygularınız farklı nehirler gibi ise de, deniziniz ortak. Sonsuz davranış paylarımızın yanında, insanlık ortak paydasında birleşerek hayat işlemini devam ettiriyoruz.

Geçenlerde üç ilâhiyatlı kızımızla konuşuyoruz: Hayattan ümitsiz olmasalar bile, tedirgin duruşları, zaman zaman karamsarlıkları hallerinden ve sözlerinden anlaşılıyor. Okullarının durumu, büyüklerinin onlara “tebessümle” bakmayışı, ister istemez onlarda bir kırgınlık meydana getirmiş, yaşama bakışlarında sisli görüntüler oluşturmuş.

“Hayallerimiz çalındı, büyük darbeler yedik, yorulduk!” derlerken, içtenlikleri ve masûmiyetleri yüzlerinden okunuyordu; fakat aynı yüzlerin derin çizgilerinde hüznü okumak da mümkündü.

Dedim ki onlara, bulutların altında sıkılıyor, bunalıyor, kasvet dokuyorsunuz; bir uçağa binip bulutların üzerine yükselseniz daha iyi olmaz mı? Hayatın hayali mutlaka vardır, ama hayalin hayatı yoktur. Yani siz hayal kurabiliyorsanız, yaşıyorsunuz demektir, yaşamayanın hayali de olmaz. “Hayallerim çalındı” demeyin, siz yaşıyorsunuz ve sisler arasında da olsa hayaller kuruyorsunuz. Aslında sizler, olup bitenlerden sonra, kendinizi tanıma sürecine girmişsiniz, kendinizi keşfediyorsunuz. En büyük fetih, insanın kendini fethetmesidir. Dünyanın binbir çeşit gerçekliğinden, kendi hakikatinize koşuyorsunuz. Bu koşu yorucu, zahmetli ve zor olabilir; unutmamak gerektir ki, her güzellik, bir zahmetin çocuğudur. Yarının dünyasında, ben inanıyorum ki, güzellikler taht kuracaktır ve bu güzellikleri sizler doğuracaksınız.

İki eliniz kanda da olsa, okuyacaksınız, kendinizi yetiştireceksiniz, birey olacaksınız ve şefkat, merhamet, inayet elbiselerinizi kuşanarak, ruhen kanayan, dökülen, biten insanların arasına karışacak, onlara Meryem soluğu, Fatma inceliği, Hatice asaletini götüreceksiniz.

Kadın demek, sevgi demektir. Kadının cinsel bir metâ olarak algılandığı dünyada, böyle olmadığını özünüzdeki sevgiyi, topluma yayarak ve insanlara hayat sunarak ispatlayacaksınız. Kader, bütün inceliklerini zamana nakşediyor. Yarının kanaviçelerinde ruh elmaslarının parlaklığını gördüğümüz zaman, bu kızlarımızın çilelerini hatırlamamak insafsızlık olacaktır. Bu kızlarımızı ne aileleri anlıyor, ne çevreleri ve ne de öğretmenleri. (Anlayanları tenzih ederiz) Kimi zaman hayatı acı acı solurlarken, kimi de üç-beş arkadaş bir araya gelerek dertlerini paylaşıyorlar. Umut dolu bir söz duyduklarında gözlerinin içi gülüyor. Aileleriyle ters düştüklerinde arkadaşlarına sığınıyorlar.

Bir şeyler oluyor ülkemizde, toprağın altından sessizce dereler akıyor, denizler buharlaşıyor. Evrenin dönüş sesinden hüzzam makamında sonsuzluk şarkıları besteleniyor, duyabilenlere ne mutlu. Genç genç insanlar kahırlarını değil, sevgilerini köprü yaparak uzanıyorlar insanlık meydanına. Bir sabah, ezandan hemen sonra, tan ağarırken, köpeklerin uyuduğu bir vakitte bu insanlık meydanına dalacaklar ve diriliş muştusunu sunacaklar âleme. Ben buna inanıyorum. Yusuf, kuyuda ulaştı sonsuzluğa. Yunus, balığın karnında ördü kavminin mutluluk elbisesini. Meryem, İsa sonsuzluğuna, mahcubiyetinin derinliklerindeki özünü demleyerek vardı. Kadın sevgisini hayat gayesi edinen bir Peygamberin ümmeti bugün kabalığın, hantallığın, anlayışsızlığın kurbanı olamaz. Batı’da, kırkından sonra, sıkılmış limon gibi sokağa atılan kadınların, miâdı dolmuş anlayışlarla kurmuş oldukları dernekler, kadınlara kurtuluş reçetesi sunamaz. Varlık bilinciyle tanışmamış, kadınlık şifresini çözememiş, yaşamı, narsist tünellerde karanlık silûetler görerek geçiren kadınlar ve kadınların uygarlık mekânları, Meryem yüzlü, Fatıma gönüllü, Hatice bakışlı kızlarımıza bir yaşam telâkkisi veremezler.

Bugünün Rabbi, yarının da Rabbidir. Zalimler de O’nun kullarıdır, mazlumlar da. Yer de O’nun gök de. Hayatı yaratan da O, nematı yaratan da. O’nu tanıyan, O’na inanan, O’nun kulu olan biri nasıl olur da umutsuz, çaresiz, karamsar olabilir? Dönüşü olmayan yol emin değildir. İçinizde, “Allah’a dönüşü olmayan” yollar hayal etmeyin. Bütün yollar, yalnızca Allah’a çıkar; önemli olan, senin O’na nasıl vardığındır.

Kendimizi tanımadan hayatı tutacağımızı sanmıştık. Çoğaldık, hayatı tuttuk, ama biz “biz” olmaktan çıkarak yabancılaştık. Şimdi şartlar, bizi, bize çağırıyor. Kendimize gelelim, özümüzle tanışalım ve yeniden hayata koşalım. Olan budur ve her oluş sancılı olmaktadır.

Her genç kız, ileride geleceği kendisinin doğuracağını sanır; ama çoğu zaman gelecek onu doğurur.

D. Mehmet Doğan

dmdogan@vakit.com.tr

Alaeddin Özdenören’in vedası…

Galiba o gün, gününü tam olarak hatırlamı-

yorum çünkü, ama büyük ihtimalle perşembe

günü, Nazif Öztürk, Türkiye Yazarlar Birli

ği’nde kendi çektiği resimleri gösterirken,

birkaç tanesini bilhassa ayırıp bana verdi. Resimdeki

şahsı tanımakta hayli güçlük çektim.

Resimler hastanede çekilmişti; bir hastanın

resimleri idi bunlar. Yine de "kuvve-yi maneviye"

si (morali) yerinde, umutları süren veya

umursamazlığını ümitleştiren bir ifade vardı o

resimlerde.

Hasta fakat umursamaz umutları sağlıklı

Alaeddin Bey’i ilk bakışta tanıyamadım. Kaç

yıllık tanışıklık bu sırada bana yardımcı olmamı

ştı. Resimleri çeken arkadaşıma, “Söylemeseydin

zor çıkarırdım” dedim. Sonra resimdeki

umursamaz ümit üzerine biri iki laf

geçti aramızda. Sapasağlam sanki; dinamik,

hastalığı atlatacak intibaı uyandırıyor…

Biz bu konuyu konuşurken değil yeryüzünde

olup bitenleri, burnumuzun dibinde olanları

bile bilecek durumda değildik elbette. Hatta

Alaeddin Özdenören’in bir halini kavrayarak,

onu diğer halleriyle birleştirip sonuca gidecek

bir durumda dahi değildik. Tek kişinin farklı

hallerini tefrik edip bir bütüne varamıyorduk.

Fakat herhalde o sıralarda Alaedin Bey, Rahmet-

i Rahmana kavuşmuştu. O sıralar veda

ettiğini bilemediğimiz, hissedemediğimiz Alaeddin

Bey’le ilgili kısa sözler söylendi. Bu konuşma,

bizim onu hâlâ Bursa’da sanmamıza

dayanan bir çerçevede idi. Oysa o konuşma

yapılmadan önce Alaeddin Bey, Bursa’dan

ayrılmış, son yıllarda yerleştiği Balıkesir’e

geçmiş ve orada vefat etmişti… Bunu ise, ancak

Bursa’dan Cevat Akkanat’ın elektronik

posta ile gönderdiği mesajdan öğrenecektik.

Bir edebiyat çevresinin, bir düşünce çevresinin

içinde bulunan ve o muhitin isimleri

arasında anılan Alaeddin Özdenören, kişilik

yapısı itibarıyla ancak kendisiydi. Ne çevresi,

hatta ne ikiz kardeşi Rasim Bey onu tanımak

için yeterli ipucu vermezdi. Serazad, dağınık,

fakat gayretli ve araştırıcı, tefekkürü şiirine

galip gelen, şiirini ancak mizacı ile doğrultan

bir isimdi Alaeddin Özdenören.

Böyle zamanlarda, tabiî olarak şiir öne çı-

kar. Merhumun şiirlerinden söz edilir, en çarpı

cı mısraları aktarılır. Fakat, felsefe okumuş,

tefekkür çilesi çekmiş bir kişi olarak Alaeddin

Bey’in düşünce eserlerine de bakmakta yarar

vardır.

ilk ağızda onun bütün kitaplarını bir araya

getiremedim ne yazık ki. Kütüphanemin dağı-

nıklığına hayışandım. Bereket 1986’da Nehir

Yayınları arasında çıkmış “Devlet ve insan"

kitabı elime geldi. Ekseriya gazete ve dergi

yazılarını kitaplaştırdığını bildiğimiz Alaeddin

Bey’in, bu kitabı bir hayli derli toplu, kısa yazı

ları aşan bir yapıda. Belli ki, kısa yazılar derlenerek

hazırlanmışsa bile, hayli emek sarfedilerek

kitap hüviyeti kazandırılmış.

Alaeddin Bey, “sunuş”ta zamanımıza ait

değerlendirmeler yapıyor:

“Geçmişin inkârı, halihazırın ve geleceğin

de inkârı demektir. Bu nedenle bu toplumlarda

devlet zamanın dışına itilmiştir. Kı-

rım Harbi’nden 93 Muharebesi’ne, Trablusgarp

ve Balkan savaşlarına ve nihayet

istiklâl Savaşı’na kadar uzayan bir ölüm

kalım çizgisinin tarihi anlamını kavramak,

hatırlamak ve asla unutmamak toplumun

olduğu kadar devletin de görevidir. Ne var

ki batıcı yetiştirme fabrikalarında yetiştirilmiş

çeyrek aydınlardan bunu beklemek

abestir."

Elbette, Alaeddin Bey, bir fikir çizgisinin

üzerinde bulunmaktadır. Bu fikir çizgisinin

çok öne geçmiş isimleri yanında, pek fazla

önemsenmeyen adları da vardır. Yapılması

gereken, bu fikir çizgisinin emektarlarını

eserlerine yansıyan düşünceleri değerlendirerek

ele almak, böylece bir panorama ortaya

koymaktır. Alaeddin Bey’in diğer fikir eserleri

de incelenerek bir düşünür portresi çıkarmak

gerekiyor. Bu arada belki, merhumun

yayınlanmamış yazılarını da kitaplaştırmak,

böylece bütün düşünce mahsullerini bir arada

görmek ihtiyacı da hissedilecektir.

Nafile bir ömür geçirmediğine inandığımız

Alaeddin Bey’e rahmet niyazımızı tekrarlarken,

geride kalanlara sabır ve metanet

diliyoruz.

Demet Tezcan

dtezcan@vakit.com.tr

işkence gündemimizden hiç çıkmamıştır

26 Haziran, BM Uluslararası işkence Mağ-

durlarıyla Dayanışma Günü olarak takvimlerimizde

yerini almıştır. Tıpkı hamasi nutuklarla

birer gün dile getirilip ardından unutulan günler

gibi. Bir yandan dünyanın gözü önünde bebekler,

çocuklar katledilir, diğer yandan “Çocuk

Hakları Günü” tertip edilir. Kadınlar savaşın,

şiddetin birinci mağduru iken, eşleri, çocukları

gözleri önünde katledileriken seyre durulur; ardı

ndan yine uluslararası bir gün olan “Dünya

Kadınlar Günü” kutlanır. Dünya Barış Günü,

Dünya insan Hakları Günü gibi günler, retoriklerle

geçiştirilen birer gündür. Tek bir fonksiyonları

vardır, o gün dertlerimiz depreşir.

BM Uluslararası işkence Mağdurlarıyla Dayanı

şma Günü de tıpkı emsalleri gibi bir gündür.

Bir dizi beyanat, istatistik veriler ve sonra?

Sonrası boş. Gelsin yıldönümüne kadar işkencenin

türlüsü. BM, Guantanamo Adası’ndaki

insanlarla ilgili ele alınır hallerine çare olur hiçbir

şey yapamamıştır. Adadaki insanlar işkencenin

en ağırına tabi tutulmakta ABD’nin mesnetsiz

bir şekilde elinde tuttuğu insanlar işkence

dolu hayatlarından kurtulmak için ölümü seçer

hale gelmişlerdir. Yaşantıları öylesine bir kı-

sıtlama altında bulunmaktadır ki, intihar edebilmek

bile bir lüks haline gelmiştir.

ABD, Afganistan’dan topladığı çeşitli uluslara

mensup insanları bir adaya hapsetmişken, yine

kafalarına çuvallar geçirerek evlerinden topladı

ğı Iraklıları nerede ve hangi şartlarda tuttuğunu

bilememekteyiz.

Saldırmış, işgal etmiş ve esaret altına almıştır.

Bu insanların durumlarının bir adı yoktur. Onları

tutuklama, esir alma gibi bir hakkı olmayan

ABD suç işlemiştir... BM’ye uluslararası tüm

sözleşmelere rağmen.

Ülkemizdeki işkencenin boyutuna gelince;

Meclis insan Hakları Araştırma Komisyonu’nun

hazırladığı rapor 2020 sayfa, yani ülkemizdeki

işkenceyi bu köşeye sığdırmak

mümkün değil.

Özetle ülkemizde işkence, sistematik bir şekilde

sürmekte ve işkencecilere göz yumulmaktadı

r. Daha geçtiğimiz günlerde korkunç bir iddia

ortaya atıldı ve emniyet güçleri çıkıp bir açıklama

yapmadı. iddiaya göre Fatih Saraçhane’de

DEHAP Kadın Kolları Sorumlularından biri kaçı

rılıyor, işkence edildikten sonra Gaziosmanpaşa

TEM yoluna atılıyordu.

Neşe Düzel’in röportajı ile gündeme gelen Diyarbakı

r Askeri Cezaevi’ndeki işkence hadisesi

ise cezaevleri gerçeğininin cüz’i bir boyutu. Aynı

cezaevini Mehdi Zana “Vahşetin Günlü-

ğü”nde, Yılmaz Çamlıbel “Kervan Yürüyor”da

anlatır. Yapılanları okurken iğrenmeye, tiksinmeye

dair tüm duygular hafif kalır ve o olayları

yaşayan insanların nasıl ayakta kalabildiklerine

akıl erdiremezsiniz. Yine bu iki kitapta anlatı

lanlar işkence türlerinin, işkencecinin sapıkça

iştahının, işkence kurbanlarının yalnızca bir

bölümünü ortaya koyar. Diyarbakır Cezaevi,

türünün en ağırı olsa da tek örneği değildir.

ispatlanamayan, anlatılamayan, anlatılsa da

çözüm alınamayan niceleri, nice dimağlarda

hapis beklemektedir. Bu arada da işkenceciler

kendilerinin çıkan yasalardan koruyabilmek

için iz bırakmayan işkence türleri geliştirmeye

devam etmektedirler.

işkence bu ülkenin utancı, ayıbı, yüz karası

olarak hâlâ gündemde yerini çeşitli örnekleri ile

korumaktadır.

Vatanın, milletin selâmeti için, işkenceyi görev

edinen hastalıklı insanların emniyet birimlerinden

bir an önce ayıklanması, rehabilitasyona

tabi tutulması gerekir. işkenceciler nasıl ki iş-

kenceyi caydırıcı unsur olarak kullanıyorlarsa

işkencecileri de caydıracak kesin cezalar bulunmadı

r. Bir insan kendi bedeni üzerinde bile her

türlü tasarrufa sahip değilken, bedeni kendisine

emanetken, hele hele bir başkasının diğer insan

bedeni üzerinde oynamaya hiç hakkı yoktur.

Bunun hesabını ne milletin vicdanında ne Allah’ı

n huzurunda veremeyecek, hiçbir mazur

gerekçeye dayandıramayacaktır. işkencecilerin

ailelerinden bile gizledikleri bu eylemleri ölene

kadar vicdanlarını kemirecektir. Tabii, vicdan

kırıntısı varsa içlerinde. Kendi eşlerine, kardeş-

lerine, analarına, babalarına, çocuklarına bakarken

işkence yaptıkları insanları düşünüp yakınları

nı onların yerine koyarak bu vicdan muhasebesine

başlayabilirler. insanlıklarını yeniden

kazanmaları açısından iyi bir yöntem olacaktır.

Adamların iman etmiş kişiler olduğunu bilsem

-ki iman ettim diyen birisi bu tür davranış-

ta bulunamaz- dinimizin şu emrini tavsiye edece

ğim: “Kendin için istemediğini başkası için de

isteme!"

demettezcan@hotmail.com

Duran Kömürcü

dkomurcu@vakit.com.tr

Yanlışları tercih

Bugün Cuma yazımı öğleye kadar fakslamam

lazım. Masama oturdum. içimde

bir burukluk var. Kalem yazmak istemiyor.

Toplumun çivisi çıkmış belâ üzerimize

yağmakta, güneş sıcağı ile leş olup

kokmaktadır. Ezanların daveti ile, şeytanları

n hayatı karışmaktadır. Abdestle camiye

gidenler, namaz sonrası ziyan olup denize

koşmakta. Ailesi ile Cehennem sahneleri

yaşamaktadır. Bunu gördükten sonra,

yazınca ne oluyor sorusu aklıma geliyor.

Hemen toparlanıyorum, kendimi,

ümmeti düzeltmek gibi bir misyon adamı

görüyorsun? ikazını yapıyorum. Senin

vazifen, Allah’ın sana verdiği imkânları

Allah adına duyurmak diyorum. Haddimi

aşıyorum da Müslümanım diyenlerin tavı

rları beni çıldırtıyor!

Beni çıldırtan, zıvanadan çıkmış, Allah’a

şirk koşmakta beis görmeyen, hatta Allah’la

mücadele etmeyi vazifeli sayan zındı

klar değildir, kayinlerde değildir. Allah’ı

n haramlarını helâl görenler de değildir.

Müslümanım diyenler, Müslümanlığı

kendilerine alet etmelidir. Belanın, Müslümanı

m diyenlerin eliyle gelmesi korkusudur.

Belanın, Müslümanlığın özünü bilmeyip

sözünü Müslümanlık sayan gaşet

ehlinin elinden gelmesidir.

Belanın adı Müslüman da olsa, tercihini

sistemler için kullananlarca gelmesi korkusudur.

Allah Rasulü “ümmetim onbeş şeyi yaptı

ğı vakit belalar başlarına iner” buyurdu.

Onbeş şeyden:

“içkinin bol bol içildiği” buyurduğu toplum,

bugün yaşadığımız toplum değil mi?

Adı Müslüman, ölünce Müslüman mezarlı

ğına gömülen Müslüman ailelerin

evleri meyhane değil mi? Aşikâre içkiler

içilmiyor mu? içki içmeyi modern sayanlar,

entel görenler Müslümanım diyenler

değil mi?

“fiarkıcı kadınların yaygın hale geldiği”

buyurduğu toplum bizim toplum değil mi?

Fuhşu açıkça yapan, onu da sanat olarak

sunan bizim toplum değil mi, sahnelere

çıplak kızlarının çıkmasına teşvik eden

baba Müslüman baba değil mi? Fahişeleri

karıları elleri ile şakşaklayanlar mesture

anneler değil mi? Camiye abdestli olarak

giren camiden çıkınca kızları, hanımı ile

sahile koşan, Müslüman baba değil mi?

“Erkekleşen kadınlarla, kadınlaşan erkeklere

Allah lanet etsin” denen kadınlar

Müslümanın kadını değil mi? Erkeği ben

Müslümanım demiyor mu?

Sahiller, Allah’ın insanlara şifa dağıtan

merkezleri olmaktan çıkmış. Güneş sıcaklı

ğının verdiği koku ile insan mezarlığına

dönmüş, leşleşmiş, tek tek bakınca, Ahmet,

Fatma, Emine babası Müslüman,

anası Müslüman. Bu Müslümanlar yüzünden

belalara daha yakın değil miyiz!

Müslümanlar Müslümanlığından mı utanı

yor? Utanacaksa zorlayan mı var? Müslümanlı

k özenti değildir. Bir tercihtir, ya-

şam biçimidir, ya Müslümanca yaşar hayatı

nı devam ettirirsin, ya da tercihini baş-

ka yönde kullanırsın.

Müslüman hayatındaki çelişkilerin en

güzel örneğini küçük Ayasofya’da görürsün.

Kültür birikimi, elsanatları merkezi

oluşu modern Müslüman hanım kızların

orada toplanmasına vesiledir. Müslüman

hanım kızları görünce peygamber efendimizin

“çalgı aletlerinin yaygın hale geldi-

ği” buyurduğu hali görüverirsin.

Mesturedir. Yüzünde bir kilo boya. Mesturedir,

kaşları gözleri kuaförce düzeltilmiş.

Mesturedir, sırtında neyi, kemanı ve

çalgı aleti ensturmanı. Ayak ayak üzerine

atmış, köprü altı çocukları gibi elinde sigarası

hanım kızlar, mesture halinde erkeklerle

söylenen ensturmanlar.

Beni çıldırtan da bunlar. Bunu yazmadık

mı? Yüzlerce yazdık. Binlerce söyledik.

Niye böyle? Soruları içimi sıkıyor. Hep

yanlışları tercih ediyoruz. Ama kendimi

düzeltmedim ki başkasını düzltmeye soyunayı

m. Kalemin durgun oluşu, içimin

yorgun oluşu ondandır. Biz yazacağız,

yazmakla yükümlüyüz. Nasip Allah’ın

dağıttığı bir lütuftur. Bize de rızasına uygun

olanını versin.

Amin.

Hacı Ali Özhan

hacialiozhan@hotmail.com

Yolsuzluk mücadelesi

Batık banka kredilerinden sonra, Meclis

Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu’na yapı

lan açıklamalar; insanın moralini, ahlak

yapısını, sinirini bozuyor. Toplumsal bağlılı-

ğı, dayanışmayı temelinden zedeleyen yolsuzluk,

usulsüzlük, ne yazık ki çok yaygın.

Komisyon Başkanı Sn. Azmi Ateş “engellemelere

rağmen” yolsuzlukların yüzde 50’sine

ulaştıklarını belirterek özellikle “ticari sır”

yasağını haklı olarak eleştiriyor.

Ülkenin her yerine, her kurumuna sinmiş

ve adeta açıktan yapılır hale gelmiş, organize

çeteler haline ulaşmıştır. Her kamu ihalesine

fesat karışıyor, resmi dairelerde hediyerüşvet

vermeden iş yapılamıyor. Özellikle

SSK alımlarında, Bayındırlık, Belediye ve

Milli Eğitim Bakanlığı ihalelerinde, mal alımı

yapılan işlerde yolsuzluk miktarları çok büyük

oranlara ulaşmış. Büyük, güçlü suç organizasyonuyla

mücadele; Meclis soruşturma

komisyonlarıyla sınırlı bırakılmamalı;

sistemli, düzenli kamu denetim organlarıyla

sürekli hale getirilmelidir.

Kurum içindeki memur ortaklarıyla büyüyen

ve güçlenen organizasyonun, yolsuzlukla

mücadelede bizi yanlış, eksik yönlendirmelerine

karşı da uyanık olmak zorunludur.

Bakan Yaşar Okuyan’ın başına geldiği

gibi hırsızı suçlayınca size şantaj yapmasını,

ilgisiz özel konularınızı karıştırmasını veya

kamuoyunu aldatan “yalanlarla” gerçeği

çarpıtmasını önleyebilecek genişlikte bir

mücadele kurulmalıdır. Ayrıca görevini yaparken

seçim haklarını kullanan, mecburen

karar vermek zorunda olan dürüst çalışan

memurlara da haksızlık yapmamalıyız. Geli-

şigüzel ayaküstü söylentilerle dürüst memurları

karalarsak, memurların hakkını ve

topluma faydalı görev yapmasını engellemiş

oluruz.

Bu suçlarla başetmek için kapsamlı özel

bir “yolsuzlukla mücadele kanunu” çı-

karılması yerinde olacaktır. Rüşveti, görevi

kötüye kullanmayı, görevi ihmali, vatanda-

şın rolünü, yolsuzluk ve usulsüzlükleri çok

ayrıntılı olarak tanımlayıp, etkin bir bağımsı

z denetim, yolsuzlukla mücadele için iyi

bir yöntem olacaktır. Bu kadar yaygın ve

büyük çaptaki yolsuzlukla mücadeleler halka

maledilmelidir. Yolsuzlukla mücadeleyi

başarmak için halkın desteğini almak şarttır.

Halk bunları kanıksamış ve başedilemez diye

hiçbir şey yapmıyor. Bu konuda halka bir

şeyler yapılıyor heyecanı ve coşkusu vermek

gerekir.

Hükümet "kamu yönetimi temel kanunu"

ile devletin işleyişini yeniden yapılandırıyor.

Bu yapılanma döneminde, özerk bağımsız

“Kamu Teftiş Kurumu” kurulması uygun

olacaktır.

Teftiş heyetlerimizin yapısı ve görevi; bu

genişlik ve kapsamda, özerk ve bağımsız bir

denetime uygun değil. Bizde her bakanlık ve

özerk kurumun kendi içinde teftiş kurulları

vardır. Bu kurullar her ne kadar görevlerinde

bağımsız olsalar da, o kurumun amirinin

emri altındadırlar. En başta kurum amirlerince

işe alınan müfettişlerin, amiriyle ilişkili

yolsuzlukları araştırması çok zor olacaktır.

Ayrıca disiplin, özlük hakları, sosyal imkânları

ve mali hakları kurum amirince belirlendi

ği için, müfettişlerin bağımsızlığını sağlamak

zordur. Müfettişin raporuna göre işlem

yapılması için amirden izin alınması ayrı bir

güçlük oluşturmaktadır. Yine belirtmek gerekir

ki, kurum içindeki müfettişlerin aynı

kurumun memurları hakkındaki soruşturmalarda

duygusal olmaları denetimi zayışatmaktadı

r.

Bütün teftiş kurulları bağımsız ve özerk bir

“Kamu Teftiş Kurumu” olarak örgütlenmelidir.

Bakanlıklar ve özerk kurumlarındaki

müfettişlerin, kurumlarıyla her türlü iliş-

kisi kesilerek "Kamu Teftiş Kurumu” bünyesine

alınmalıdır. Müfettişlerin işe alınmaları,

yükselmeleri, disiplin ve özlük işlemleri,

mali, sosyal hakları ve statüleri bu kurumca

tespit edilmelidir. Müfettişler uzmanlık alanları

na göre oluşturulacak bölümlerde görevlendirilmelidir.

Teftiş kurumu şeffaf yöntemlerle

çalışmalı ve vatandaşın isteği halinde

veya kendiliğinden kamuyu bilgilendirmelidir.

Kanun gücü ve bağımsız denetim organları

yla yürütülecek mücadeleye; halkın

katılımı sağlanarak, memurların bilgi ve

desteği ile yolsuzluk mücadelesini başarmak

mümkündür.

Hasan Karakaya

hkarakaya@vakit.com.tr

Çalana, çık dışarı... Yazana, gir içeri!

Ortaokul son veya lise 1’de okuduğum yıllar... iyi bir “gazete okuyucusu” olmanın yanında, “şiir”ler de yazıyorum... şiirlerim, “yerel gazete”de yayınlanıyor... işte o günlerde; Demirel geldi Salihli’ye... şu anda yıkılmış ve yerine devasa bir bina inşa edilmiş olan “Belediye Sarayı”ndan halka sesleniyor... Ben, oldukça uzaktayım... Göremiyorum kendisini... Ancak, konuşma “belediye hoparlörü”nden de yayınlandığı için, herkes duyabiliyor. işte o hengâmede, elindeki minik teybi hoparlöre doğru tutan ve konuşmayı banda alan bir “gazeteci” çekti dikkatimi... Ne yalan söyleyeyim; Gazeteciliğin nasıl bir meslek olduğunu bilmiyor olmama rağmen, imrendim o gazeteciye!.. Henüz çocuk yaştayım ya; O an, içimde bir şeyler kıpırdadı ve “büyüyünce gazeteci olmak” geçti içimden!.. Sonrası, uzun hikâye... Ama, kısmetmiş ki, “ilâhiyat’ta okuma çabaları”ma, bunun için Salihli’den kalkıp “puan takibi” için taa Erzurum’a kadar gitmeme rağmen, kendimi Ankara’da, şimdiki adı “iletişim Fakültesi” olan, “Gazetecilik ve Halkla ilişkiler Yüksek Okulu”nda buldum!.. Kader... Önüne geçilemiyor... Hem okudum, hem çalıştım... O günden beri de, bu mesleğin çeşitli kademelerinde emek veriyoruz... inşaallah; ömrümüz yettiğince de yazmaya/ çizmeye devam edeceğiz.

BANKACI MI OLSAYDIM?

şimdi düşünüyorum da; “Büyüyünce gazeteci olmayı” değil de; acaba “banka hortumcusu” veya bir devlet dairesinde “kamu görevlisi” olmayı mı düşleseydim?.. Öyle ya; “Banka hortumcuları”nın hiçbiri “içeride” değil şu an!.. Hepsi de; Sanki hiçbir “halt” yememiş, bankaları n içini boşaltmamış ve “tüyü bitmemiş yetim”lerin hakkını iç etmemiş gibi rahat!.. Ellerini-kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlar ortalıkta!.. Yeri geliyor; “Beyefendi” denilerek, düğmeler ilikleniyor, el-pençe divan duruluyor önlerinde!.. Ne “malikâne”lerine dokunan var, ne “yabancı bayraklı yat”larına!.. “Gelir”lerine de el koyan yok!.. Ama ben; “Büyüyünce gazeteci olmayı” düşleyip, 30 yılı aşkın süredir “hırsız”larla, “dolandırıcı”larla, “dinsiz” ve “donsuz” larla, “yamuk”larla, “yalaka”larla, “üçkâğıtçılar”la, “ahlâksız”larla, “namussuz” larla, “pezevenk” ve “fahi- şe”lerle, “sübyancı"larla, "soyguncu" ve "vurguncu"larla savaşan ben, sürekli “mahkeme”lerle haşır-neşir oluyorum!.. inanın, gücüme gidiyor; Bu ülke insanının alın teri olan 21.7 milyar doları hortumlayıp da, “yaşam biçimleri”ni aynen sürdürenler normal “ceza mahkemeleri”nde yargılanırken, sırf “yazı”larımdan dolayı “DGM’lerde yargılanmak”, gerçekten zoruma gidiyor!.. Başbakan Yardımcısı Sayın Abdüllatif şener’in “batık bankalar”la ilgili açıklaması, daha dün, AA’dan geçti... Açıklamaya göre; “Banka hortumcuları”nın devletin ve elbette milletin sırtına yüklediği fatura, tam 21.7 milyar dolar’mış!.. Açılan, toplam “858 dâvâ”nın sonunda, devlete geri dönen paranın miktarı da, sadece 234.9 milyon dolar’mış, iyi mi?.. Dahası da var; “Sahibi”ydi, “ortak”larıydı, “yönetim kurulu üyesi”ydi derken, “yüzlerce batıkçı”nın sadece 1’i, evet sadece 1 tanesi içeride, gerisi dışarıdaymış!..

SOY, ÇIK DIşARI!

işte ben, bu “hortumcu”ların rahatlığına bakıp, zaman zaman düşünüyorum; Acaba “gazeteci” olmasaydım da, “bankacı” mı olsaydım?.. Öyle ya; Allem eder, kallem eder kurardım bir banka, toplardım paraları, sonra da “battım” der, çıkardım işin içinden!.. “içini oyduğum banka”dan götürdü-ğüm katrilyonlar, sadece bana ve aileme değil, yedi sülâleme yeterdi!.. Varsın, “hortumcu” desinler!.. Üç gün sonra, nasıl olsa “büyük patron” derler!.. Tıpkı, “kadın satıcıları”na da, üç gün süreyle “pezevenk”, ondan sonra “beyefendi” veya “patroniçe” dedikleri, üstüne üstlük “altın madalya” ile ödüllendirdikleri gibi!.. Ya ben?.. Ya, biz gazeteciler?.. Sırf bu “hortumcu”ların maskesini düşürdüğümüz, “gerçek çehreleri”ni, hem de belgelerle teşhir ettiğimiz için mahkemelerde ömür tüketiyoruz!.. Hadi, diğerleri neyse de, bir de “tazminat dâvâsı” açmıyorlar mı, işte bu, gerçekten zoruna gidiyor insanın!.. 21.7 Milyar Dolar’ı çalan onlar!.. Kusuncaya kadar yiyen onlar!.. “Yat”larda saltanat süren onlar!.. “Yargılanan” ise, bizler!.. Evet, zoruma gidiyor!.. “21.7 milyar dolar” götürdükleri yetmedi, bir de “tazminat” istiyorlar?.. Neyin tazminatı?.. Neyin maneviyatı?.. Hangi onur?.. Neyin incinmesi?.. Ulan şerefsiz; madem “incinecek onur”un vardı, çalarken neredeydi aklın?.. “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı”nı hüüplerken iyiydi de, yakalandıktan sonra mı hatırladın “haysiyet ve şeref” denilen değerleri?

SAPIK MAHLÛKAT!

Dedim ya; Keşke “gazeteci” değil de; bir “hortumcu” veya “kamu görevlisi” olsaydı m!.. Alın işte; Sadece “hortumcular” değil, “tecavüzcü” kamu görevlileri de ellerini-kolları nı sallayarak dolaşıyor bu ülkede!.. Hem de; 13 yaşında, evet “onüç” yaşında bir çocuğa “defalarca tecavüz” ettikleri halde!.. Mardin’de yaşanan iğrenç olay, birkaç gündür gazete manşetlerinde!.. iğrenç mi, iğrenç!.. Rezalet mi, rezalet!.. Dehşet mi, dehşet!.. Bırakın “insan”ları, “en aşağı mahlûkat” bile yapmaz böyle hayvanlığı!.. Düşünebiliyor musunuz; 12-13 yaşındaki N.Ç. adlı bir çocuk; hepsi de babası-dedesi yaşındaki tam “28 kişi”nin defalarca tecavüzüne uğruyor!.. Hayır, “sokaktaki sıradan cahil insanlar” değil ona tecavüz edenler!.. Hepsi de “okumuş” ve “makam sahibi” kamu görevlisi!.. Kimi memur, kimi müdür, kimi veznedar, kimi öğretmen!.. Kimi de oda başkanı!.. içlerinde bir astsubay ve yüzbaşı da var!.. Hayır, hiçbiri “tutuklu” değil!.. Hepsi de serbest!.. Bir tek, yüzbaşı ihraç edilmiş ordudan, hepsi bu!.. Gel de kusma!.. Gel de diken diken olmasın tüylerin!.. Gel de isyan etme!.. Biliyorum ki; Kalkıp, isimlerini versem, sanki “muteber adam”larmış gibi, gidecekler mahkemeye, açacaklar tazminat dâvâsını!.. Ne yazık ki; “Suçlu”lar, zaman zaman “güçlü” oluyor bu ülkede!.. “Namuslular”ın kılı kıpırdamazken, “namussuz ve sapıklar”ın sesi gür çıkıyor!.. Kazanıyorlar!.. Mahkûm ettiriyorlar!.. Oysa; Yazmak şöyle dursun, elimden gelse, apışaralarından elektrik direğine asar, ibreti-i âlem için seyrettiririm bunları!.. Seyrettiririm ki; 12 yaşında bir kız çocuğuna para verip, elbise alıp tecavüz etmek neymiş, anlasınlar!.. Sadece onları değil, o çocuğu pazarlayan “mama”ları da ibret-i âlem için teşhir etmezsem, namerdim!.. Ne var ki; Ben “savcı” da değilim, “yargıç” da!.. Karar, onların!.. Verdikleri “tahliye” kararları da, belki “hukuk”a uygun!.. Ama, “maşeri vicdan” isyan ediyor!.. Yürekler isyanda!.. Ama bu “pislik”ler serbest!.. işin garibi; Halen “görevlerinin başında”lar ve “hizmet”(!) ediyorlar devlete!.. O “kirli beden”leriyle, küçücük çocuğu duvara dayayan elleriyle utanmadan “imza”lar atıyorlar!..

ZORUMA GiDiYOR!

Ya ben?.. Ya bizler?.. Bu “sapık”larla, bu “manyak”larla, bu “esfel-i safilin” mahlûkatla mücadele eden bizler, bu gibi “aşağılık yaratı klar”ın açtıkları dâvâlardan dolayı yargılanıyor ve maalesef, zaman zaman da kaybediyoruz!.. Çünkü; zaman zaman maalesef “Hukukun gücü” değil, “güçlünün hukuku” egemen oluyor yargıya!.. Evlerimize “tebligat”lar geliyor!.. Bizim Dilipak’ın olduğu gibi, Zaman zaman “hacizciler” geliyor!.. Kendi ev ve işyerlerimizde “taciz”lere maruz kalıyoruz!.. Daha ne diyeyim; “Hortumcular” ve “sapıklar” dışarıda, bizler ise “yakın takip” altındayız!.. Ya da; “içeride” veya “haciz tehdidi” altındayız!.. işte bu gidişata, isyan ediyor “vicdan”ı m!.. Zoruma gidiyor!.. Bu yüzden de, zaman zaman düşünüyorum; acaba biz de “hortumcu" veya "kamu görevlisi” mi olsaydık? Öyle ya, “Hırsız”lığın da, “tecavüz”ün de; “fikir” kadar, “düşünce” kadar cezaî müeyyidesi yok bu ülkede!.. Soy bankayı, çık dışarı!.. Tecavüz et!.. Dolaş ortalıkta!.. Yazdın mı, Gir içeri!.. Söyleyin Allah aşkına; Adalet mi bu? “Fikir namusu”nun, hiç olmazsa “namussuzlar” kadar özgür olabileceği bir ortam, ne zaman gelecek bu ülkeye?.. Sorarım, Sayın Cemil Çiçek, Ne zaman???

Hüseyin Öztürk

hozturk@vakit.com.tr

insan için

Bu haftaki kitabımız istanbul Büyükşehir Belediyesi Kadın Koordinasyon Merkezi’nin çıkardığı “insan için” adını taşıyor. Yazarı ise Sayın Ali Müfit Gürtuna’nın eşi Reyhan Gürtuna. “insan için” adlı eserine Reyhan Gürtuna; “Çünkü” diye başlamış ve şöyle devam etmiş: “Unutuyoruz... Sürekli hatırlamamız gereken birçok şeyi, sürekli unutuyoruz. Benim çabam... Daha doğrusu bizim çabamız, hafızalarımızı ayakta tutmak ve gereğini yapmak için. işte hepsi bu.” Evet, Sayın Reyhan Gürtuna, eşinin yükünü biraz olsun hafifletebilmek için hizmet kervanına o da katılmış. Ve kimsesiz, yoksul, çaresiz insanlara, yardımcı olabilmek için gayret ve çaba içerisine girmiş. 17 Ağustos 1999 yılından bu yana yaşadıklarını da bir kitapta toplamış. Unuttuğumuz pek çok değer yargılarımızı gün yüzüne çıkarmış ve okumak isteyenlere sunmuş. Türkiye’nin sarsıldığı o günü şöyle anlatıyor satırlarda: “17 Ağustos 1999’da sarsılan sadece ‘yer’ değildi. Zihinlerimiz de sarsıldı. Yıkılan sadece binalar değildi. Dayandığımız önyargılar da yıkıldı. Ölen sadece ‘can’lar değildi. ‘Bir musibet, bin nasihatten iyidir’ atasözünü, haklı kılma uğraşıdır yaptığımız. Ve hatta bu kitap. insanca yaşamak, insanca davranmak için böyle bir facianın ‘hatırlanması’ elbette gerekmiyordu, ama kader. Derinden sarsıldık. insanlığımızı hatırladık toplum olarak. imkânı olan olmayan herkes, bir şeyleri paylaşabilmek, faciayı yaşayanların acısını dindirebilmek için elinden geleni yaptı. Kendimizin farkına vardık. Bu kitapta, depremle hız kazanan ve kurumsallaşmaya doğru giden bir yardımlaşma ‘formatı’nın hikâyesini bulacaksınız. Yardımın insana olduğunu, insanca olması gerektiğini, yardım edene de ‘yardım’ olduğunu daha iyi anlayabilmek için. Hiçbir yardım ve hayır kuruluşunun kalmadı ğı, kapandığı, gereksiz olduğu bir dünya dileğiyle.” Reyhan Gürtuna Hanımefendi, bu sözlerle bitirmiş kitabını. Kadın gözüyle yardım ve yardımlaşmanın ilk örneği olan eser, gözümüzün önünde ve elimizin altında bulunması gereken bir kitap. Bilgi için: 0212 320 08 60-61-62

Hüseyin Üzmez

huzmez@vakit.com.tr

Yabancı bir san’atçının Sayın Bekir Coşkun’a yanıtı

Bu biraz gecikmeli bir yazı... Yayınlamasak

da olurdu, amma bazı yazılar ve sözler vardır

ki, aktüalitesini hiçbir zaman kaybetmezler.

Sayın Bekir Coşkun, 17 Haziran tarihli Hürriyet’teki

köşesinde, “Başımızda Fes” başlıklı

bir yazı yazmıştı. O yazıda şöyle bir cümle

vardı: “Eğer fes geri kalmışlığın, yobazlığın, ortaçağda takılıp durmuşluğun kanıtıysa... Türkiye fesi başına geçirip onu iktidar

yapıverdi” diyordu. Öbür sözleri neyse

de... şu “Ortaçağda takılıp durmuşluğumuz”

sözüne, bir cevap vermek istiyordum.

Ortaçağın islâm milleti için çok parlak ve ileri

bir çağ olduğunu... Avrupa’nın ise o çağda,

korkunç bir cehalet, kopkoyu bir karanlık ve

inanılmaz bir gerilik içinde bulunduğunu... O

devirde nice bilim adamlarının, san’atçılarının,

felsefecilerin, hatta samimi dindarların engizisyon

mahkemelerine verildiklerini... içlerine giren

cinlerin(!) çıkartılması için ateşlere atılıp,

diri diri yakıldıklarını, bütün tarihler yazıyordu.

Yeni çağın da Fatih Sultan Mehmed’in mukaddes

kılıcıyla açıldığını da ayrıca yazıyorlardı.

Ben tarihçi değilim. Bunları yazmak biraz

ukalalık ve haddini aşmak olacaktır. Belki buna

bizim gibi halkın ve binbir çilenin içinden

sıyrılıp gelen, Sayın Bekir Coşkun da kırılacaktı.

Sayın Coşkun’un yazılarını zaman zaman

zevkle okurdum. O da bizim gibi olaylara mizahî

açıdan bakardı. Dünyayı pek de ciddiye

almazdı. Bazı kitaplarımda da ismini zikrederek,

kimi mizahî yazılarına da yer vermiştim.

Böylece kendilerini bizim okuyuculara da tanı

tmış oluyordum. Ayrıca hangi görüşte olurlarsa

olsunlar, halkın içinden gelen namuslu

aydınlardan bu millete hiçbir zarar gelmeyeceğine de yürekten inanıyordum. Onun için cevap

vermekte çok tereddüt ediyordum.

O arada çok güzel bir zuhurat ve tevafuk oldu.

Konser vermek için “Moby” adında bir

Avrupalı, istanbul’a geldi. Basına bir demeç

verdi. Ortaçağ ve yüce islâm hakkında çok ilginç

fikirleri vardı. Sayın Bekir Coşkun’a yerinde

bir “yanıt” olur diye... Hangi milletten

olduğunu bilmediğim, müzisyen “Moby”nin

doğru sözlerini bu köşeden okuyucularıma

yansıtmaya karar verdim. Sayın Bekir Coşkun

hemşehrimin bana kırılmayacağını umuyorum.

(Gerçi ben Malatyalıyım, o Urfalıdır, amma...

O tesadüfen türkücü değildir. Ben de tevafuken

siyasetçi değilim. Batı’da ise bütün

doğulular hemşehri sayılır. O bakımdan kendilerine

“hemşehrim” diyorum...)

Moby, istanbul’da verdiği konserden sonra,

(kendi felsefesiyle), “Pırıl pırıl ışıklar içindeki

Sultanahmet Camii’ni ziyaret etmiş.

şimdiye kadar hiç camiye gitmediği için

utanç duyduğunu söylüyor. ‘Çok güzel, çok

şık, ışıklarla dolu, şaşırtıcı bir mabetti’ diyor.

Gece de tekneyle Boğaz gezisine çıkmışlar. O

da muhteşem olmuş. “imkânı olan eşsiz istanbul’u

mutlaka görmelidir" dedikten

sonra, konuşmasına devam ediyor ve yüce islâm

dini hakkında aynen şunları söylüyor:

“islâm’ın günümüzde, dünyada oynadığı

önemli rol göz önüne alınırsa, herkesin

mutlaka camiye gitmesi ve islâm’ın barış-

çı bir din olduğunu öğrenmesi gerekir.

Avrupa’nın ortaçağı yaşadığı dönemlerde,

islâm dünyasının büyük üniversiteleri,

astronomisiyle, matematiği, ilahiyatı

ve felsefesiyle Avrupa’dan daha uygar ve

ileri olduğunu görmek son derece büyüleyici.

O dönemde Avrupalılar, yılda bir kez

yıkanırlardı. Halbuki Müslümanlar, her

gün camiye giderken, ellerini, yüzlerini,

ayaklarını günde 5 defa yıkayıp tertemiz

olurlarmış. En az haftada 1 gün (cuma

günleri) de, bütün bedenlerini yıkayıp temizlenirlermiş.

Ayrıca hanımlarıyla birlikte

oldukları her defa da yıkanmaya

mecburlarmış. Bugün bile, temizliğin

imandan geldiğine inanıyorlar. Bunların

hepsi çok ilginç değil mi?” diyor.

Öyle sanıyor, umuyor ve Allah’a yalvarıyoruz

ki, bu sevimli, dazlak kafalı müzisyen de,

bir gün islâm inancıyla müşerref olsun. Ve o

da tıpkı Yusuf islâm kardeşimiz gibi, büyük

san’at kabiliyetini yüce islâm için kullansın.

Rabbimiz murad ettikten sonra neler olmaz?

O’nun (hâşâ) kullarına ihtiyacı mı var? Kimse,

"Ben islâm’a hizmet ediyorum" diye böbürlenmesin.

Allah’ın nasip ve emir buyurdukları

nı, “kulluk edebi” içinde, ihlâs ile

yapmaya çalışsın. Allah şahsen beni de öylesi iddiasız kullarından eylesin.

M. Emin Kazcı

mekazci@vakit.com.tr

Kurtarmasak, kurtulacağız belki de!..

Önce Namık Kemal’in o ünlü dizelerini hatırlayalım: “Bais-i şekva bize hüzn-i umumidir Kemal Kendi derdi gönlümün, billah gelmez yadına.” Günümüz Türkçesi’yle söylersek, şairin demek istediği şu: “Benim şikâyet nedenlerim sadece toplumsal sorunlardır. Kendi kişisel dertlerim aklıma bile gelmiyor billahi.” Olup bitenlere, konuşulup yazılanlara, yapılıp edilenlere bakınca, insanı n, “Bu ülkede amma da çok Namık Kemal var” diyesi geliyor. Gerçekten de bu cennet vatanda kurtarıcılık genlerine işlemiş, işi gücü birilerini, toplumu veya ülkeyi “kurtarmak” olan ne çok insan var. Herkes bir Namık, herkes bir Kemal! Kimsenin kendi derdiyle, kendi gönlüyle, kendi haliyle ilgilenmeye niyeti yok. Varsa yoksa başkası. Nasıl eder de toplumu kurtarırım, nasıl eder de Cumhuriyeti kurtarırım, nasıl eder de kadınları kurtarırım, nasıl eder de dini kurtarırım, nasıl eder de milletin yastık altındaki paralarını kurtarır ekonomiye kazandırırım, nasıl eder de cahil kitleleri aydınlatırım vs vs. işin vahimi, kurtarılacak olan şeyler, omzuna binen kurtarıcıları yüzünden nefes alamaz hale gelmiş aslında. Cumhuriyet en çok cumhuriyetçilerden çekiyor bu ülkede. Onlar cumhuriyeti kurtardıkça, cumhuriyet gittikçe ufkumuzdan uzaklaşan bir hayale dönüşüyor. Din, en çok dini kurtarmakla uğraşanlardan çekiyor.

Kimisi dinde reform hikayeleriyle dinin özünü ortadan kaldırmaya çalışırken, kimileri de dini bitip tükenmez bir geçim kapısı haline getirmenin her türlü istismarına soyunuyor. Din adına holdingler kuruluyor, kutsal abiler adına paralar toplanıyor, dine hizmet ayağına kurumlar kuruluyor; bir de bakıyorsunuz; din, kendisine hizmet edenler yüzünden ufkumuzu neredeyse terk etmek üzere. Kadınları kurtarmak isteyenler yüzünden kadınların ne hale geldi ği de ortada. Kadın ucuz emek, kadın cinsel istismar aracı, kadın ticaret metaı, kadın aşk cinayetlerinin değişmez maktülü, kadının adı yok. Listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz; Eğitimi kurtarmak adına eğitim, çocukları kurtarmak adına çocuklar, basını kurtarmak adına basın, sinemayı kurtarmak adına sinema, hukuku kurtarmak adına hukuk katledilmedi mi? Bazen düşünüyorum da; Binbir gürültü patırtı kopararak Namık Kemal olmaktan vazgeçip biraz efendi olsak..

Toplumu, ülkeyi onu bunu düşünmek yerine biraz kendi halimizi düşünsek. şöyle derin bir nefes alıp biraz durulsak… Parmaklarımızı birbirine geçirip biraz çıtlattıktan sonra uzayan tırnakları mızı keşfedip bir tırnak makası alsak elimize. Ne bileyim, daha mütevazı şeylerle oyalansak…

Hiç değilse bir süreliğine de olsa kendimiz dışında kimseyi kurtarmakla uğraşmasak… Belki de daha kolay kurtuluruz kim bilir. Biliyorum; kurtarıcılık aşkı insanın içine yer etmeye görsün bir defa; ondan kurtulmak çok zordur amma… Kurtara kurtara “ya ortada kurtarılacak bir şey kalmazsa!” diye de korkuyorum işte! Kahretsin; benimki de Namık Kemal’lik oldu gene. Ya ortada kurtarılacak bir şey kalmaz saymış. Sen kendi derdine yansana salak! Dedim ya; genimize işlemiş kurtarıcılık!..

ŞAKA

Hakkında çıkarılan “Bir göbek attı, parayı kaptı” haberlerine üzülen Adnan şenses, “Ben oryantal miyim ki göbek atayım? Benimkisi dans etmektir” demiş. Bence dans etmeye de tam benzemiyor. Orta yolu bulmak açısından şöyle desek: Dans atmak!..

 

KÖYDEKi GiBi BiNSENE

A d a n a ’ n ı n Tufanbeyli ilçesi’nde Dibil Kadir denen bir adamın eskiden bir jipi varmış. Bir gün jipe doldurabildiği kadar adam doldurup şehre gidiyor. Yolda bunları polis durduruyor ve hepsini arabadan indiriyor. Sayıyor; tamı tamına 25 kişi! Dibil Kadir’e arabaya haddinden fazla adam bindirmekten ceza yazmadan önce bir şans tanı- yor ve “Bunları gene aynı şekilde bir kere daha arabaya bindir, sana ceza yazmayaca ğım” diyor. Bizim Dibil Kadir hepsini arabaya sığdırıyor ama sonuncusunun poposu dışarıda kalıyor. Adamı bir türlü jipe sığdıramayan Dibil Kadir sonunda patlıyor: “Köyde bindiğin gibi binsene kavat!” (Adana’dan Abuzer Köksalar’a teşekkürler)

 

SAAT

Fadime, akşam üstü eve gelen Temel’e heyecanla anlatır:-Annem bugün büyük bir kaza geçirdi. Duvardaki dev saat az daha başına düşecekti. Temel derin bir iç çekişle cevap verir: -O saat hep geç kalır zaten!..

 

MODERN ATASÖZLERi

¥ Bal tutan parmağını özelleştirir.

¥ Tatlı dil milli iradeyi deliğinden çıkarır.

¥ Bir elin nesi var, iki elin kelepçesi var.

¥ Kızını dövmeyen angut, karısıyla yetinir.

¥ Kırk yıllık Kani, estetik ameliyat olabilir yani.

¥ Dost başa düşman imaja bakar.

¥ iki gönül bir olunca üçüncüye gizli kamera düşer.

¥ Ölüm Allah’ın emri, yargısız infaz olmasaydı.

¥ Kedi uzanamadığı ciğer hakkında şok açıklamalar yapar.

¥ Bütün yollar yolsuzluğa çıkar.

¥ Nerde beleş, orda özelleş.

¥ Yalancının mumu yatsıdan sonra jeneratöre bağlanır.

¥ Nerde YÖK’lük, orda bokluk.

¥ Adalet mülkün temel içgüdüsüdür.

¥ Ne oldum dememeli, ne olacak bu memleketin hali demeli.

¥ Olmaya devlet cihanda bir nefes reyting gibi.

¥ Bana fikrini söyle, sana Reha’yı göstereyim.

¥ Garip kuşun yuvasını Veli Göçer yapar.

(Sinem Güngördü’ye teşekkürler.)

Metin Hasırcı

mhasirci@vakit.com.tr

Teşekkürler Öztürk

Kapı yoldaşım Hüseyin Öztürk’e haylice

teşekkür borçluyum. Neden mi? Zira; bana

pek önemli bir zuhûlü tashih etmek fırsatı

sağladı. Nasıl mı oldu? Arzedeyim

muhterem okurlarım. Sayın Öztürk son

zamanlarda kitap dünyasına yakın durmakta

ve her hafta kıymet dolu satırlara

hâvi bir kitabı tanıtıyor ve tavsiye ediyor.

Böylece; kültür hayatımızın muhtaç oldu-

ğumuz nâşirlere ve neşriyat müesseselerine

bir yardımı oluyor. Bu Pazartesi günü

de sütununda 1994 yılında Pınar Yayınları’

ndan basın dünyamızda ilk defa Ahmed

Cevdet Paşa kerimesi Fatma Âliye Hanım

merhumenin kaleme aldığı ve tarafımızdan

sadeleştirilerek neşir hayatına soktu-

ğumuz: “Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı”

adlı eserin tanıtımına şitâp ettiler. O sene

Kanal 7’de kültür programları yapan Gülsüm

adlı bir hanımefendi kızımız, Pınar

Yayınları’na kadar teşrif ederek, bize Fatma

Âliye Hanım ve eser hakkında malumat

vermemiz bâbında programlarına dâvet

etme nezaketini gösterdiler. Maalmemnuniye

ve halecan ile o programı gerçekleştirdik.

Seneler sonra kayıttan arşivime

almayı akıl ettiğimde bantların diğer

programlarda kullanıldığından dolayı muhafazası

kâbil olmadığı ifade olundu. Daha

sonra Fatma Âliye Hanım’ın bazı eserleri

diğer hanım ve beyefendilerce lâtin

harşerine çevrildi.

Benim Öztürk’e teşekkürü mûcip olacak

husus nerede derseniz, şimdi ona sıra geliyor.

Bütün ansiklopedilerde bu ilk kadın

romancımızın vefat târihi kimilerinde

1924, kimilerinde ise 1926 olarak gösterilmektedir.

Tâbii biz; bunlardan daha ziyade

1924’ü tercih eden birden fazla ansiklopediyi

mehaz olarak aldık ve kitabı-

mızı kaleme alıp, yayımladık. 1996 senesi

Mayıs ayının son Cuma dergisinin 298.

sayısında, ömrü ziyade olsun Taha Toros

Beyefendi’nin “Mâzi Cenneti” adıyla kaleme

aldığı hatıratında şunları yazarak, kitapta

düşürülmüş ve düştüğümüz yanlışlı-

ğı tashih etme imkânını hemen değerlendirmiş,

aşağıdaki satırları döşemiş yazımı-

za ki aynen aktarıyorum. "...Mâzi Cenneti

adını verdiği, 1936 senesinin Temmuz

ayında Fatma Âliye Hanım’ın vefat ettiğini

söyleyip, cenaze merasimine bizzat katı

ldığını ifade ettikten başka, kendisi(Taha

Toros) ve M.Turhan’dan başka kimsenin

de Fatma Âliye Hanımefendi hakkında

yazı yazmadığını belirtmiş...” Seneler sonra

eski büyükelçilerimizden Oğuz Gökmen

Beyefendiye Akit Gazetemiz için Erdal

şimşek Bey’le birlikte röportaja gitmiştik

ki, pek mükemmel bir kültüre mâlik oldu-

ğu ifadatından derhal fark edilen Bayan

Gökmen’e mezuniyetlerinin nereden oldu-

ğunu sual ettiğimde, cevablarında lütfettiler

ki Çamlıca Kız Lisesi... Bunun üzerine

Fatma Âliye Hanımefendi’ye okudunuz

mu sorusunu tevcih ettiğimdeyse, felsefeyi

onda okuduklarını, 1934 mezunu oldukları

nı ifade buyurduklarında, müdekkik

bir yazar olan Taha Toros Bey’in meyanı

nda, bir sefire hanımefendinin de şehadeti

ortaya çıktı. Bütün hafızaları ve ansiklopedileri

bu tashihe dâvet ediyorum.

Böylece hayatının on senesi çalınmış bu

asil hanımefendinin ruhundan özür dilemeye

başta kendim olmak üzere mesuliyet

sahiplerini dâvet ediyorum. Hüseyin

Öztürk’e gelince, bizim bu kitabın hazırlayı

cısı olmamızdan bahsetmemesini gârip

bulduğumu ifade etmeden geçemeyece-

ğim. Bahse konu kitabın bendeki nüshası

nda sadeleştiren olarak adımızın yer aldı

ğını söylemeden geçemeyeceğim. Hüseyin

Bey’in elindekinde yoksa nerden bilsin

derim. Pınar Yayınları, “Türk inkılabının iç

Yüzü” adlı çalışmamızın 2. baskısında oldu

ğu gibi, bahse konu kitapta da adımızı

tayy etti. Ehl-i insafın takdirine bırakıyor

ve Öztürk’ü, bu izahı yapabilme fırsatı

vermiş olduğundan teşekkürle yâd ediyorum.

Fiemanillah.

Târih ve insan adlı programım Salı günleri

saat 13.30-15.30 arasında Gebze Radyo/

Genç 100.3’de, yine 103.2’de Yurd

FM’de Pazar günleri saat 15.30-16.30

arasında târih sohbetlerim devam ediyor.

e-mail:metinhasirci@mynet.com

Tel:0216 622 03 83

 

Mustafa Kaplan

mkaplan@vakit.com.tr

Ulemâü’s-sû’

Gerçek âlim, ilmin ölçülerini bilen ve riâyet edendir. Okuduklarını çorba edenlere âlim değil, olsa olsa “çorbacı” denir. Ki, o “çorbacı” takımının ekserisi günümüzde yaşamaktadır. Kendilerini âlim olarak kitlelere satsalar da, “çorbacı” vasışarı değişmez. islâm dini bir ilimler yumağıdır. Akaid ayrı ilimdir, fıkıh ayrı ilimdir, tasavvuf ayrı ilimdir, tefsir ayrı ilimdir, kıraat ayrı ilimdir, hadis ayrı ilimdir, Kur’an ayrı ilimdir. Bütün bunların öncesinde Arapça ve âlet ilimleri elde edilmesi ise ilmin birinci basamağıdır. Âyet ve hadislerden dinî hüküm çıkarma ilmine “fıkıh” denir. Bu sahada ehil olmayan bir kişinin söz söylemeye kalkması dalâlettir. Tıpkı bir mühendisin doktorluk yapmasına benzer. Fıkıh ilmi ise ehliyetli ulemanın kontrolünde tasnif edilmiş; bu islâm ümmetinin bütün problemlerine kıyamete kadar cevap verebilecek bir ilimler hazînesi gelecek nesillere emanet edilmiştir. Verilen hükümlerin hemen hepsi de Kur’an ve Sünnet kaynaklıdır. O ehil ulemânın tasnif ettiği dinî hükümlerden bir Müslümana her zaman lâzım olanlarının toplandığı kitaplara ise “ilmihâl” denir. ilmihâl kitabı, Kur’an ve hadisten süzülmüş hükümleri ihtiva eder. Derleyen zât ise, sadece bir nâkildir. Günümüzde adına ilmihal dedikleri kitap yazarak kendi görüşlerini de katan sahtekârlar bahsimizden hariçtir. Gerek “Büyük islâm ilmihâli” isimli kitabı ile merhum Ömer Nasuhi Bilmen Efendi, gerekse Sultan Hamid devrinde yazılıp ulemânın tasvîbini almış “Nimet-i islâm” isimli kitabı ile merhum Mehmed Zihni Efendi; fıkıh ulemâsının tesbitlerini okuyucuya aktarmışlardır. Bu kitaplara itiraz edenler, aslında Ehl-i Sünnet’in müctehid ulemâsına kafa tutuyorlar demektir. iki tane kitap okuyunca kendisini âlim zannedenler, dinin ilim tasnifine değer vermeyerek, fıkıh sahasında hüküm koymaya kalkmaktadırlar. Kusura bakılmasın, işte bunlara Peygamber Efendimiz (sav)’in diliyle “ulemâü’ssû” denir. Yani “kötü âlim” demektir. Bunlar gerek dünyaya mağlubiyetleri, gerek cehaletleri, gerek enâniyetleri, gerekse kirli mihraklara âlet oluşları sebebiyle islâm’ın dengesini bozmaktadırlar. Allah şerlerinden emin eylesin. ilmihal bilgileri, kişiyi bizzat imâm-ı Âzam, imâm-ı şâfiî, imâm-ı Mâlik ve imâm-ı Ahmed (ra) ile buluşturur. O gerçek fıkıh ulemâsı ise o hükümleri bizzat Kur’an ve Sünnet’ten tesbit etmişlerdir. Üzerinde icmâ olan hükümde tereddüd olmaz, ferdî kalanlara ise ilişilmez. Ahirzamanda ise “ulemâü’s-sû” denenler çoğalmıştır. Hiçbir ölçü tanımazlar, kendilerini allâme sanırlar. işkembe- i kübrâlarından hüküm verirler. Ehl-i Sünnet fıkhını bize aktaran ilmihâl nakillerini ise küçük görürler. işte bunlar şerli ulemâdır, dikkat edile! Kabirde uyanmanın kimseye faydası olmaz!

Prof.Mustafa Erdoğan Sürat

mesurat@vakit.com.tr

Sezer anlasın diye!

Bu köşede şu an, bilgilendirme, aydınlatma ve eğitim amacı hâkim... 24 Haziran ikindisinde, ingiltere’de olup bitenleri, Cumhurbaşkanı Sezer iyi anlamalıdır. Tabii, gazetecinin de iyi anlatabilmesi koşuluyla! O gün Kraliçe, elli yıllık kocasını indirip, faytona, yeni Çar görüntüsü veren Rus Devlet Başkanı Putin’i bindirdi. Doğrusu, aldığı Avrupa kültürü ve sarı saçlarıyla başkan da bir Norman prensi gibi Kraliçe’nin yanına yakışmıştı. Bu muamele, Avrupa Birliği’ne girmeyi başarabilse de, Türkiyelilerin başkanlarına yapılamaz. Zira ingiltere ve Rusya, saray hanedanları açısından akrabadırlar. Ayrıca her iki devletin de başında bulunan simgesel, yani sembolik kişiler birbirlerinin ülkelerini sık sık ziyaret etmezler; ağırbaşlılığı asla bozmazlar. Zaten Rus Başkanı’nın ingiltere’yi ziyareti de, Çarların son ziyaretinden tam 130 yıl sonra gerçekleşti. Ayrıca, hiç kimsenin müdahalesine maruz kalmadan atlı muhafızların selamlanarak şereflendirilmesi işini ve kraliçeyle nasıl samimi ve sıcak bir bakı ş trafiğine girileceğinin eğitimini, içinde yetiş- tiği toplum ona çocukluğundan itibaren vermiş olmalı... Asiller arasında dilde muhafazakârlık koşulu da konuk için ayrı bir zorunluluktur. Mesela, “Selamünaleyküm” hitabını Kraliçe anlar ve yanıtlar. Ama uydurma dilden, mesela, “günaydın” yahut “tünaydın” misali eveleme gevelemeler, köklü batıyı sinirlendirmeye yetecektir. Batı âleminin nadide günlerinden birisini idrak etmiş tüm gazeteciler olarak, aile albümümüze o törenin fotoğraflarını yerleştirdik ve o fotoğraflardan bir ibret tablosunu Türkiye’deki halk kitlelerinin en üstteki temsil makamına sunmak hepimize farz oldu: Batının olağanüstü günlerinde sadece tarihteki köklerini iyi koruyabilmiş, muhafazakâr, mütedeyyin erkâna yer vardır. Çünkü, insanlık ancak inançlı ve değerlerini koruyabilmiş zatlara güvenebilir...

Nurettin Durman

ndurman@vakit.com.tr

Dünyanın işleri

Çarşamba günü evden hiç dışarı çıkmadım.

Haziran’ın başından beri keyifsiz bir halde evin içinde dolanıp duruyorum. Doğru dürüst bir şey yaptığım yok.

Bu iç yorgunluğu bir tuhaf şey. insanın eli ayağı tutmuyor nedense. Benim yılgınlığıma sebep olan şey ise, yeni bir eve taşınmam oldu.

Tam yirmi dört yıl aynı evde oturmuşum.

Çamlıca Caddesi’nde.

Öncesinde de gene, yani altmış sekiz yılından beri Çamlıca Caddesi’nden

gidip geliyorum eve. işyerim evime çok

yakın. Çok yakın olunca da öyle bir

alışkanlık oluşuyor ki insanın hayatı

nda, işte böyle uzun yıllar sonra

on dakika uzaklıktaki bir

başka caddeye taşınıldığında ise

böyle iç kırgınlığı gibi şeyler sarıyor insanı. Tabii, onu üzerinden uzaklaştırıp atmakta öyle pek kolay olmuyor. Ayın başından beri bir türlü eve yerleşemedik. Bunun başlıca müsebbibi tabii ki ben oluyorum. Durup dururken düzeni bozuyorum.

Ağırdan alıyorum. Elimi çok yavaş tutuyorum. Rahat olamıyorum. Bir şeyi beğenmiyorum. Odaların şeklinden şikâyetim oluyor.

Yok televizyonun yeri, yok çocuğun bilgisayarının yeri. Yok alınacak yeni eşyalar. Bir sürü dert. Hani beni şöyle bir rahat bıraksalar. Canım hiçbir şey istemiyor. Ama ne çare. Hayat müşterek, çocuklar benim boyumu aşmış vaziyette.

¥

Aslında ne şu ne de bu. Bütün mesele benim yıllardır alıp biriktirdiğim kitaplarımdan ve de dergilerimden kaynaklanıyor. Bu kadar kitap ne olacakmış! Zaten küçük bir kütüphanem varmış. Kitaplarım şurada burada olamazmış artık. Bir sürü dert. Bir hayli eski kitap. Bir hayli

hatıra. Bir hayli zahmet.

şimdi ben o gecelerimi verdiğim, gece saat ikilere-üçlere kadar okuduğum kitaplarımı öyle öksüz kalmış çocuklar gibi bir başlarına nasıl bırakırım.

Kolum kanadım kırık bir vaziyette evin Hanımefendi’sini oyalayıp duruyorum. Arka

balkona yığılan kitapların tozunu alıp azar azar içeri taşıyorum.

Dergilerin vaziyeti perişan. Elimi atıyorum bir şey çıkıyor karşıma. Çok eski günlüklerim. Bir sayfası ancak kalmış bir hatırat. Öyle

kendimce oyalanırken, arka balkonda kitapların tozunu almaya çalışırken birden elime geçiverdi Kemal Sayar’ın “Hüzün Hastalığı” adlı kitabı. Hah, dedim, tam da bana göre,

nasıl da benim halime uyuyor. Evet; evet

hüzün hastalığı gibi bir şey ev taşımak. Böyle olmalı aslında hüzün hastalığı. Başka nasıl bir şey olabilir ki?.. Ali Fuad Başgil Hoca’nın

“Gençlerle Başbaşa” kitabı. On üçüncü baskı - Yağmur Yayınevi - 1978. Daha neler neler.

Rahmetli Mehmed Yekta Dümer Bey amcanı

n bin itinayla kaleme aldığı Abdülhay Efendi’nin

Hayatı-Dersleri.

“Hak ve Hakikat Yolcularını irşad” adlı kitabı.

Bu kitabın hikâyesi hazindir, hüzünlüdür

benim nezdimde. Rahmetli Yekta Bey

amca da Beylerbeyi Arabacılar Sokak’ta otururdu.

Görüşür, sohbet ederdik. Rahmetli beni

severdi.

Bana okunmuş beş kuruşlar getirir çekmeceye

atardı ki, bereket olsun. Kitabını yazmış,

Sinan Yayınevi’ne vermişti. Kitabın çıkması

gecikmişti. Ben ona; “Yekta Bey amca, kitabı

oradan alın, başka bir yayınevine verin" dedi

ğimde “Olmaz ki evladım” demişti, “Onlara

söz verdim, onlar iyi insanlar, bir gün çıkarırlar,

çıkarırlar. Bu ara elleri biraz darda, belki

ondandır” der, tevekkülle beklerdi kitabının

çıkmasını. Bekledi hep kitabın Sinan Yayınevi’nden

çıkmasını, başka bir yere vermedi.

Sonra Rahmet-i Rahmana kavuştu. Kitap

Yekta Bey amca öldükten sonra çıktı.

Rahmetli kitabının basılmış halini göremedi.

Kitabı çıkınca bana da getirdiler. Hem sevindim,

hem üzüldüm. Abdülhay Hazretleri,

Yahya Efendi dergâhının ön tarafında medfundur.

Nasip oldu gidip kabrini ziyaret ettim.

Ben böyle melül mahzun kitapların dünyası-

na dalmışken kalın kalın kitapların arasında sı-

kışıp kalmış “Üç Köpük” elime geçmesin mi?..

“Üç Köpük” ibrahim Tenekeci’nin ilk şiir kitabı...

şöyle bir tozunu aldım. Evirdim-çevirdim.

Sen misin ortalarda görünmeyen, dedim.

Kitabı açtım ki “Muhterem Büyüğüm şair Nurettin

Durman’a Saygılarımla” diye yazmış

değerli şair ibrahim Tenekeci. Sene 1997. Öyleyse

dedim; "Sözü Yormadan", "bir bilseniz

Efendim / için için ateşe verdim içimdeki beni

/ ah beni / hangi vadiler istedi de gitmedim /

kıskandım da ne oldu hayattan kendimi.”

iki gün önce ise yeni bir şiire başlamıştım: Kadının kadınlığını icbar etmesi kadar doğal Ne olabilir ki hayatta atları koşturmaktan Bir bahaneyle toprağı yormaktan başka

Başlangıçta boğmak için bir hayvanı...

Sami Özey

sozey@vakit.com.tr

Türk rüzgarı!..

6. FiFA Konfederasyon Kupası’nda Kolombiya’yı 2-1 yenerek elde ettiğimiz 3.’lük hiç de küçümsenmemeli!.. Ama küçümseyenler olacaktır ve var da zaten!.. 0nlar, Dünya Kupası’ndaki başarımıza da burun kıvırmışlardı.. 0 nedenle o tipleri kaale almıyoruz, siz de almayın!.. Evet; bu kupa, Milli Futbol Takımımızın son durumunu ölçmek, sportif manada boy ve kilosunun tesbiti açısından son derece faydalı oldu.. Özellikle genç futbolcuların takıma kazandı rılması ve bu çocukların “kırk yıllık Milli Takım oyuncusu” gibi oynamaları teknik heyetin en önemli başarısıydı bence!.. istikbal bu gençlerde!.. 0kan’larda, Tuncay’larda, Selçuk, ibrahim Toraman, Fatih Sonkaya, Serkan, Gökdeniz ve diğerlerinde.. Ve bu gençleri korkmadan, cesur bir düşünceyle sahaya süren şenol Güneş ve yardımcısı Ünal Karaman’ı kutluyorum!.. Ünal Karaman’a ayrıca bir parantez açayım.. Ünal hoca, yıllardır şenol Güneş’in yardımcısı!.. Alınan her başarıda onun da payı, şenol Güneş’den hiç de az değil.. Ama futbolculuğunda da çok klas bir ayak olan Ünal Karaman hiç konuşmaz!.. Tıpkı şenol Güneş gibi gösterişi sevmez!.. Kısacası medyaya malzeme olmaz!.. Sadece işine bakar.. Bu sebeple onu ayrıca kutlamak isterim.. Evet, değerli okurlarım; Milli Takımda artık forma aslanın ağzında.. Artık öyle kimse benim yerim nasılsa “tapulu malım” diyemez ve diyemeyecektir!.. Bir mevkinin en az iki-üç tane aynı kalitede elemanı var.. Eskiden 0kan ve Emre vardı.. Kötü de oynasalar, iyi de olsalar bu çocuklar bankoydu!.. Ya da; Hakan şükür, ilhan Mansız!. Ama şimdi öyle değil.. Bu adamlar süper performans göstermeliler yoksa, arkadan gelenler inanın süpürür geçerler!.. Yine iyice inceledim ve bizim takımda Tuncay&0kan Yılmaz ikilisinin çok işler yapabileceğini gördüm.. Bu genç ikili, sağa sola çok çabuk deplase oluyor.. Çapraz koşularda ve birebirde rakip defansı iyi eksiltiyorlar.. Bunu özellikle Brezilya ve Fransa maçlarında net olarak gördüm.. Rakip defans elemanları zorluydu fakat bu çocukları tutmakta zorlandılar.. Attıkları goller nefis gollerdi.. Tuncay’ın, Thuram ve Desailly gibi dünya çapında iki devin arasından Fransa’ya attığı gol, yine Gökdeniz’in Dida gibi bir kalecinin üzerinden mühendis inceliğinde ölçüp, biçip Brezilya ağlarına gönderdiği şandel, ancak ustaları n atabileceği gollerdi.. Evet, şenol Güneş ve ekibi Mili Takıma yeniden bir çıkış kazandırdılar.. Bu gençlere, Rüştü, Bülent, Ergün, Alpay gibi tecrübelileri de ilave ettiğinizde karşınıza işte böyle fırtına gibi esen klas bir ekip çıkıyor.. Zaten rakipler de Milli takımımızın kalitesinin farkındalar.. Önümüzdeki yıllarda “Türkiye rüzgarı” daha sert esecektir!.. Açık ve net böyle gözüküyor!..

Sibel Eraslan

seraslan@vakit.com.tr

"Ben beklerim..."

“Güçlüklere göğüs germelerine...

kötülüğü iyilikle savmalarına...

kendilerine rızık olarak bahşettiğimiz şeylerden

başkaları için de harcamalarına... karşılık kendilerine iki kat ecir verecek olduklarımız.” (Kasas, 54)

“Sıradaki şarkıyı bütün kimyacılara

hediye ediyorum” diyor, kendisiyle barışık ve her şeye rağmen umut dolu bir kız sesi.

Radyo programcısı şaşırıyor; Konya’dan arayan bir kız, sıradaki şarkıyı niçin kimyacılara hediye ediyormuş diye...

"Ben, aslında..”

diye başlıyor ümit yüklü ses,

“Bir kimya öğretmeniyim, ama öğretmenlik yapamıyorum” diyor.

“Atamanız yapılmadımı?”

diye soruyor programcı...

“şey’’ diyor kız sesi...

Sesini kısarak ve sanki duyulması

çok da makbul olmayan bir şeyi fısıldar gibi, ya da benim yerimde kim olsa da böyle yapar der gibi...

“şey, biliyorsunuz, başörtülü

izin verilmiyor kimya öğretmenliğine...”

"Olsun ama" diyor, "ben beklerim..."

"Ben beklerim" sözünün üzerine, elim

yetse şiir yazasım geliyor. Kıza, kısık sesine, kimya dersine, peryot cetveline, suyun özgül ağırlığına ve dünyanın bütün elektronlarına sarılmak geçiyor içimden, annelik damarlarım kabarıveriyor. Dünyanın bütün küçük kuzuları üstüme üstüme meleşiyor, sanki büyük

bir çayırda yalın ayak oluyorum, içimden

koşmak geliyor... Sanki hiç acı duymamı

ş, sanki hiçbir dönük sırt, kapalı kapı, çatık kaş görmemiş gibi oluyorum. Bir kız bana, bir

kız bize, “beklerim” diyor.

Bir şarkıyı, beklediğiniz bir şey için tuttunuz

mu hiç? Her bahar gelen leyleklerin konaklamaları,

size heyecan verdi mi?

Siz sıradaki şarkıyı, bütün beklemeyenlere

hediye ettiniz mi hiç? Geçen gemilerin

hangisine binseniz, sizi şehre götüreceğini

bildiğiniz halde, hiçbirine binmeden, "Ben

adayı bekleyeceğim” dediniz mi? Kimseye

kızmadan, gücenmeden ama... Bir şeyi beklediniz

mi?

“Ben beklerim” sözü kadar muhteşem

bir vaat daha biliyor musunuz hayatta?

Kimi böyle beklediniz? Kimi böyle beklediler

bizden öncekiler? Ve çocuklarımıza bekleyebilecekleri

hangi rüyayı anlatıyoruz? Çanakkale’de

vatanı beklemek için yatan yüz

binlercesi... Taa... Yemen ellerine gidip de

yıllarca ve bir daha geri dönmeyen nişanlıları

nın yollarını bekleyenleri... Postadan çıkacak

iyi haberi... Bulutlardan bir türlü yağmayan

yağmurları... Mağaranın dışında, bir gün

gelecek selameti bekleyen Yedi Uyuyanlar’ı...

düşünüyorum. Sizin önünde inançla

beklediğiniz bir yer, bir isim, bir söz, bir düş

var mı?

Modern zamanlarda "bekleme"yi çaresizli

ğe ve ümitsizliğe yakın bir civarda algılar olduk.

Beklemek; eylemsizliğin, kararsızlığın,

kaybetmenin, terk edilmenin, vazgeçilmenin

diğer adıymış gibi anlaşılır oldu. Ama kitaplar

öyle demiyor. Dili ve anlamlar dünyasını bize

aktaran sözlük’lerden bahsediyorum. D.

Mehmet Doğan’ın Türkçe sözlüğüne baktı

m mesela; "beklemek: korumak, muhafaza

etmek, bekçilik etmek, nöbet tutmak,

nezaret etmek, seyrini takip etmek,

intizar etmek” anlamlarıyla tarif edilmiş.

Koca kitap, ruhumda küçük bir kıza ait

olan, o derin umut vadisini tekrar ışıklandırdı.

zlüğü kapattım ve iyi ki, “bekliyorum”

dedim...

iyi ki bekliyorsun küçük kimyacı ve iyi ki

beklediniz bütün bekleyenler...

Zaman zaman beklerken usandığınız olmuyor

mu? Güneşin alnında ya da dondurucu

ayazda... Yalnız bırakılmışlıklar, görmezden

gelinmekler bazen canınıza tak etmiyor

mu? Hatta “Yahu âlemin tek akıllısı ben

miyim de bekliyorum?" diye kendinize

acımalar falan...

Elbette bir bekleyen olarak, pusuda yatan

ve size beklemenin bir aptallıktan ibaret oldu

ğunu defalarca ispat etmeye çalışan o sesleri

tanıyorum. Uzun yıllar, pusudaki o seslere

aklı başında cevaplar hazırlayan bir kadın

olarak size söyleyeceğim çok büyük avuntular

da kalmadı: “Seviyorsanız beklersiniz,

o kadar..."

Seviyorsanız umudunuz da vardır, beklemek

bu yüzden umut doludur; umutsuzlar

bekleyemez, çabuk usanır, hemen vazgeçerler.

Oysa beklemek; ahmaklık, aptallık, ziyan

etmek değildir. Tam tersine, beklemenin gözesinden,

sabır ve şeref neşet eder. işte bu

yüzden bir vazo ile bir kadın arasındaki en

büyük fark... Birisinin kırıldığında tuzla buz

olduğu ve yerinden kalkamadığı halde... Di-

ğerinin, kırıldığı ve tuzla buz edildiğinde bile,

hâlâ ayakta ve yürüyebiliyor oluşudur. Hadi

sırt çantamızdaki Kitab’a bir kez daha bakalı

m ve içindeki tüm güzel kadınlara; Asiye’ye,

Meryem’e, Belkıs’a, Sare’ye ve Hacer’e,

Hatice’ye ve Fatma’ya ve diğer bütün

güzellere, bütün bekleyenlere...

Beklemeyenlerin başkasına hediye edebilece

ği bir tek kırıntıları bile yokken... Siz bütün

şarkıları, şiirleri ve duaları hediye edebilirsiniz.

Bir bekleyenseniz şayet...

Turgut Emin

temin@vakit.com.tr

Arsa futbolu’nun olmazsa olmaz’ları

iyi-doğru ve güzel’in, kötü-yanlış ve çirkin’le

mücadelesi gereklidir ve kıyamete dek sürecektir!

*

Çocukluğumuzun istanbul’unda halı futbol sahaları yoktu. Çim saha ise, ne istanbul’da ne de Türkiye’nin herhangi bir yerinde vardı. Çırağan’ın yerindeki şeref Stadı ve tahta tribünlü Fenerbahçe Stadı’nı da stattan saymak mümkün değildi. istanbul liginin, sonraları Türkiye liginin bütün iç maçları Mithatpaşa Stadı’nda yapılırdı. Lefter’leri, Can’ları, Metin’leri, Turgay’ları, şenol’ları, Birol’ları o balçıkta izlerdik. Dedik ya, bırakın çim sahayı, Dolmabahçe’deki Mithatpaşa (inönü) stadı dışında maç oynanacak stad yoktu. Mahalleler ise, bugüne nispetle çok daha şanslıydılar. Her semtte üç-beş ışıklı halı saha yoktu, ama her mahallenin toprak bir sahası, bilemedin boş bir arsası vardı. Bugün kulüplerin sembolü olmuş, parlak yıldızlar olarak futbol tarihindeki yerlerini almış büyük isimler, hep bu arsalarda, top sahalarında doğmuş ve yetişmişlerdi. Asıl hayatiyetin kaynağı da, mahalle takımları’ ydı. Sokak sokak atılırdı tohumları. iç lastiği ağızla şişirilen ve bağlanıp meşin kılıfın içine sokulan, daha sonra meşinin ağzı potin bağlar gibi sırımla bağlanan bir futbol topu edinebilmiş olan sokak; yeterli sayıyı bulduğunda, “mahalle takımı” adayı bir sokak demekti artık. şanslı olanların direk yerine dikilmiş sırık veya çiviyle iple bağlanmış kalas direkleri olurdu, ama umumiyetle, adımlanıp yerleri belirlenen taşlar belirlerdi kaleleri. Ondan sonra, başlasın maç. Taa akşam ezanları’na kadar. 6’da halftaym, 12’de biter. 3 korner, bir penaltı’dır. Hava kararıp, top seçilemez oluncaya kadar; annelerinin “Baban gelecek, gel artık!” çağrı- larına sonunda teslim olan çocuk sayısı yarıyı geçene kadar; ya da babası gelen çocuk topun sahibi çocuk olana kadar, bitmezdi maçlar. Bu ilkeler, mahalle futbolunun temel ilkeleri’ydi. "Aldım-verdim-ben seni yendim” repliğiyle “ayak” yaparak, kazanan kaptanın seçmeye başlamasıyla takım oluşturmak da, mahalle futbolunun “olmazsa olmaz” kurallarıydı.

*

Formaları herkes kendi almak veya para toplayarak almak daha sonraki aşamaydı. Hele hele, sarı on kuruş ebadında kesilmiş ve birkaç kat halinde çiviyle kösele tabana çakılmış kramponlarıyla bir “top ayakkabısı” rüyaların en değerli objesiydi. Ve takımın yarısına yakını top ayakkabısı edinebilmişse eğer, başka bir özlem düşerdi yüreklere: Üzerine kulüp ismi yazılacak bir kulübe veya baraka. Ardından da mahalli küme’ye alınmak üzere tescil edilmek. Rüya güzeldi. Gerçekleşmesi ise, zor, çetin. Mahalli kümede yer almak için gerekli şartları tamamlamak kolay iş değildi. Yetkililer bakacak, inceleyecek, eğer gerekli şartları eksiksiz yerine getirdiğine karar verilirse o mahalle takımı resmen tescil edilecekti. Kabul edildiğin bildirildiğinde ise, imza yetkili kulüp yöneticisi gidip, kulüp olarak tüm kuralkaide ve yönetmelik hükümlerine harfiyen uymayı taahhüt eden imzayı atacaktı. Ondan sonra uluslararası futbol dünyasının, istanbul mahalli ligi’nin, mütevazı bir kulübü olarak, beynelmilel kural-kaide nizamname’ler içinde yaşayacaktı. Sokağa ilk memeli meşin top geldiğinde, rüyası görülen, hayali kurulan yol böyle zor ve çetin yoldu. Ama ideal’di. Daha hayalin en başlarında bile, mahalleden hiçbir çocuğun; “Tamam, mahalli kümede yer alan tescilli bir kulüp olalım, ama maçlarda ‘6’da halftaym 12’de biter - 3 korner bir penaltı - hava kararana kadar oynanır’ gibi olmazsa olmaz şartlarımızda kararlı olalım!” diye, mahalle futbolunun temel ilkelerini federasyona dayatmayı aklına bile getirmediğine eminim. O çocuk aklımızla bile, böyle bir şeyin, “Biz aslında tescil edilmek istemiyoruz! Mahalledeki arsa ve ‘olmazsa olmaz’larımız bize yeter!” demek olacağını düşünebilirdik.

* ihtiyarladım galiba. Son MGK bildirisi üzerine yazacaktım bir şeyler. Yer kalmadı.

Yavuz Bahadıroğlu

ybahadiroglu@vakit.com.tr

Duygu sarmalı

izninizle bendeniz kendimi "köşe yazarı" olarak değil de (“gerçek sanatçı” dostların affına sığınarak) daha çok “sanatçı” gibi görüyorum... Ne de olsa serde (bende) romancılık var... Bu yüzden biliyorum ki, sanatçılar çok yalnız insanlardır. Kimisi “ulaşılmaz” bulduğundan, kimisi “gururlu” sandığından pek yaklaşmaz onlara... Aslında “gerçek sanatçı” ne gururla ilgilidir, ne gösterişle... Onun ilgilendiği üç şeyden biri “sevmek”, ikincisi “sevilmek”, üçüncüsü (tümü içine alan tek) “üretmek”tir... Çoğu zaman bize ters gelen duruşu, bunları arayışın sancısıdır. Yalnızlıklarının kaynağı dostlarının azlığı değil, “sanatçı” kimliğinde üreyen “yeni oluş”ları keşif seferine çıkmak için sık sık içe dönme mecburiyetleridir... Yani sanatçının yalnızlığı, bilinçli bir tercihi yansıtır: Üretmek için başka çaresi yoktur. işte bu yüzden davetlere nadiren katılırlar. (Aşırı sosyal sanatçı, tükenişin eşiğindeki sanatçı dır) Katılsalar bile mümkün olduğunca gözden ırak bir köşe seçer; kalabalığı değil, kendilerini dinlemeyi tercih ederler. Duygusaldırlar. Ama duyguları sıradan duygular değildir. Çok karmaşık, çok zevzek, çok renkli, çok yaramaz, çok estetik, çok romantik ve hatta çok çelişkili duygular arası nda sürekli med-cezir (gel-git) yaşarlar. “Çelişki”yi umursamaz, “hata”yı ciddiye almazlar; onlar açısından önemli olan “ilham”dır ki, o da hataların ve çelişkilerin arasından çıkar. Hayata bakışları kuşkusuz derindir. En küçük ayrıntıyı bile ıskalamaz, pek kimsenin dikkat etmedi ği yerlere takılır, kolaylıkla mutlu, ya da mutsuz olurlar. Bu yüzden duygu dünyaları yüreklerini zaman zaman incitir, acıtır. Yürek vurgunu, yürek yorgununa dönüşürler. Sık sık hayata küser, sonra yeniden başlarlar. “Normal” yaşamayı bir türlü beceremezler! Bu halleriyle de yadırganır ve yargılanırlar. “Yaşamayı başaramayan yazmayı öğrenir” diyen (belki de ben demişim, çünkü bu sözü yazıncaya kadar hiçbir kitapta okumadım) çok haklı: Yaşayanla yazan çoğu kez aynı insan değildir! Olaylar, sanatçıyı hem yoğurur, olgunlaştırırken, hem de çok yorar... Yoğun duygusallığı bazen yüreğine abanır, yüreğini yerden yere vurur!.. “Pire”yi hayal âleminde öyle bir “deve”leştirir ki, gerçekle hayal bazen iç içe girer de, hangisini yaşadığını kestiremez. Zaman zaman da duygularının enkazı altında kalır, ezilir. Bugünlerde ben de duygularımın enkazı altındayım açıkçası: Çünkü yakın dostum Cici beni terk etti. “Terk etti” diyorum, zira yanlışlıkla gitmeyecek kadar akıllıydı. Cici’nin gidişi, tam anlamıyla bilinçli bir kaçış bence!.. Son zamanlarda kafesin yerini fazlaca değiştirmemize mi kızdı, sünnet yüzünden Yavuz Bahadır’a (torunumdur) yönelen ilgimizi mi kıskandı bilmiyorum; bildiğim şu ki, sevgili muhabbet kuşumuz Cici, bir “veda busesi” bile vermeden bizi terk etti. Daha önce de pencereler, kapılar açık dururdu. Kafesinin kapısı zaten her zaman açıktı. Tüm ev onun da eviydi. Özgürce dolaşır, istediği yere konardı. Kafesle ilişkisi yeme içme ihtiyacıyla sınırlıydı. Acıkınca, yahut susayınca kafesine girer, ihtiyacını giderir, tekrar dolaşmaya çıkardı. Evin içinde bana yasak olan şeyler bile Cici’ye serbestti. Misafire ayrılmış alanları bile özgürce kirletebilirdi. Buna rağmen, aylardır asla çıkıp gitmeyi düşünmedi. Bazen açık pencerenin pervazına konar, dışarıda uçuşan kuşlarla iki satır lafladıktan sonra kafesine dönerdi. O bize, biz ona güvenmiştik. Geçen gece, balkonda çay içerken, başımın üzerinden geçti gitti... Sokak lambalarının ışığında dolandığını gördüm. Eşim ve kızımla birlikte taze bir umutla kafesini de alıp sokağa çıktık; dakikalarca çağırdık onu... Eminim, bizi duymuş ve görmüştür. Ama küsmüş bir kez, gelmedi. Gece kafesin yemliğini Cici’nin en sevdiği yemle doldurup balkona astım. Gece boyunca da sık sık balkona çıkıp kontrol ettim: Ama ortalarda gözükmedi. Biliyorum, çoğunuz abarttığımı düşünüyorsunuz. Bunca sorun dururken, benim küçücük bir muhabbet kuşunun kayboluşunu sorun yapmamı yadırgamışsınız belki... Lütfen yadırgamayın: Çünkü ondan geriye hem evimde hem de yüreğimde kocaman bir boşluk kaldı. Anladım ki; varlıklar bedenleriyle değil, sevgileriyle doldururlar içimizi... Anladım ki; sevginiz ne kadar büyükse, izi o kadar derin olur!.. Ve anladım ki; hayatta kaybetmek de, kaybolmak da var!

Mustafa Miyasoğlu

mmiyasoglu@vakit.com.tr

Mankurt kitaplarına girmek istemiyorum!

Cengiz Aytmatov’un Gün Uzar Yüzyıl Olur (veya Gün Olur Asra Bedel) adıyla dilimize çevrilen ve Mankurt adıyla oyunlaştırılan romanı nda, Kırgızistan’ın Sovyet döneminde yaşanmış bir gün anlatılır. Bir istasyon yakı- nındaki köyde yaşayan Kazangep adlı yaşlı adam ölünce cenazesi için köylü seferber olur ve uzaktaki oğluna haber verirler. Bir iş halletme telâşıyla gelip gitmek isteyen ve şehirdeki tek düze hayatını sürekli övüp duran oğul ile her türlü aile bağından koparılmış efsanevi Mankurt arasında benzerlik kuran demiryolu işçisi Yedigey, sağduyulu halkın bilgece tavırları yla açıklamalarda bulunur, öğütler verir, ama rahmetlinin Mankurtlaşan bürokrat oğlunun dinlemeye hiç mi hiç niyeti yoktur... Komünist rejim onu köklerinden koparmıştır... Köklerinden kopmak, bir anlamda insanlıktan kopmaktır. Babadan, oğuldan, kardeşten, toplumdan ve hayattan uzaklaşmaktır. Tarihi köklerden kopmayı öngören resmî ideoloji, topluma hizmet eden bir devleti değil, devlete hizmet eden bir toplumu öngörür. Siparişe göre toplum oluşturmak, biraz da sanal dünyada yaşayan insanlar üretmek demektir. Buna göre, aile ile civciv makinesi arasında hemen hemen hiç fark yoktur. Halbuki, tarihsiz toplum hafızasız insan gibidir. Bugün edebiyat tarihimizi Cumhuriyet’le başlatmaya yeltenenler, aslında toplumun de- ğil, Cumhuriyet’in köklerini kurutmaya çalışıyorlar. Çünkü Cumhuriyet’in temelleri Meşrutiyet’te, onun temelleri Tanzimat’ta, onun temelleri de Osmanlı’nın temel değerleriyle islâm medeniyetindedir. Meşrutiyet anlayışını savunanlar bile meşruiyeti islâm’daki “şûra” ile açıklamaya çalışmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı yapanlardan çok azı bunları bilir, çünkü bu insanlar yarı aydındır. George Orwel’ın 1984 adlı romanındaki atmosferi gerçekleştirmeye memur insanlardır. Mankurtlaştırma görevini seve seve üstlenmişlerdir. Bazıları da ister istemez Mankurtlaşma sürecini yaşamış zavallılardır. Bunlardan akıllıca bir eğitim sistemi veya müfredatı hazırlamalarını bekleyemezsiniz. Bütün iş, kendini yetiştirmiş öğretmenlerin insafına terkedilmiş- tir... Günümüz şair ve yazarlarına ders kitaplarında daha çok yer vermek için Divan Edebiyatı düşmanlığı yapanların, dil ve edebiyat zevki kazanamamış diplomalı cahiller olduğunu düşünüyor ve bunların lütfuyla ders kitaplarına girmeye çalışanlara doğrusu acıyorum. Çünkü bu zihniyetin elinde kafası gözü kırılacak metinlerin sahipleri, kendi mısra ve cümlelerinin ne hâle geleceğini tasavvur bile edemezler. Ahmet Haşim’in ifadesiyle, en azından “eti için kesilen bülbül” olurlar. Kaldı ki, bugünlerde müfredata alınacağı açıklanan isimler de bülbül yanında bir çeşit kör karga veya topal ördek gibidir. Kimisinin mısraı yok, kimisinin de cümlesi. O zaman Necip Fazıl haklı çıkacak: “Bülbüllere emir var; lisan öğren vakvaktan, Bahset tarih balığın tırmandığı kavaktan!” Yaşayan bir şair ve yazar olarak açıkça ifade ediyorum ki, ben bugün hazırlanmak istenen ders kitaplarına girmek istemiyorum. Aklı başında hiçbir Türk şair ve yazarının da Yunus Emre, Fuzûli, şeyh Galip gibi dilimizin dehalarını ders kitaplarından atmaya kalkışan zihniyetin hazırlayacağı ders kitaplarına girmek isteyeceğini sanmıyorum. Çünkü bu, Mankurt kitabı olacaktır. Lise ve üniversitelerde 25 yıl Türk Dili ve Edebiyatı dersleri okuttum. Dil ve edebiyat zevki ile tarih şuuru vermek için, destanlardan çağdaş Türk ve dünya edebiyatı örneklerine kadar faydalanmaya çalıştım. Amacı kaybeder de isim ve vezinlere takılır kalırsanız gülünç olursunuz. Çokça adını anarak istismar konusu yaptıkları Nazım Hikmet’in şiirlerinde açıkça hissedilen bir aruz âhengi var. Ayrıca, yakın dostları na “annesine sevdalı” olan Yahya Kemal’in ilk şiirlerini tashih ettiğini söyler ve Azerilere karşı Fuzûli’nin Türkiye Türklerine ait olduğunu savunur. Yani yalnız Yahya Kemal’i değil, Nazım’ı anlamak için bile Divan Edebiyatı’nı bilmek gerek. Evet, bugün yapılmak istenen dar kafalı bağnazlıktır. Belki de Hitler’in, Stalin’in ve Mao’nun kendi toplumları için tasarlamadıklarını yaparak bir “Mankurt Sistemi” kurmaktır.

VATAN

Güngör Mengi

Geç kalıyoruz! (30/6/2003) Diğer Yazarlar Güngör Mengi Tayfun Devecioğlu Ruhat Mengi Zülfü Livaneli Tuğçe Baran Seyfettin Gürsel Asaf Savaş Akat Gülay Afşar Haşmet Babaoğlu İclal Aydın Okay Gönensin Ahmet Vardar Murat Birsel Suat Kılıç Deniz Arman Ruşen Çakır Selahattin Duman Süheyl Batum Bilal Çetin Ayşe Özgün Onur Kumbaracıbaşı

 

Mardin'de 12 yaşındaki N. Ç.'ye tecavüzden tutuklu 28 sanığın serbest bırakılması, dört sanığı savunan avukatı bile şaşırtmış. "Hukukçu olarak yüzümü kızartan olaylar yaşandı" diyor.

N. Ç.'yi satanlar, onunla beraber olanlara şantaj yapmışlar. 10 bin dolar verenleri polise bildirmemişler. Bu iddia 7 ay süreyle tecavüz suçuna ortak olanların 28 kişiden daha fazla olduklarını gösteriyor.

Avukat "Sanıkların en az 90 gün tutuklu kalmaları gerekirdi, 20 günde çıktılar. Dava başka bir ilde görülse çıkamazlardı" diyor.

Bu olay, kötülüğün ve günahın doruğu, ahlâksızlık batağının da dip noktasıdır.

Ahlâk değerlerinin kaybolduğu bir toplumda insan onuruna saygı göstermek için bir neden kalabilir mi?

Bencil ve korkak

Yüzleştiğimiz gerçek, kendimize gelmemizi sağlayan şiddetli bir tokat etkisi yapmalı.

Kimse iğrenip lanetleyerek bu felâketin payına düşen sorumluluğundan kurtulamaz.

"Ermiş" diye onurlandırılan çağdaş düşünür Halil Cibran "Nasıl bir yaprak tüm ağacın sessiz bilgisi olmadan sararmazsa, hata işleyen de, sizlerin tümünün gizli onayı olmadan hata işleyemez" diyor.

Bu ülke yargısı ile, güvenlik örgütü ile, sivil toplumu ile acımasız bir özeleştiri dönemi yaşamak zorunda.

Yedi ay bu vahşete seyirci kalan kent halkının ve her yerde gözü, kulağı olan polisin mazereti yoktur.

Kendi yaşamlan temiz de olsa alçaklığa seyirci kalan biri namuslu olamaz.

Çünkü fazilet insanlardan yeri geldiğinde cesaret bekler. Bencil ve korkak insanların yaşadığı toplum, hak ve adaletin korumasına lâyık değildir.

Bahanemiz yok

Yargıçlarımızdan da halkın adalete güvenini ayağa kaldıracak cesaret ve hüneri göstermelerini bekliyoruz.

Suçlulara kamu vicdanının lâyık gördüğü ceza ile yasaların öngördüğü ceza arasında bu kadar büyük uçurumlar olamaz.

Evet hükümetler yargıya yeterli ödeneği vermiyor.

Adliye binaları kötü, yargıç sayısı yetersiz, yargı bağımsızlığı esirgeniyor.

Tamam ama bunların hiçbiri 12 yaşındaki kıza tecavüz etmekle suçlanan 28 adamın 20 günde serbest bırakılmalarının bahanesi olamaz.

Ödenek yeterli, mahkeme binası modern, hakimler daha bağımsız olsaydı bu tecavüz davasında halkın özlediği adalet tecelli edecek miydi? Hayır..

Herkes yanlışın parayla, pulla, imkânsızlıkla, yasalardaki boşlukla ilgili olmadığını görmek zorundadır. Sorun derin ve karmaşıktır.

Ahlâki ve hukuku ayağa kaldıracak seferberlik geç bile kalmıştır.

Ruhat Mengi

Zerda ve Medeni Kanun 2 (30/6/2003) Diğer Yazarlar Güngör Mengi Tayfun Devecioğlu Ruhat Mengi Zülfü Livaneli Tuğçe Baran Seyfettin Gürsel Asaf Savaş Akat Gülay Afşar Haşmet Babaoğlu İclal Aydın Okay Gönensin Ahmet Vardar Murat Birsel Suat Kılıç Deniz Arman Ruşen Çakır Selahattin Duman Süheyl Batum Bilal Çetin Ayşe Özgün Onur Kumbaracıbaşı

 

MHP'nin Medeni Kanun Komisyonu ndaki üyeleri kabul edilen yasal rejime şiddetle karşı çıktıkları, basında eşleriyle ağız birliği ederek bunu Meclis çoğunluğuna da empoze ettikleri ve gecenin bir yarısında apar topar oylama yaptırdıkları için bu değişiklik eşitliği sağlamadığı gibi daha da büyük bir eşitsizlik ortaya çıkardı.

Kadınlar unutmadı

Bu kanun değişikliği 2002'den önce evlenenler ve sonra evlenenler olmak üzere kadınları ikiye böldü. Birinci grup bunca yıldır o değişikliği beklediği halde göz göre göre mağdur edildi.

Bunun yapıldığı günlerde "Kadınlar bunu unutmayacak, sizi cezalandıracak" demiştik, inanmadılar. Seçmen sayısının yarısını oluşturan kadınlar onları cezalandırdı. Bundan hiç şüphem yok.

Bu yasa ile avukatlar, hakimler de şaşkına döndüler. Boşanma sırasında 1 Ocak 2002'den önce edinilen mallarla sonra edinilenlerin, kadın ve erkeğe miras yoluyla kalan mal-mülkün ayrılması aylar sürüyor.

Oysa eğer o tarihte milletvekilleri eşlerine ve kendilerine güvenseler, mal kaçırmak istemeselerdi gayet basit bir çözümle iş halledilebilirdi. Birçok Batı ülkesinde olduğu gibi; Tüm evliliklere aynı şekilde uygulanacak ve evlili